Değişen Mazhar mı biz miyiz?
Mazhar Alanson yıllardır kendi ruhani arayışına (veya yolculuğuna) dair çıkışlar yapar, bunlar kısa bir süre “Yandaş oldu” diye tartışılır ama sonra unutulur. Sosyal medyada tıpkı bir sit-com dizisinde olduğu gibi zaman mevhumu olmadığı için de bu konu hep daha önce hiç tartışılmamış gibi yeniden gündeme gelir.
Haftasonu yine yer gök inliyordu, çünkü Alanson bu sefer “Peygamberimi seviyorum” demiş. Mazhar Alanson’un İslam’ı keşfi yeni değil halbuki. MFÖ’nün her albümünde bir ilahi okuması, Alanson’un muhafazakar mahallelerde keşfe çıkması AK Parti’nin kuruluşundan çok önceye dayanıyor. TRT’nin tekel olduğu yıllarda bile ekrana çıkıp “Leyla’dan geçme faslındayım, Mevla’yı bulma yollarında” diye kendi iç yolculuğunu beyan etmişti zaten.
Üstelik, laik vesayet yıllarında bile MFÖ dönemin en büyük uluslararası mücadele alanında ülkeyi, adı “Sufi” olan bir şarkıyla temsil etti.
O dönem benim için hep gizemini korur. Söylendiği gibi askeri vesayet, laik baskı varsa nasıl MFÖ’nün düpedüz dini altmetin içen şarkıları sansür kurulundan geçti? Herhalde takıntılı oldukları tek konu erotizmdi, diğerlerini de ya anlamadılar ya da umursamadılar. Zaten o yıllarda Türkiye bu kadar kolay “laik atak” geçirmediğinden Alanson’un şarkılarında bahsettiği aşkın dünyevi değil de ilahi olabileceği ihtimali üzerinde de durulmuyordu.
Halbuki o yıllarda da Karagümrük’teki Cerrahi Dergahı’nın üyesiydi Alanson. Yıllar sonra birlikte aynı programda yer aldığımız grubun F’si Fuat Güner’e sorduğumda dini bir amaçla değil, daha çok müzik adına gittiklerini, ilahileri keşfettiklerini söylemiş, açıkçası çok da detaya girmemişti. Dergahın bilinen resmi adı Türk Tasavvuf Musîkisini Koruma ve Yayma Cemiyeti zaten. Sonraki yıllarda Cem Yılmaz, Gökhan Özoğuz, Ali Taran katılınca biraz gündeme geldi Cerrahiler.
Mazhar Alanson hep aynı yerde duruyordu belki, ama hayranları ona başka olmadık özelilkle atfetmeye başlamıştı. Ankara’da yalın bir hayat yaşayan, öyle basına falan çok çıkmayan Alanson’un 2000’lerin başında eşinden boşanıp İstanbul’a taşınması da değişen algıda etkili olmuştur kuşkusuz. Zamanında basının “Satanist” diye sunduğu, Nişantaşı’nın en havalı kadınlarından Biricik Suden’le evlenmesi, Suden’in AK Parti saflarından politikaya girme girişimleri, çiftin her adımını nakde döndürebilme yeteneği de etkiliydi. Bir arkadaşım “Artık MFÖ şarkılarını dinleyemiyorum” demişti.
Mazhar Alanson kendi köşesinde sessiz kalsa, göze batmasa bu kadar da tepki toplamazdı; her iddiasına girerim.
Hatırlıyorum, özellikle 90’ların sonunda İstanbul’daki sol-entelektüel çevrelerde mitolojik bir kahramana dönüşmüştü. Tıpkı Bob Dylan’ın kahve içişinde parmaklarının aldığı şekilden anlam çıkmaya çalışan obsesif hayranları gibi Mazhar Alanson’un bizzat kendisinin ilahi bir karakter olduğu düşünülüyordu.
Tam da o dönem tesadüfen Alanson’la Bodrum’da bir plajda karşılaşmıştım; yanına yaklaşıp söyleşi yapmak istediğimi söylediğimde kabul etmesi Cennet’ten inen bir kudret helvası gibi gelmişti bana. Yeni bir şarkı üzerinde çalıştığını söylediğinde “Nasıl bir şey” soruma “Karışık bir şey” diye yanıt vermesi, hakkındaki mitolojilere bir kez daha inanmama vesile olmuştu. Bu adamın beyni biz ölümlülerin ötesinde işliyor diye abarttıkça abartıyordum her kelimesini. Ama hayran olunan romanların yazarlarıyla tanışıldığındakine benzer bir hayal kırıklığı da yaşamıştım gizliden gizliye.
Söyleşi yayınlandıktan sonra etrafımdaki MFÖ hayranları bana yazılmayan kısımlarını soruyordu. “Baba ne yaptı, nasıl durdu, nasıl baktı” gibi en ince ayrıntıları merak ettiklerinde söyleyecek pek ilginç sözüm yoktu ne yazık ki. Düşündüğümüzün aksine bir ölümlüydü aslında Mazhar Alanson, hepimiz gibi sıradan biri. Havlusunu kendi taşıyıp arabasını kendi park eden biri gibi görünüyordu: Hangi süper kahraman bunları kendi kendine yapar?
Elbette bunda şaşılacak, tuhaf bir durum yok. Sorun bizde ve hayran olduğumuz birine yüklediğimiz anlamlarda. Belki de o şarkıda söylediği gibi mecazi aşka inanmıştık güneşli havalarda.
***
Elimde sadece bir gazete kupürü kalmış, bilgisayarımdan dosya uçup gitmiş. Hepsini şimdi teker teker yazdım. Şaşırtıcı olan, bu kupürü saklamış olmam. Normalde eski yazılarımı eskide bırakıyorum, dönüp bakamıyorum bile.
Bu söyleşiyi sevmişim herhalde…
Radikal İki’de yayımlanmış söyleşi. Sayfanın üzerindeki tarih 1 Ağustos 1999 Pazar, demek ki birkaç gün önce konuşmuş olmalıyım Mazhar Alanson’a. O günü çok net hatırlıyorum ama… Bodrum’da, tesadüfen bir su parkında rastlamış ve hemen teybi dayamış, kısacık sürede konuşmaya başlamışız. Onun da dediği gibi söyleşi değil de sahilde sohbet daha çok.
Hayranlığım hissediliyor tabii… Bugünden okuyunca bambaşka biri mi, aynı mı bilmiyorum… Ben aynı mıyım, ben başka biri miyim tabii bir de o var…
Şu anda neredeyiz bakalım?
Sahildeyiz. Uzanmışız. Radikal gazetesinden Oray Bey geldiler, beni kimseyle röportaj yapmazken beni sahilde yakaladılar… Bodrum şarkısının sözlerini değiştirmedim, ‘Hatıralarımın üstüne oteller yapmışlar’ diye bir satır geldi aklıma. Onun üstüne Okan Bayülgen’in programında içimden öyle geldi, öyle söyledim. Ama o şarkının sözleri başka. Bir de Bodrum’a ikinci bir şarkı yazmayı düşünmüyorum. Vazgeçtim.
Güzel yer. Hatıralar için gelmiyorum. Benim için bitti hatıralar. ‘Bir zamanlar aşık olmuştum / Ama şimdi unuttum’ diyor zaten şarkı.
Yoo, şimdi solo plağın şeylerine gireceğim. Onlarla meşgul kafam. Nerede yapsam, kiminle yapsam. Plak şirketi Erdal Kızılçay’ı tavsiye ediyor, ben çeşitli insanlarla çalışmak istiyorum… Bu yaz R.E.M. dinledim, ‘Up.’
Büyük yazar. Bir de müzikleri, miksajları falan bambaşka bu sefer. Davulcularının çıkması faydalı olmuş. Mükemmel bence. Ben ‘Monster’la başladım dinlemeye. ‘Hope’u çok dinledim. Sonra 14: ‘Someone has to take the fall, why not me?’ Çok güzel kayıtlar.
Yine bir-iki tane kendi tarzımızda bir şey. Ballad’lar. Bakalım.
Düşünüyorum altyapısını. Ama David Bowie yaptı eski şarkılarını. Neydi adı; İngiliz bayraklı bir plağı vardı. Ama battı bana. O ritmler 2000 yılının müzikleri, tamam, ama Mazhar Alanson’um. Benim kendi bir müzik tarzım var. Beni sevenler ‘Bodrum’la sevmişler, ‘Güllerin İçinden,’ ‘Buselik Makamına…’ Evet, ‘Peki Peki Anladık’ ve ‘Vak the Rock’ gibi şeyler var ama ‘Yağmur var İstanbul’da’ gibi bestelerim de var. Yani, o tarzı devam ettirmemi istiyorlar.
Basit yazma meselesini mi? Evet. Ama artık öyle bir zora sokmuyorum kendimi. İçimden geldiği gibi yazıyorum.
Var var. Dalga geçmek değil ama, ben daha çok aşk şarkıları üzerine yoğunlaşıyorum. Bir jenerasyon bizim şarkılarımızla aşık oldu. Ama, ekonomi bakanının intihar ettiği bir ülke; ekonominin durumunu artık sen düşün. İroni şart bu ülkede. Mizahçılar niye çok kazanıyor? Bak, o adam namuslu bir adammış mesela. Politikacılar… Nazan’a [Öncel] mesela şey yaptılar ama, politika yalan söyleme sanatı.
Ankara’da sakin bir hayatım oluyor. Münzevi değil, sakin. Senfoniden dostlarım var. Babam senfonideydi eskiden. Vefat etti şimdi. Onlarla görüşüyorum, filme gidiyorum, kitap okuyorum. İstanbul’da para savaşı sırasında bütün o şeylerinizi kaybediyorsunuz; araştırma yönünüzü. Anakra’da daha çok araştırmacı oluyorsunuz. Okuyorsunuz, yazıyorsunuz, hazırlıyorsunuz. Bunlar için hep vakit var. İstanbul’da koşuşturmaktan; o öyle dedi, bu böyle yaptı, o gün röportaj var… İstanbul, para avlama yeri, avlanma yeri. Gece hayatına ben eskiden çok katıldım. Gece hayatının bana vereceği bir şey yok artık. Her şey aynı.
Ben bir ara gitarı alıp bütün plağı öyle yapayım dedim ama şimdi piyasa buna alışık değil. Gireyim gitarla, yapayım, bitireyim, çıkayım, dedim. Sonra dedim, boşver.
Ban Manastır Otel’de kalıyorum şimdi. Orada bir çocuk geliyor, genç. Her akşam çalıyor. Benim parçalarımdan çalıyor, üç-dört tane. ‘Benim Hala Umudum Var’ falan tutmuş yani. Millet biliyor [“Her Şey Çok Güzel Olacak” filminin] müziğini. Epey satmış.
Onunla ‘Belediye Nerede’de çalışmıştık, ‘Agannaga’ plağında. O daha önce Fahir Atakoğlu’yla da çalışmış. Aslında hafız çocuk. Sesinden faydalandık.
Evet. Ondan sonra soğudum, yapmayacaktım. Daha sonra ‘Ali Desidero’yu yaptık.
Reklamlardaki sizin yarattığınız tip mi peki?
Yoo, onu öyle Ali Taran yaptı. Fark etmez. Onların şeyleri alındı, verildi… Şimdi yeni bir şarkı yazıyorum, onunla kafam meşgul.
Karışık bir şey.
Ya, film için öyle yapmam gerekiyordu. Kafamda yapmak istediğim şey değil. Eski. Gidip Peter Schön’le yaptım ama yeni sound adına da altına loop’lar koyup müzik yapmak; artık iğrenç bir şey o ya… Gel, yürüyelim de öyle konuşuyoruz. Ben bunu seninle röportaj olarak almıyorum. Böyle sahilde sohbet.
Hangilerini? ‘Best of MFÖ’yü herkes biliyor… Vallahi, bu yaşta söyleyebiliyorum. Ben pop müziğine biraz şiir getirdim. Sonra, artık diğer başka çok güzel yazan arkadaşlar var. Ama ben onu getirenlerdenim.
Sanırım basit olması. Akorları basit. Güzel düşünülmü, hesaplanmış. Ben matematik gibi üstünde düşünüyorum. Çok hesap-kitaplı yazarım. Çok dikkat ederim. Çok da vakit harcarım.
Bazen bir satırdan başlıyorsun, sonra o dört satır oluyor, onu bir yere yatırıyorsun. Bazen de birden bitiyor. Ben ama önce sözden başlıyorum. Çok nadirdir melodi bulup da söz yazdığım.
Sahnede eğleniyorum. Film çekerken çok eğlendim. Ama sahnede eğleniyorum. Sahneye kadar zor geçiyor. Asık suratlı geliyorum. Sonra sahneye çıktığımda bir buçuk, iki saat çok eğleniyorum. Sonra yine normal hayatıma dönüyorum. Bütün benim büyüme, matrak tabirle devleşme süreci sahnedeki süreç. Onun dışında star gibi yaşamıyorum. Öyle davranmıyorum.
Sahnede yorulmuyoruz. Devamlı çalışıyoruz. Copyright’ın falan Türkiye’ye geç gelmesi bizim jenerasyonun çok uğraşlar içinde para kazanmış olması çalışmamıza neden oldu. Şimdi bir reklam çevirip istersen bir sene kıçının üstünde yatabilirsin. Ama biz hep kara kazanmak için çalıştığımız için… Ama inan ki ben çok çalışıyorum. Aklıma öyle geldi diye yazmıyorum. İnanılmaz, giriyor, öyle oluyor, böyle oluyor. Karım burada işte, şikayet ediyor. ‘Artık Mazhar lütfen yani’ diye. İki gün, üç gün.
Her şeyden gelebilir. Konuşmadan gelir. Sohbetten, televizyondan, okuduğum romandan. Her şeyden gelebilir. Havadan gelebilir. Havada laf dolaşıyor… Çalışıyorum ama.
Millet bana çok saygı duyuyor, çok hoşuma gidiyor. Ben hiçbir yerde görmüyorum. Ben nerede olduğumu bilirsem bu yaptıklarımı yapamam. Başkaları nerede görüyor, bilmiyorum, ama ben kendimi çok yükseklerde görürsem kendim olmaktan çıkarım. Başka bir yaratık haline gelirim, kendini bir bok zanneden. Artık ben normal, standart hayatımı yaşıyorum. İşimi yapıyorum. Bu işten para kazanıyorum. Ama dedim ya, para vermeseler de yazarım.
Yok, şimdi gençler asıl dinliyor. Gençlerden sıkışmıştı dedikleri, çok erken dönemde. Biz daha ‘Buselik’leri yaptığımız sırada tepinen takım geldi karşımıza. Ondan sıkılmıştım. Şimdi gidiyoruz bir üniversiteye, 10 bin, 15 bin kişi ‘Gözyaşlarımızı Bitti mi Sandın’ı söylüyor, şaşırıyorum.
Sanmıyorum. Tek gitar en rahat aslında. Yaparsam öyle bir şey yaparım, ama bütün şarkıları şu anda grupla icra ediyoruz. Yakında bir ‘collection’ yapabiliriz. ‘Best Of’ta yer almayan şarkılardan.
Öyle mi?
- Bu bir direniş çağrısı3 gün önce
- Trump'ın tarihi kumarı1 hafta önce
- Bu yıldan aklımda kalan12 saat önce
- Şişman ilacı1 hafta önce
- Beyaz perdenin ölüm ilanı1 ay önce
- Bolu mu Boulud mu4 hafta önce
- Et halinde bir festival sabahı1 ay önce
- Yılın en korkutucu filmi1 ay önce
- ATH-M50X1 ay önce
- Atatürk'ü Zohran'a kim öğretti1 ay önce