Oğuz Atay'ın günlükleriyle ilgili geride kalan tek soru
Yaşarken değeri tam olarak bilinmeyen, hatta anlaşılmayan, ölümünden sonra kült seviyesine çıkan Oğuz Atay’ın günlüklerinin nasıl yayımlandığı yıllar sonra yeniden tartışılmaya başlandı. Haftalar süren gizemin sonunda elimizde bir-iki veri var: “Günlük” çalındı, çalan kişininse o dönem Boğaziçi’nde okuyan M.B. adlı biri olduğu söyleniyor. İsim gazeteci Ayça Atikoğlu’unda gizli, M.B.’nin rızası olmadan açıklamayacağını söylüyor. Benim etraftan soruşturduğuma göre kamuoyunun bildiği, tanınan birisi değil. Dahası, günlük yayımlanmadan önce fotokopiyle çoğaltıldığı için birkaç sefer el değiştiriyor. Aslında tartışmanın buradan bitmiş olması gerekiyor gibi gözüküyor. Oysa entelektüel dünyanın ya da “Upper Cihangir”in ısrarla görmezden geldiği başka bir problemli alan var “Günlük” ile ilgili: Bu notlar aslında hiç yayımlanmamalıydı.
25 yaşındayken “Tutunamayanlar”ı okuyup çok etkilenen, ortak arkadaşları sayesinde Oğuz Atay’la tanışan, hatta ilk tanıştıklarında birbirlerine pek de ısınmayan, ancak sonraki beş sene boyunca çok yakın arkadaşı olan eski reklamcı Bülent Korman ilk günden beri tartışmanın odak noktasının kaydığına işaret ediyor. “O mor kapaklı defter Oğuz Atay’ın akıl defteridir,” diye yazıyor Korman kendi sitesinde. “Yayımlanmak için yazılmaya başlanmış bir ‘eser’ değildir.”
Atay’ın ikinci eşi Pakize Barışta (née Kutlu) zaten tam bu yüzden günlüğü yazı dizisi yapacağını duyuran Milliyet gazetesini basıyor, ancak daha sonra susturuluyor. Barışta’nın tek derdinin Atay’ın vasiyetine saygı gösterilmesi olduğu, kendisinin bir çıkarının olmaması mirasını reddetmesinden de anlaşılabilir. Normal şartlarda reddi miras ölen kişinin ciddi bir borcu varsa tercih ediliyor, oysa Atay’la ilgili böyle bir durum yok. Barışta yazarın mirası hakkında kendisinin hiçbir hakkı olmadığı için bu yola başvuruyor.
Sanatçıların öldükten sonra geride bıraktıkları notlarının, yarım kalmış işlerinin, hatta romanlarının tartışılması net bir yanıtı olmayan evrensel bir mesele. Yazarın her satırının kamunun malı olduğunu düşünenlerin ilk vereceği örnek kuşkusuz Kafka’dır. Yaşarken yazdıklarının pek azı yayımlanan, o da arkadaşlarının baskısıyla mümkün olan Kafka’nın mirası geride kalan dosyalarının yok edilmesiydi. Zaten kendisi de ölümün yaklaştığını hissettikçe defterlerini yakmaya başladı.
1924’te yakın arkadaşı Max Brod’a “Sevgili Max, Son arzum: Geride bıraktığım her şeyin okunmadan yakılması,” yazılı bir not iletti. Ancak Brod bu vasiyete uymadı, Kafka’nın eserleri önce Berlin’de, sonra Prag’da, sonra da New York’ta yayımlanıp dünyaya yayıldı.
Kuşkusuz dünya edebiyatı Kafka’nın eserleri yayımlandığı için daha zengin. Ama ortada etik bir problem olduğu da inkar edilemez. “Benim kararım Kafka’nın yayımlanmamış eserlerinin en harika hazineleri içermesine dayanıyor sadece,” diye kendisini savundu Brod. “İtiraf etmem gerekir ki yayımladıklarımın edebi ve etik değeri bu kararı almama yetti, Kafka’nın son arzusuna tek bir itirazım olmasa da.”
Pek çok yazar son işlerinin öldükten sonra yayımlanmalarını istemez, ama yazarın büyüklüğüne göre birileri – üstelik çok yakınlarından birileri – bu vasiyete illaki ihanet eder. Hemingway mektuplarının basılmasını istemiyordu, ama eşi 600’ünü birden yayımlattı. Nabokov yazarken ölürse son romanının imha edilmesini istedi, ama oğlu 2009 yılında “yazarın son sözlerine olan ilgiden dolayı” bitmemiş romandan 138 notu yayımladı. Uzun süre “To Kill a Mocking Bird” dışında hiçbir roman yayımlamayan Harper Lee nasıl oldu da seneler sonra ikinci bir kitap çıkardı? Lee bilincini yitirmiş, tesadüfen keşfedilen dosyayı bakıcısı yazarın zayıflığından faydalanarak mı sızdırmıştı?
Okurun iştahını, taptığı yazarların her bir cümlesine hadis muamelesi yapma merakını, yazarların her satırının birer vecizeye döndürülmesi furyasının altında aslında ticari kaygılar yatıyor. Birileri bu sanatçıların sırtından para kazanmak istiyor. Bu sömürme iştahının en net görüldüğü yer müzik dünyası olabilir: Ölümünden sonra kaç tane Tupac albümü yayınlandı, sayamıyorum. Yaşarken kendi eserlerinin dağıtımı konusunda çok kesin kurallar koyan Prince’in ölümünün hemen ardından bütün albümleri streaming platformlarına yüklendi, bugünlerde “yeni” bir albümü de çıktı çıkacak. Geride kalanlar bir şekilde beslenmek istiyor.
Oğuz Atay’ın günlükleri o aralar Milliyet’te çalışan Enis Batur ve Ömer Madra’nın yazarların yayımlanmamış eserleri üzerine bir yazı dizisi yapma fikriyle ortaya çıkıyor. Birisi elinde Atay’ın “günlüğü” olduğunu söyleyince üzerine atlıyorlar. Enis Batur da “Geleceği elinden alınan adamın geçmişi de elinden alınacak diye korkuyorduk,” diye açıklıyor bu tercihi. Madra’yla birlikte “Sorunları daha derin incelemeyi seven birilerince, şaşırtıcı rastlantılarla örülü uzun bir serüven sonucu bulundu,” diye de şirinleştiriyor hırsızlık olayını.
Hırsızlık ne kadar ulvi bir amaca hizmet etse de özünde hırsızlıktır. Entelektüel haklara saygı gösterilen bir ülkede olsa bu konu magazin tartışması olarak değil adli vaka olarak tartışılır, suç kategorisinde değerlendirilir, yazarın haklarını ellerinde tutanlar yargıya giderdi.
“Günlük” diye yayımlanan eser günce bile değil, daha çok Atay’ın kendi kendine aldığı notlar, iç konuşması. Yazıyla ilgilenen hemen herkesin buna benzer karalama defterleri vardır. Atay’ın defteri daha çok bir meditasyon, eserlerinin ilham perisi, onu yazmaya teşvik eden, kaybettiği Sevin Seydi’yle bir tür haberleşme çabası. Bu açıdan bir terapi seansının özeti de denebilir; şahsi ve mahrem. Ancak sonradan kült olmuş, dergilere kapak olduğunda tiraj aldıran Atay’ın “markalaşması”ndan nasiplenmek isteyenlerin görmezden geldiği hassasiyetler bunlar. O dönem entelektüel dünyanın bekçiliğini yapanların özel bir proje ya da planla bu işe giriştiklerini de sanmıyorum; kendilerine doğal hak görmüşler besbelli.
Ömer Madra daha sonra “Tutunamayanlar” romanının yeni baskılarına önsöz de yazıyor; Korman’a göre bu da “İnsanın imzasının Oğuz Atay’ın kitabında yer almasının vereceği hoşluk duygusu,” sadece. Zira yaşarken pek çokları Atay’ı ve yapmak istediğini tam olarak anlamamış, özellikle sol kesim, bireyi ön planda tuttuğu için onu epey dışlamıştı. Ama okur sahiplendi, “Tutunamayanlar” bir anlamda Türkiye’nin bilinçaltına işlendi, Turgut Özben, Selim Işık ve Olric en bilinen edebi kahramanlar oldu. Tabii sonradan Oğuz Atay üzerinden ciddi paralar kazanıldığı da ortada.
İşin içine para ve ortak çıkarlar girince, bir yazarın rızası olmadan satırlarının yayımlanması gibi etik sorunlar da göz ardı ediliyor. Nitekim bu günlük tartışması sırasında çok kişi konuştu, ama olayın doğrudan muhatapları Enis Batur, Ömer Madra ve Murat Belge’den hiç ses yok. Korman’ın yazısının T24’te yayımlanmamasının nedeninin “Siteye ücretsiz yazan Belge’yi incitmemek,” olması da ‘Kafkaesque’ mi, Atay’ın mizah anlayışına mı uygun, yoksa “Upper Cihangir”in kendi içindeki Omerta Yasası mı, artık siz karar verin.
- Bir rejim nasıl değiştirilir14 saat önce
- Bu bir direniş çağrısı3 gün önce
- Trump'ın tarihi kumarı1 hafta önce
- Bu yıldan aklımda kalan12 saat önce
- Şişman ilacı1 hafta önce
- Beyaz perdenin ölüm ilanı1 ay önce
- Bolu mu Boulud mu4 hafta önce
- Et halinde bir festival sabahı1 ay önce
- Yılın en korkutucu filmi1 ay önce
- ATH-M50X1 ay önce