Anlaşmadan sonra
Brüksel
Bu yıl 11’incisi yapılan ve German Marshall Fund tarafından düzenlenen Brüksel Forumu toplantısına 3 yıldır katılmıyordum. Bu toplantılarda genellikle hayli yüksek düzey siyasetçi, bürokrat, akademisyen katılımıyla dünya gündeminin önemli sorunları tartışılır. Bu yılki gündemde de dünya ekonomisinin veya Avrupa’nın geleceğinin tartışıldığı, Rusya’nın stratejik aklının deşifre edilmesine çalışılan, Ortadoğu’nun geleceğini masaya yatıran paneller var. Amerikan seçimleri de elbette burada bir “off record” tartışma hak ediyor.
Bugüne dek katıldığım forum toplantılarında ve tartışmalarında Türkiye bir şekilde sorunların çözümüne yapacağı katkı bağlamında değerlendirilirdi. Konferansın ilk düzenlendiği dönemlerde Türkiye’deki deneyimin tartışılmadığı bir gündem oluşturulmazdı ve Türkiye’den de hem yüksek düzeyde hem de kalabalık bir katılım olurdu. O günlerin Türkiye’si geride kalmış. Ancak bu durum, Türkiye’nin seveni ve sevmeyeni için ciddi bir sorun kaynağı olarak görüldüğü, geleceği hakkında derin kaygılar beslenmediği anlamına da gelmiyor.
Hele daha 6 gün önceki Ankara katliamının şoku dinmemişken, İstanbul’da İstiklal Caddesi’nde bir intihar saldırısının yaşanması, sorumlusunun IŞİD olması Türkiye’nin orta vadedeki istikrarı hakkında da sorular sorduruyor. Gerek terörün yarattığı endişe gerekse iç siyasi gelişmeler hakkındaki kaygılar nedeniyle geçmişteki olumlu Türkiye imajı neredeyse tamamen değişmiş.
Tanıdık ve Türkiye’yi de yakından izleyen, çoğunluğu Türkiye’nin AB üyeliğinin gerçekleşmesi için ciddi çaba göstermiş kişiler bile bu ilişkinin bir yere varacağına dair güvenlerini ve inançlarını kaybetmişler. En azından bugünkü AB ve bugünkü Türkiye ile 10 yıl önce sanki elle tutulur hale gelmiş hedefe varılamayacağında hemfikirler.
Bu karamsarlık cuma günü AB ve Türkiye arasında imzalanan ve genelde medyada büyük başarı, “tarihi anlaşma”, “inanılmaz bir adım” tarzında heyecanlı şekilde kamuoyuna takdim edilen anlaşmaya rağmen hâkim yaklaşımı yansıtıyor. Karamsarlığın unsurlarından birisi anlaşmanın uygulanmasının kolay olmayacağına inanılması hatta imkânsız bulunması.
Anlaşmanın kendisine bakıldığında Sezin Öney’in isabetli tespitinde altını çizdiği gibi “çok muğlak ve uygulamada eğip bükme sağlayacak, kelime oyunları ile dolu bir anlaşma söz konusu”. Uluslararası kuruluşlar ve insan hakları örgütleri anlaşmanın pek çok boyutuna kendi ilgi alanlarındaki ilkeler üzerinden itiraz ediyorlar. Pragmatik davranıp bakıldığında bile anlaşmanın nasıl uygulanacağı, Yunanistan’ın kendi üzerine düşen yükü taşıyıp taşıyamayacağı gibi sorunlar orta yerde duruyor. Türkiye’nin kendi mevzuatında uyum sağlamadan, “güvenli ülke” statüsüne sahip hale gelmeden, işlerin uluslararası hukuka uygun götürülmesi de kolay değil.
EDAM Başkanı Sinan Ülgen daha önceki mutabakatta vize serbestliği için yerine getirilmesi gereken 72 koşulla ilgili ilerlemeyi değerlendirmede AB Komisyonu’nun bir takdir hakkı olduğunu, “Yeterince mesafe kaydedildi” diyebileceğini söyledi. Şimdi ise 72 koşulun tümünün yerine getirilmesi gerekiyor ki, böyle bir işin, hele de nisan sonuna kadar, gerçekleşmesi mümkün değil. Üstelik tüm üyelerin de bu vize muafiyetini onaylamaları gerekecek.
Bunun ötesinde Türkiye müzakere fasıllarının 5’inin açılmasında belli ki ısrar edememiş. Kıbrıs Rum Kesimi bunu engellemiş. Bu durumda da bir başarıdan söz etmek zor. Müzakerelerin yeniden başlaması, hatta vize meselesi Kıbrıs’ta bir çözümün sağlanmasına bağlı ki, onun da sonbahardan önce gerçekleşmesi beklenmiyor.
Bu durumda en iyimser değerlendirmeyle bu anlaşma, Türkiye-AB ilişkilerini canlandırmak için ancak bir ilk adım olabilir. Vize içinse nefesleri tutmamakta yarar var.
- Veda ve teşekkür7 yıl önce
- Bir seçimi kazanmak ya da bugünler için La Bamba7 yıl önce
- NATO'nun belirleyici rolü7 yıl önce
- NATO7 yıl önce
- Trump Amerika'sı7 yıl önce
- Demokrasi olgunluk sınavını veriyor7 yıl önce
- Seçim7 yıl önce
- Yavru köpeğin bakışı, Ayşe Hanım'ın sözleri7 yıl önce
- ABD'nin yolu7 yıl önce
- G-?7 yıl önce