Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Dünya Amerika ABD'nin darbeler tarihi / Yazı Dizisi... Bir darbenin başarısız olması tekrar denenmeyeceği anlamına gelmez | Dış Haberler

        Dizimizin son gününde, her hafta bir ‘devrim’in yapıldığı 1970’li yılların Latin Amerika’sında sakinliği ve demokrasisiyle gıpta edilen Şili’nin, sosyalizmle flört eden bir başkan seçince başına neler geldiğini, modern tarihin en baskıcı rejimlerinden birinin pençesine nasıl düştüğünü göreceğiz. Dönemin ABD Başkanı Richard Nixon’ın emriyle Şili’nin nasıl bir cehenneme dönüştüğüne tanıklık edeceğiz...

        Salvador Allende’yi devirerek 1973 yılında ülkenin başına gelen General Augusto Pinochet, Şili’yi 1990’a kadar yönetti.
        Salvador Allende’yi devirerek 1973 yılında ülkenin başına gelen General Augusto Pinochet, Şili’yi 1990’a kadar yönetti.

        Günümüzde, bitmek bilmez öğrenci protestoları ve Hollywood yıldızlarının sahillerine yaptıkları kaçamaklar dışında pek bilinmeyen küçük bir Latin Amerika ülkesi olan Şili, en stratejik madenlerden biri olan bakır rezervlerinde dünyada birinci konumdadır. Ünlü şair Pablo Neruda’yı da dünyaya kazandıran ve uzun yıllar her hafta bir ‘devrim’in yaşandığı Latin Amerika standartlarına göre sağlıklı sayılabilecek bir demokrasiye sahip, okyanus kıyısındaki bu ince uzun ülke, 1970’lerden itibaren bölgenin gördüğü en ağır insanlık dramlarından birini yaşamaya başlayacaktı.

        BAKIRIN LANETİ

        Salvador Allende Gossens, 4 Eylül 1970 tarihinde ülkesi Şili’deki seçimleri kazandı. Kendini emperyalizm karşıtı olarak tanımlayan ve Fidel Castro hayranı olduğunu söyleyen Allende, ülkede ekonomik faaliyetlerin ciddi bir kısmını kontrol eden Amerikan şirketlerini millileştireceğini, ülkenin ekonomik bağımsızlığını kazanacağını ilan ediyordu. Gazeteci Stephen Kinzer’ın verdiği rakamlara göre o tarihlerde Şili’nin ihracatının yarısından fazlasını iki Amerikan bakır şirketi yapıyor, tüm vergilerin üçte birini bunlar ödüyordu. Kennecott ve Anaconda şirketleri Şili sayesinde dünyanın en büyük iki bakır devi haline gelmişti. Bunun yanında başta Şili’nin haberleşme ağını işleten International Telephone and Telegraph (ITT) olmak üzere birçok Amerikalı şirket buradaki operasyonlarından büyük paralar kazanıyorlardı.

        Şili Başkanlık Sarayı La Moneda, 11 Eylül 1973 sabahı bombalanırken... Devlet Başkanı Salvador Allende, sarayın içinde can verdi.
        Şili Başkanlık Sarayı La Moneda, 11 Eylül 1973 sabahı bombalanırken... Devlet Başkanı Salvador Allende, sarayın içinde can verdi.

        Devletleştirmeden bahseden bir sosyalist, ABD için bu kadar önemli bir ülkede kabul edilebilir bir lider değildi. ABD’de Allende kazanırsa Şili’nin ikinci bir Küba olabileceği, bir Sovyet uydusuna dönüşebileceği endişesi vardı. 1970 seçimleri yaklaşırken Allende sol partilerin ortak adaylığıyla ciddi bir iktidar alternatifi haline gelince, ABD’deki cumhuriyetçi başkan Richard Nixon’ın yönetimi harekete geçti. Oyun planı alışılmışın dışında sayılmazdı: Kontrol edilebilen medya grupları yoluyla dezenformasyon, anti-komünist sokak grupları, Allende karşıtı propaganda... Bunun yanında ülkedeki ABD’li şirketler, Allende’nin sağcı rakibi Jorge Alessandri’nin kampanyasına yüklü miktarda bağışlarda bulundular. Ancak sonuç değişmedi. 4 Eylül 1970 tarihine gelindiğinde, Allende açık ara farkla seçilmişti. Şili Kongresi seçimlerde birinci gelen adayı başkan seçme yetkisine sahipti. Nixon, CIA’ya bunun engellenmesi için emir verdi.

        ‘ABD DEVLETİ ASKERİ ÇÖZÜM İSTİYOR’

        İlk plan, Şili medyasında Allende’nin cumhurbaşkanı olmasını ‘felaket’ olarak nitelendirecek başlıklar attırmak ve görev süresi sona ermek üzere olan Başkan Frei’nin, kongreye yıllardır uygulanan geleneğin dışına çıkarak birinci gelen adayı başkan seçmemeleri konusunda baskı yapmasını sağlamaktı. Ancak Frei kabul etmedi. Bu da geriye tek bir seçenek bırakıyordu, askeri darbe. ABD ordusu Şilili meslektaşlarıyla yakın ilişkiler kurmuş, 1950 ile 1969 yılları arasında 4 bin subay ABD’nin Panama’daki kamplarında komünist tehditlere karşı mücadele eğitimi görmüştü. Kinzer, Langley’deki CIA komuta merkezinden Şili’nin başkenti Santiago’daki ajanlara giden telgrafların içeriğini açıklıyor: “Orduyla irtibata geçin ve ABD devletinin askeri bir çözüm istediğini söyleyin. Politik ve ekonomik belirsizlik ortamı yaratarak bir darbeye sponsor olmanızı istiyoruz.” Telgraflarda açıkça bir eylem planı sunuluyordu: “Ekonomik savaş, politik savaş ve psikolojik savaş tekniklerini kullanarak bir darbe zemini hazırlamaya çalışın.”

        CIA ve savunma bakanlığındaki birçok yetkili böyle bir operasyona karşı çıkıyor, Allende’nin ABD’ye bir tehdit oluşturmadığını, Rusya’dan emir almasının olası görünmediğini, anayasal sürece böyle müdahale edilmesinin yanlış ve ahlak dışı olacağını savunuyorlardı. Ancak ABD tarihinde çokça olduğu gibi, makul sesler hesaba alınmadı.

        SİYASETE KARIŞMAYAN ASKERE SUİKAST

        Darbe yapma ihtimali uzak görünüyordu. Şili ordusunun başkomutanı General Schneider, ordunun siyasete karışmasına kesinlikle karşıydı. 22 Ekim 1970 günü sabah trafiğinde ofisine gitmekte olan General Schneider, aracının etrafını saran 5 kişi tarafından kaçırılmak istenirken direnince vurularak öldürülür. Suikast sonrası Langley’den Santiago’daki CIA ajanlarına ‘tebrik’ telgrafı geldiğini belirtiyor Kinzer: “Askeri ‘çözüm’ü olası hale getirdiniz. Bu görevi olağanüstü zor şartlarda gerçekleştiren istasyon şefi ve çalışanlarını takdir ederiz.” Ancak plan ters tepti. Suikasta büyük tepki gösteren Şili halkı, Allende’ye daha da çok sarıldı. Şili Kongresi 3 gün sonra toplanarak Allende’yi ezici çoğunlukla ülkenin yeni cumhurbaşkanı olarak seçti. 1 yıldan kısa bir süre içerisinde kongrede ülkedeki 3 büyük Amerikan maden şirketini devletleştirme kararı alındı. Ardından ITT’nin sahibi olduğu Şili telefon şirketinin yönetimi de Şili devletine geçti. Ancak devletleştirilen varlıklar ABD’lilerinkilerle sınırlı kalmadı. Şilili işadamlarına ait şirketleri, çiftlik sahiplerinin arazileri de devletleştirilmeye başlanmıştı. Bankaların da devletleştirileceği ve hesaplara el konulacağı korkusuyla insanlar para çekmek için büyük kuyruklar oluşturmaya başladılar.

        Allende, Fidel Kastro’nun komünist Küba’sına özeniyor, bunu da saklamıyordu. Kastro’ya akıl hocası gözüyle bakıyordu. Bu yakınlık ve uyguladığı radikal politikalar, ülkenin komünizme sürüklendiği görüntüsü veriyordu. Başkan Nixon, Allende’yi devirmeye kararlıydı. Kinzer’a göre, bu sefer yeni bir silahı denemeye karar verdi: Ekonomi. Bu sefer plan daha uzun solukluydu. Dünya Bankası da dahil olmak üzere ABD’nin elinin güçlü olduğu uluslararası kuruluşların Şili’ye yardımlarının ve kredilerinin önü tamamen kesildi. Şili’deki en büyük Amerikan şirketleri devreye girdi. Ofis kapatmadan maaş geciktirmeye, siparişlerin gecikmesinden kredi reddine her türlü enstrümanı kullandılar. Aşırı solcu gençlik gruplarının sokağa çıkmaya, polisle çatışmaya, çiftlik ve işyerlerini işgale başlamalarıyla ülkedeki yangının üzerine benzin döküldü. Allende sokağa çıkanların ‘köhnemiş devrim anlayışları’nı açıkça kınamak ve onları sakin olmaya davet etmekle birlikte, oy tabanını oluşturdukları için üzerlerine sertlikle gidemiyordu. Bu sebeple de aşırı solu yüreklendirmekle suçlanmaya başladı. Sokak çatışmaları, protestolar, bozulan ekonomik durum Şili’yi kaosa sürüklemişti.

        İLK DARBE GİRİŞİMİ BAŞARISIZ OLUYOR

        29 Haziran 1973 günü az sayıda subay tanklarla darbe girişiminde bulundu. Allende, halka demokrasiyi desteklemeleri çağrısında bulundu. Komuta kademesince desteklenmeyen girişim, yeni başkomutan General Prats tarafından kolaylıkla bastırıldı. General Prats’in de siyasete karışmak istemediğini gören CIA’in, ‘kaçırılmasının veya suikasta uğramasının ondan kurtulmak için tek yol olduğunu’ Santiago’dan Langley’e giden telgraflarda yazdığını belirtiyor Kinzer. Ancak buna gerek kalmadı. CIA’in düzenli para gönderdiği, ülkenin en etkili gazetesi El Mercurio, General Prats’i hedef tahtasına koyarak ‘komünist dostu bir hain’ olarak göstermeye başladı. İstifa etmek zorunda kalan Prats, Allende’den yerine yardımcısını getirmesini istedi. Allende atamayı hemen yaptı. Yeni başkomutanın adı Augusto Pinochet idi. Şili halkı bu ismi gelecek 17 yıl boyunca telaffuz ederken bile gözaltındayken kaybolmayı, işkenceden geçmeyi ve komünist suçlamasıyla hapse atılmayı zihinlerinden geçirerek titreyecekti. Ağır bir ekonomik buhranın altındaki Şili’de temel besin öğeleri karneye bağlanmış, elektrik kesintileri yaygınlaşmış, protestolar ve çatışmalar tüm ülkeye yayılmıştı. Ordunun yönetime el koymasını isteyenlerin sayısı her geçen gün artıyordu. 9 Eylül günü Santiago’daki bir CIA ajanı müjdeli haberi telgrafla verecekti: “2 gün sonra ordunun tüm birimlerinin katılımıyla Allende yönetimi devrilecek.”

        DARBELER SABAHA KARŞI DÖRTTE YAPILIR

        10 Eylül gecesi, Pinochet’nin de doğup büyüdüğü sahil kenti Valparaiso sakinleri, donanmada bir ‘hareketlilik’ sezdiler. Allende’ye, aynı ‘hareketliliğin’ Santiago’nun kuzeyindeki birliklerde de görüldüğü haberleri gelmeye başladı. Ülke genelindeki tüm askerler sabaha karşı 4’te göreve çağrılmışlar ve radyo istasyonları, belediye meclisleri, polis karakolları gibi stratejik öneme sahip yerlerin kontrolünü almaya başlamışlardı. Ülkenin ikinci en büyük şehri Valparaiso ve üçüncüsü Concepcion, sabahın erken saatlerinde tamamen askerlerin kontrolüne geçti. Tek bir kurşun bile atılmamıştı.

        Gelişmeleri konutunda takip etmekte olan Allende, başkanlık sarayına geçmek istedi, son direnişi burada olacaktı. 11 Eylül 1973 sabahı saat 07.30’da makineli tüfek ve bazuka taşıyan 23 korumasıyla birlikte saraya giriş yaptı. Radyolardan darbe bildirisi okunuyordu: “Ekonomik, sosyal ve ahlaki çöküntünün yanında paramiliter grupların saldırılarıyla karşı karşıya olan ülkemizdeki kaos hükümet tarafından durdurulamamaktadır. Anavatanı komünizm boyunduruğundan kurtarmayı tarihi bir görev biliyoruz...” Şili halkına ‘ne olursa olsun görevini bırakmayacağını, hayatını feda etse de bunun boşuna olmayacağını’ açıklayan Allende’nin sarayı, 2 savaş uçağı tarafından 18 defa vuruldu. Saat 13.30’da saraya giren askerlerin komutanı, saat 14.45’te üst rütbelilere ‘müjdeli’ haberi geçiyordu: “Görev tamamlandı. Saray alındı. Başkan öldü.”

        DARBE SONRASI

        AUGUSTO Pinochet devletin başına geçtikten ve meclisi, siyasi partileri, sendikaları lağvettikten sonra ‘komünizm’e karşı amansız bir mücadele başlattı. Tabii kendisini eleştiren herkes ‘komünist’ti ve onlardan kurtulunmalıydı. Keyfi tutuklamalar, işkenceler, yağmalamalar ülkede kol gezmeye başladı. Rejim yargısız infazlarla anılmaya başlandı. Ülkede 15 yıl boyunca seçim yapılamadı. 16 yıllık yönetimi boyunca Şili cehennemi yaşadı. En az 3 bin kişi öldürüldü veya gözaltında ‘kayboldu’, 30 bin kişi hapse atıldı ve büyük çoğunluğu ağır işkencelere maruz kaldı. 200 bin kişi ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Sadece yurtiçinde değil, yurtdışındaki muhaliflerine de suikastlar düzenletti. 1988 yılında uluslararası kamuoyunun baskısıyla referanduma giden Şili’de, Pinochet’nin başkanlıkta kalıp kalmaması oylandı ve “Hayır” oyu çıktı. 1990 yılına kadar diktatörlükle yönetilen ülke, seçimlerden sonra da demokrasiye anında kavuşamadı. 1998 yılına kadar ordunun başkomutanı sıfatını taşıyan Pinochet, ancak 2000 yılında Ricardo Lagos’un iktidara gelmesiyle yaptıklarından sorumlu tutulmaya başlandı. Ancak davalar uzun sürdü. ‘Ömür boyu senatör’ unvanına sahip Pinochet, 1 gün bile hapis yatmadan, 10 Aralık 2006 günü 91 yaşında öldü. Oldukça uzun sürmüş olsa da Şili şu anda demokrasiye kavuşmuş durumda.

        ANIL EMRE/ GAZETE HABERTÜRK - YAZI DİZİSİ 3. BÖLÜM

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ