Adaletsizlik
Seksen yedi yaşını doldurmuş bu Cumhuriyet’te adalet kavramı sürekli iğfal ediliyor. Bunun da bir sonucu olarak vatandaşların adil bir ülkede yaşadıklarına dair inançları gün günden zayıflıyor. Öyleyse ortada kolay üstesinden gelinemeyecek bir sorun var demektir.
Bu sorun da yalnızca adaletsizlik değil aynı zamanda hukuksuzluk sorunudur. Bu ülkede algılandığı haliyle hukuka saygının bulunmaması, hukukun siyasetin uzantısı olmanın ötesinde bir anlam ifade etmemesi sorunudur.
Tutukluluk süresinin on yıla kadar uzatılabilmesi, Hizbullah mensuplarının ve seri katillerin salınması, Yargıtay’daki dosya yığını skandalı hakkında yeterince yazıldı çizildi. Hükümet ve yüksek yargı var olan pespayeliğin sorumluluğunu birbirilerine atmakta yarıştılar. Bununla ilgili olarak da konuyu inceleyen gazeteciler ve yorumcular kamuoyunu bilgilendirdiler, tarafların duruşunu aktardılar.
Burada vahim sayılması gereken, ülkede adalet mekanizmasının işlememesinin, adalet dağıtılmamasının, teknik açıdan yargının hazin bir halde bulunmasının ilgili tarafları aslında rahatsız etmiyor oluşu.
Ne yüksek yargı mensupları ne de hükümet şikâyetlerinde, pozisyonlarında samimi olduklarını gösterebiliyorlar. Onlar kendi aralarında bir iktidar kavgası içindeler. O kavganın verildiği meydanda hamlelerini yapıp mevzi kazanma peşindeler.
Bu arada ülkede hukuk diye bir kavramın mevcut olmamasından, adalete inancın çökmesinden pek de rahatsız değiller. Vatandaşın işinin halledilememesi, insanların on dört yıl tutuklu kalarak hapiste çürümeleri, yargı kararlarındaki insana saçını başını yolduracak orantısızlıklar ve haksızlıklar öyle anlaşılıyor ki ilgililerin umurunda değil. Önemsenen, bu kavganın ardından kimin üstte kalacağı. Kimin siyasi hamlesinin semere vereceği. Bence kimse bu konularda hükümetin eline su dökemeyeceğine göre son kepazeliğin ardından da yürütme yüksek yargıyla mücadelesinde yeni mevziler kazanmış olacaktır.
Mahkemelerde “Adalet mülkün temelidir” yazar. Buradaki mülk devlet anlamına gelir. Özlü bir şekilde söylenen şudur: Adalet dağıtmayı bilmeyen, adil olamayan bir devletin aslında dirlik içinde yaşama şansı yoktur. İdeolojik ve siyasallaşmış bir yargıyla adalete inancın sağlanabilmesi söz konusu olamaz. Böyle bir ortamda da hukuk diye bir varlıktan, bir kavramdan bahsetmek mümkün değildir.
Eğer yukarıda yazılanlarda doğruluk payı varsa o zaman Türkiye Cumhuriyeti, elinde tutuğu büyük maddi güçlere rağmen çok zayıf bir temel üzerinde varlığını sürdürmektedir. Er ya da geç o temelin zayıflığının olumsuz ve kahredici sonuçlarıyla da karşılaşacaktır.
Bu zayıflığın ülkenin dış politikası üzerinde de etkisi olacaktır. İçeride hukuka inancı tesis edememiş, adil olamayan bir ülkenin, dış ilişkilerinde giderek önem kazanan bu kavramlar üzerinden siyaset yapabilmesi zordur. ABD’nin insan hakları ve işkence konularında ettiği hemen hiçbir sözün Ebu Greyb veya Guantanamo’nun ardından hükmünün kalmaması bunun en çarpıcı örneğidir.
On yıllık tutukluluk süresinin olağan karşılanması, yargının siyasallaşmasının sürmesi, yargı içindeki ideolojik ve mezhep mücadelesinin kızışması zaten yeterince rahatsız edicidir. Bu kavgada kimsenin hukuk/adalet/hizmet peşinde olmaması, kamu vicdanı diye bir kaygının siyasi ya da idari egemenlerde hemen hiç yankı bulmaması ise Cumhuriyet açısından hazindir.
Bence daha uzun süre taşınabilecek bir yük de değildir.
- Veda ve teşekkür6 yıl önce
- Bir seçimi kazanmak ya da bugünler için La Bamba6 yıl önce
- NATO'nun belirleyici rolü6 yıl önce
- NATO6 yıl önce
- Trump Amerika'sı6 yıl önce
- Demokrasi olgunluk sınavını veriyor6 yıl önce
- Seçim6 yıl önce
- Yavru köpeğin bakışı, Ayşe Hanım'ın sözleri6 yıl önce
- ABD'nin yolu6 yıl önce
- G-?6 yıl önce