Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

“Transformers” sonrası Hollywood’da üremeye başlayan korku soslu uzaylı istilası filmlerinin bir yenisi. “Quatermass Xperiment”, “Dünyalar Savaşı”, “Ceset Yiyicilerin İstilası”, “Yaratık”, “Üçüncü Türden Yakınlaşmalar” gibi alanın alt-alt türlerinin başı çeken örneklerinin tamamından beslenen bir B filmi “Yukarıdaki Tehlike”. Yanlış anlaşılmasın. Sektörde fantastiğin içinde yavaş yavaş artmaya başlayan ucuz B filmlerinin bilinçli, A sınıf efektlerle sarılmış ve türe hakim bir temsilcisi bu. Strause Kardeşler de, henüz bu ikinci filmleriyle önümüzdeki yıllarda bilimkurgu alanında ustalaşma potansiyeline sahip olduklarını ispatlıyorlar. Yeni dünya düzeni ile ilgili söyledikleri ve insan-uzaylı çatışması konusundaki soğukkanlılıkları bile bu durumu kanıtlamaya yetiyor zira...

2000’lerde 11 Eylül sonrası döneme girilmesiyle birlikte bir ‘uzaylı istilası filmi’ atılımı baş göstermeye başladı. Özellikle “Dünyalar Savaşı” (“War of the Worlds”, 2005) ve “Dünyanın Durduğu Gün”ün (“The Day The Earth Stood Still”, 2008) yeniden çevrimleriyle başlayan ve ötekileri kötü yerine koyan bu süreç, “Transformers”ın (2007) değişim geçirtme sevdasıyla taçlandırıldı.

Transformers ile başlayan bir hareket

Son bir-iki yılda ise bağımsız filmlere ya da B tipi örneklere yansıdı. Öyle ki “Yasak Bölge 9” (“District 9”, 2009) ile başlayan bu süreç 2010’da “Kıyamet Melekleri” (“Legion”) ile “Monsters”ın ardından “Yukarıdaki Tehlike” (“Skyline”, 2010) ile yoluna emin adımlarla devam ediyor.

Aslında yukarıda sözünü ettiğimiz ilk üç eserin, ‘ticari’ ve ‘blockbuster’ kafasına uygun işler oldukları ve emperyalist düzene ayak uydurdukları söylenebilir. Bunların arasındaki iki yeniden çevrimin ise fazlaca bu 50’li ve 60’lı yıllarda B filmi olarak görmeye alıştığımız alanı yeniden canlandırmak isterken yer yer sömürdüğünü de itiraf edebiliriz.

‘Transformers’ (2007-2009) örneğine geçtiğimizde ise eserin, çizgi filmde görmeye alışık olduğumuz ‘robot uzaylılar’ı A sınıfının içine sokarak alana ‘Yüzüklerin Efendisi’vari (‘Lord of the Rings’, 2001-2002-2003) bir yenilik getirdiğini söyleyebiliriz. Zaten “Dünyalar Savaşı”nın yönetmenlik koltuğunda oturmasının yanında serileşen ‘Transformers’ projesinin de arkasında böylesi bir anlayışla film üreten Steven Spielberg var.

B filmi dokusu, uzaylı istilası filmi alanına da yansıdı

“Yasak Bölge 9”, “Kıyamet Melekleri” ve “Yukarıdaki Tehlike” ise sektördeki B filmi ihtiyacını, formata zeki yaklaşımlarla karşılıyorlar. Lafın özü “Son Hava Bükücü” (“The Last Airbender”, 2010) gibi bilinçsiz değil de alanın farkında, alt türleriyle oynamayı bilerek bir seviyeye ulaşan eserler bunlar.

Hepsinin de ilk filmlerini veren yönetmenlerin işleri olmaları önemli. İngiliz Gareth Edwards imzalı “Monsters” ise bağımsız tarafı ve bozucu dokusuyla bu eserlerin üzerinde seyreden, sözünü ettiğimiz yapıtlara göre daha devrimci bir uzaylı istilası filmi.

Sektörün ya da nam-ı diğer Hollywood’un içinde bağımsız projeler olmalarına karşın ABD’de büyük stüdyo dağıtımıyla vizyona giren diğer üç eser ise 10 ila 30 milyon dolar arasında seyreden bütçelere sahipler. Bu durum da onların gerçekçi efektler yaratmayı becererek seyircilerini tatmin etmelerini sağlıyor doğrusunu söylemek gerekirse...

Alt türün uygulamaları arasında keyifli bir egzersiz

Bunların arasında en yakın tarihli giriş olan “Yukarıdaki Tehlike” ise, “AVP 2: Requiem” (“AVPR: Aliens vs Predator - Requiem”, 2008) ile ilk yönetmenlik denemelerini ‘uzaylı istilası filmi’nin alt-alt türü ‘uzaylı yaratık istilası filmi’ alanında veren Colin-Greg Strause Kardeşler’in bireysel projeleri. Yapıt, ne “Yasak Bölge 9” gibi alandan bir parodi çıkarmaya çabalıyor, ne de “Kıyamet Melekleri” gibi her türden beslenen kült bir din taşlaması olmayı amaçlıyor.

Aksine uzaylı istilası filminin alt-alt türlerinde gezintiye çıkabileceğiniz, bilinçlice ikinci sınıf oyuncuların ve senaryosuzluğun hakim olduğu, 50’lerin ruhunu gerçek anlamda geri getiren, neredeyse safkan bir B filmi sunuyor. Ancak bunun altını A sınıf efektlerle doldurarak da aslında farkını bu şekilde belli ediyor. Tabii stüdyo filmi olmamasıyla gelen ‘hükümet’in veya ‘siyasi liderler’in gözünden anlatılan dünya meselelerinin uzağında durması da önemli bir artısı.

50’lerde çekilse başyapıt olabilirmiş

Öyle ki yönetmenler burada bağımsız ruhlu projelerden alışık olduğumuz üzere olaya sıradan 4-5 kişinin gözünden bakış atmayı seçiyor. HD ile çektikleri filmlerini zaman zaman aktif kameraya da benzeyen bir renk dokusuyla perdeye yansıtıyor. Bu ‘mavi’ yoğunluklu görsel yapının izinde 2.35:1 sinemaskop formatında bir B filmi bilinci izliyoruz. Bu izleğin 50’lerde çekilmiş olsa başyapıt adı altında anılabilecek bir duruşu da var kanımca.

Zira “Yukarıdaki Tehlike”, öncelikle bu ana karakterlerin hikayelerine ‘yalandan’ giriş yaptıktan sonra esas meselesine çabucak geçiyor. Bu da dünyaya gelen ve mavi ışıklarıyla insanları yara bere içinde bırakıp kandırmayı amaç edinen bir grup uzay gemisi ve dev uzaylı yaratığın saldırısıyla devreye giriyor. Irksal dönüşüm geçirtmeyi de, beyin yıkamayı da, insanların içine girmeyi de amaçlıyor bunlar.

Alanın altın döneminin bir sentezi

Tüm bunların ışığında da karşımıza alt türün öncü eserleri ve eğilimleri arasında dolaşan bir yapıt çıkıyor. Öyle ki “Yukarıdaki Tehlike”yi izlerken “Dünyalar Savaşı”nın (“The War of the Worlds”, 1953) zirve yaptırdığı ‘uzay mekiğinin öteki olduğu uzaylı istilası filmi’, “Quatermass Xperiment”ın (1955) öncülük ettiği ‘insanın içine giren uzaylıların istilası filmi’, “Ceset Yiyicilerin İstilası”nın (“The Invasion of Body Snatchers”, 1956) fikir babalığını yaptığı ‘insanları koza yapan uzaylıların istilası filmi’, “Üçüncü Türden Yakınlaşmalar”ın (“Close Encounters of the Third Kind”, 1977) uyguladığı ‘ışın ile etkisi altına alan uzaylı istilası filmi’ ve o zamanlar B filminde gördüğümüz ‘uzaylı yaratık istilası filmi’ alt-alt türlerinin arasında dolaşan, adeta bir alt türsel füzyonla (birçok ilgisiz şeyi birleştirmek anlamına gelen sinema terimi) yüzleşiyoruz.

Anlayacağınız “Yasak Bölge 9” gibi uzaylı istilası filminin gelenekleri arasında dolaşan bir eser bu. Ancak ‘insanların istilacı olduğu’, “Gezegen 51” (“Planet 51”, 2009) gibi o alana mensup yapıtların işlevlerini üstlenmekten ziyade esas amacı, B filmi zevkiyle, uzaylıların yenilmezliğiyle ve ana akım bakıştan uzak durarak fark yaratmak.

İnsan-uzaylı çatışmasını kurarkenki tutumu dikkate değer

Bu doğrultuda da binaya sıkışan, mavi ışıkla yara bere içinde kalıp ‘uzaylı’ya dönüşmesi veya yeni bir ırk yaratması an meselesi olan bir insan-uzaylı çatışması üzerinden yürüyor. Yani uzaylılar dostane olmaktan ziyade tamamen kötüler ve bir hayli de güçlüler. Elbette ki bir yönetim müdahalesi ile yıkılmaya da yüz tutabiliyorlar. Öyle ki hiçbir şey eksik kalmamış Strause’lerin filminden. Zira kendileri Spielberg’in uzaylı istilası filmleri gibi ‘pespembe uzaylı’ bakışıyla seyircinin duygularını sömürmeyi amaçlamaktan ziyade türün gerçekleriyle ilgileniyorlar.

Zaten nihai sonuca gelindiğinde de “Yukarıdaki Tehlike”, sıradan insanların izini sürerek ve konuşmayan uzaylılar göstererek işini fazlasıyla ciddiye aldığını ispatlıyor. Alt türe “Monsters” kadar bozucu bir yaklaşım getirmese de son dönemdeki dikkate değer uzaylı istilası filmlerinden birine dönüşüyor. Aynı zamanda fantastik ve bilimkurgudaki B filmi patlamasının da yeni bir halkası olduğu söylenebilir.

Yeni dünya düzeni üzerine söyleyecekleri var

Özellikle taviz vermeden gerçeklik dokulaması ve can kıyımı veya ana karakteri hayatta tutma gibi kavramları ana akım bir düzene oturtmaması da ‘yeni dünya düzeni’ üzerine iddialı yorumlar sunmasına yol açıyor.

‘Yukarıdan gelen uzaylılar’ meselesinin 2000’lerdeki Amerikan bakışlı filmlerde olduğu gibi ‘müslüman teröristler’ olarak düzenlenmemesi de filmin bu ‘sıradan insanların bakış açısından yürüyen’ tavrının bir sonucu. Zira buradaki uzaylıların her türlü alana sızabilen, akıllı ve detaycı varlıklar olduklarını biliyoruz. En azından hissediyoruz. Zaten “Yukarıdan Tehlike”nin esas başarısı da bu gizemden, umut-mutluluk bekçiliği yapmamasından ve A sınıf efektlerin baskınlığından geliyor.

FİLMİN NOTU: 6

Künye:

Yukarıdaki Tehlike (Skyline)
Yönetmen: Colin Strause, Greg Strause
Oyuncular: Eric Balfour, Brittany Daniel, Scottie Thompson, Donald Faison, Crystal Reed, Neil Hopkins, David Zayas
Süre: 92 dk.
Yapım Yılı: 2010

ZORAKİ HIZ

80’lerde çektiği başyapıtı “Açlık” ve günümüzün blockbuster formülüne yön veren “Top Gun”la tanınan bir sinemacı Tony Scott. 2000’lerde ise bilgisayar oyunu estetiği kullanan aksiyonlarıyla kendine özgü bir yol tutturdu. “Durdurulamaz” da henüz ‘freni bırakılmış, tehlikeli maddelerle dolu yük treni’ cümlesinden başlayarak bu duruma ayak uyduracak gibi gözüküyor. Ama ne yazık ki bu çıkış noktasının, ne Hollywood standartlarında senaryolaştırılabilmesi, ne de ‘hız’ın üzerine gitmeyi becerebilmesi; eldeki aksiyon içerikli eserin, bundan tamı tamına 33 sene önce “Lunapark’ta Terör” ile başlayan bu formülün uygulamalarının bir hayli gerisinde kalmasına yol açıyor.

İsminin tam karşılığıyla ‘durduralamaz filmler’in ya da eş anlamıyla ‘hızına hız tanımayan eserler’in yeni şubesi. Yönetmenlik koltuğunda Tony Scott da olunca, sanatçının özellikle son yıllarda “Domino” (2005) ve “Gazap Ateşi” (“Man on Fire”, 2004) ile başlayan bu yöndeki interaktif duruşunu göz önünde bulundurunca, “Durdurulamaz”ın (“Unstoppable”, 2010) hedefine ulaşamayacağını düşünmek zor gibi.

Ana karakter olmayınca Tony Scott ne yapsın?

Ancak ilginçtir eldeki yapıt, senaryosundan temposuna, yönetmenliğinden oyunculuklarına kadar tam bir başarısızlık abidesi. Belki ‘kopyala yapıştır’ bir mantık ışığında yürüyen dramatik yapısını bir kenara bırakınca biçimci bir Tony Scott filminin ya da üst düzey bir stüdyo filminin içinde olduğumuzu hissediyoruz. Fakat yönetmen daha senaryodan bilgisayar oyunu estetiği yaratma güdüsü aşılayan bir ana karakter bile alamayınca sahaya 1-0 yenik çıkıyor zaten.

Öyle ki “Tanrıdan Gelen” (“Godsend”, 2004), “Zor Ölüm 4” (“Live Free or Die Hard”, 2007), “Sihirli Dağ” (“Race to Witch Mountain”, 2009) gibi stüdyo filmlerinin senaryolarında imzası bulunan Mark Romback’ın buradaki işçiliği hiç de bu hızı veya sinema filmini kaldırabilecek zekilikte değil. Bunu bıraktık, sıradan bir aksiyon olma konusunda dahi ayaklarının üzerine duramıyor bu yapıt. En azından klişe bir ana karakter bunu ve stüdyo filmi zevkini yakalamamıza yol açabilirdi.

33 sene önce daha iyisi yapılmıştı

Fakat burada sözde raylarında durdurulamayan, bu sebeple de tehlike yaratan bir yük treni ana mesele. Onun peşinde de biri tecrübeli diğeri çömez iki görevli koşuşturuyor. Yani klişe yumağı bir ana iskelet var. Üstüne üstlük bu görevlilerin üzerine eklenen polis, basın mensubu, tren tesisatçısı gibi işçiler adeta bu ‘belgelenmesi’ gereken olayın üzerine yapıştırılmış zorlama veya kurmaca karakterler gibi duruyorlar.

Çünkü “Durdurulamaz”ın trenin içindeki makinistin izini sürüp hızı öne çıkarma gibi bir dokusu olmayınca, ‘Neyi kovalıyoruz?’ izlenimine dahi kapılıyorsunuz filmin bir yerinden sonra. Bunun yanında “Lunapark’ta Terör” (“Rollercoaster”, 1977) ile başlayan bu ‘durdurulması gereken araç’ meseleli gerilim-aksiyon kırması eserlerin terör veya siyasi yönetimle eşleşmesiyle gelen alt metin zenginliği de yok.

Dramatik damarsızlıktan mustarip

Lafın özü konunun manalı bir dramatik damara bağlanmaması aksiyonun neredeyse vasatın altında, amaçsız bir şekilde seyretmesine yol açıyor. Sadece ‘Tony Scott yönetirse para kazanırız’ güdüsünü taşıyan bir kısım yapımcı sette koltuklarında oturmuş popo büyütüyorlar sanki. Adeta “Durdurulamaz”ı izlerken elden kaçan tren misali, senaryo ve dramatik yapıyı da kovalamak durumunda kalıyorsunuz. Ama yakalamak mümkün mü? Elbette hayır.

Bunun sonucunda da 90’larda “Hız Tuzağı” (“Speed”, 1994) gibi bir filmle zirve yapan aksiyonda hız meselesinin “Koş Lola Koş” (“Lola Rentt”, 1998) ile bilgisayar oyunu estetiğine çevrilmiş halini benimseyen Scott, 2000’lerde böylesi adımlar attığı kariyerinde yeni bir başlangıca daha ihtiyaç duyar hale geliyor. Zira burada yaratıcının son filmi “Metrodan Kaçış” (“Taking of Pelham 1 2 3”, 2009) kadar bile gerilim, oyunculuk ve senaryo zekiliği yok. Bırakın “Koş Lola Koş” ve “Domino”yu!



FİLMİN NOTU: 4

Künye:

Durdurulamaz (Unstoppable)
Yönetmen: Tony Scott
Oyuncular: Denzel Washington, Chris Pine, Rosario Dawson, T.J. Miller, Ethan Suplee, Kevin Dunn
Süre: 99 dk.
Yıl: 2010

İSTİSMARIN ÜÇÜNCÜ BOYUTU

Bundan altı yıl önce çekilen “Testere”, slasher filmine, polisiyeye ve genel anlamda korkuya birçok şey kattı kuşkusuz. ‘Özgün’ duruşuyla 2000’lerin en önemli korku ürününe dönüşmesi de şaşırtıcı değildi. Ancak beklendiği gibi seri yeni ürünler verdikçe ‘istismar’ kat sayısı da bir o kadar arttı. İşte bu yine bir ‘ölüm oyunu’nun izini süren son üç boyutlu versiyon “Testere 3D” de, bahsettiğimiz yolun yolcusu. Fazla söze ne hacet? Hikaye, yönetmenlik gibi sinemasal gerekliliklerden ziyade işkence sahneleri ve kan oranı ile öne çıkmayı kafasına koymuş, ’kes, biç ve doğra’ anlayışının sömürüsünü  yapan ahlaken yanlış bir eser bu. Aynen serinin son dört filmi gibi.

Herhalde 80’lerden beri aranan ‘seri korku filmi’ açlığını 2000’lerde “Testere” (“Saw”, 2004) dindirdi. Bu konuda kimsenin bir kuşkusu yoktur. Öyle ki her sene bir devam filmiyle izleyicinin huzurlarına dikilen eser, şimdiden yedi halkasıyla karşımıza çıktı. Sekiz filmlik ’13. Cuma’ (Friday 13th) ile ‘Elm Sokağı Kabusu’ (Nightmare on Elm Street) serilerinden beri bu bir rekor.

Sekizinci film ‘Otel’ ile ‘Testere’yi iç içe geçirecektir

Zira 80’lerin slasher geleneğini arkasına alan o eserler, sekizinci halkalarından sonra ‘uzaya giden Jason’, ‘Freddy Jason’a Karşı’, ‘yeniden çevrim’ gibi yönlere saparak seri mantığından biraz olsun uzaklaşmışlardı.

‘Testere’ (‘Saw’) projesinin sahibi Lions Gate de, altıncı filmin gişede düşüş yaşamasının üzerine bu sefer ‘üç boyutlu bir versiyon’ üretmeyi tercih etmiş. Hikaye de kaldığı yerden yani yine Jigsaw’un ölüp geriye bıraktığı sürprizlerle devam ediyor. Bundan sonrası ne olur bilemeyiz. Ancak muhtemelen Lions Gate’in haklarını elinde bulundurduğu ‘Otel’ (‘Hostel’) serisi ile bütünlenen ‘Testere Otel’de’ veya ‘Jigsaw’un Otel Sınavı’ gibilerinden kült eserler üreyecektir.

Açılış sekansı filmin üzerinde

Ancak serinin ikinci filmden sonrasında kendini tekrar ettiği gerçeğini de kabul etmek lazım. Burada da herhangi bir değişiklik olmuyor ve Marcus Dunstan gibi ‘Testere’nin sektörde yarattığı algıyla ‘istismar filmi’ (Bkz “Koleksiyoncu” (“The Collector”, 2009)) üreten bir yönetmen senarist koltuğuna oturuyor. Yine oyunlar, kafa göz biçme, kan, sürpriz, işkence son gibi kavramlar önplanda. Bildiğimiz gibi slasher katilinin ölme gibi bir şansı da yok.

Bu yolda da aslında açılış sekansındaki halk önünde aşk üçgenine ders verme amaçlı kesme-biçme sahnesi filmin üzerinde kalıyor. Öyle ki kendini ‘Jigsaw’dan tek kurtulan benim’ olarak pazarlayan bir roman yazarının katilin gerçek oyunuyla yüzleşmesi filmin yaklaşık bir saatlik kısmını zapt etmiş durumda. Bu oyunun “The Running Man”in (1987) üretimiyle artmaya başlayan, böylesi olay örgüsünü sahip filmlerin en sıradanı kadar bile yaratıcı olamadığı ve bir heyecan aşılayamadığı söylenebilir.

Herschell Gordon Lewis izlese gurur duyardı

Ancak üç boyutun da katkısıyla ağız, uzuv, bağırsak gibi insan parçalarının üzerimize gelmesi konusunda hayranlarını tatmin edecek bir seyirlik bu son ‘Testere’ filmi. İstismar filmi konseptini katıksız olarak karşımıza çıkartmayı da beceriyor.

Muhtemelen türün atası Herschell Gordon Lewis, izlese memnun olurdu Kevin Greutert imzalı bu yapıtı. Fakat ‘Seriye yeni bir şey katıyor mu?’ derseniz, ‘Üçüncüden beri hangisi kattı ki bu katsın?’ cevabını verebiliriz. Sadece üç boyut hazzıyla yine korku alanında faaliyet gösteren görkemli ve keyifli istismar filmi “Pirana” (“Piranha”, 2010) yeniden çevriminin arkasında kalan bir sömürü sineması deneyimi vaat ediyor o kadar.



FİLMİN NOTU: 3.3

Künye:

Testere 3D (Saw 3D)
Yönetmen: Kevin Greutert
Oyuncular: Tobin Bell, Costas Mandylor, Betsy Russell, Cary Elwes, Sean Patrick Flanery, Gina Holden
Süre: 90 dk.
Yıl: 2010


ZİNCİRLEME CİNAYETLER

2001’de Japon yapımı “Nabız” ile başlayan internet ve gelişen teknolojik araçları merkezine alan korku filmleri eğiliminin yeni halkası. “Ölüm Zinciri”, bu mantığın ışığında “Cevapsız Arama” ve “Ölüm Bizi Gözetliyor” örneklerinde olduğu gibi özgün durmaktan ziyade slasher filmine kaymayı tercih ederek elindeki malzemeyi boşa harcayan bir esere dönüşüyor. Yine de senaristi ve yönetmeninin zaman zaman türe hakimiyetini ispatlamalarıyla birlikte, belli kısımlarda korku zevki aşılamayı becerdiği söylenebilir.

Kim ne derse desin 2000’lerde bilgisayar jenerasyonunun zirve yapmasıyla birlikte ‘internet’ ve çeşitli iletişim araçları yoluyla işlenen cinayetleri veya yol açılan kıyımları anlatan filmler çoğaldı. Bunların bir kısmı da korku alanında faaliyet gösteriyor. Hatta ‘katilin teknoloji olduğu korku filmleri’ adlı bir formülün bile ürediğini kabul etmek mümkün. Ancak ilginçtir Uzakdoğu’dan ‘hayalet filmi’ veya ‘cin filmi’ olarak devreye giren bu eğilim ABD’ye transfer olduğunda slasher filmine dönüşüyor.

Uzakdoğu’dan yükselen bir ekol

İşte Dean Taylor imzalı “Ölüm Zinciri” de bu yolun yolcusu. Geriye baktığımızda, 2001’de Kiyoshi Kurosawa imzalı “Pulse” (“Cairo”, 2001) bu eğilimi başlatan eser olarak görülebilir. Filmin korku sineması tarihindeki yeri tartışılacak olsa da; şimdiden bir Amerikan (aynı isimli), bir de Türk (“Dabbe”) yeniden çevrimine kavuştuğu gerçeğini yadsımak mümkün değil.

Tabii onun açtığı yoldan yürüyen Takashi Miike imzalı “Cevapsız Arama”nın (“Chakushin Ari”, 2003) bir seriye dönüşme konusunda herhangi bir sıkıntı yaşamaması da beklenen bir gelişme. Ancak esasen bu postmodern eğilimlerin dünyadaki etkilerine bakmak lazım kanımca.

“E-katil” (“Cry_Wolf”, 2005) ve Avusturya çıkışlı “3 Gün İçinde Öleceksin” (“In 3 Tagen bist du tot”, 2006) gibi meseleyi gençlik filminin içinden korkuya bağlayan veya “Öldür.com” (“Untraceable”, 2008) ve Dario Argento imzalı İtalya yapımı “Rest” (“Il Cartaio”, 2004) gibi polisiyeye yakın seyreden yapıtlar da mevcut. Tabii yükselen İngiliz korku sinemasının ürünlerinden “Ölüm Bizi Gözetliyor” (“My Little Eye”, 2002) adlı bu konuda yenilikçi şeyler yapan eserleri de unutmayalım.

Özgün fikrini alandaki klişe bir eğilimle doldurmayı tercih etmiş

“Ölüm Zinciri” de bunlardan birincisine dahil olarak kıyımlarını ‘zincir e-posta’ kavramı üzerinden yapan bir seri katilin izini sürüyor. İlk yirmi dakikasındaki metafiziksel olabilecek yaklaşımını özgünlükle taçlandırmaktan ziyade slasher filmine meyletmeyi tercih etmesi ise sıradanlaşmasına sebep oluyor bu eserin. Zira bu durum ‘kan dozu yüksek cinayet sahneleri’ ve kimi inandırıcı olmayan entrikalara saplanmasına yol açıyor.

‘Zincir e-posta’ olayında hep aynı imgeyi kullanması ve her şeyi tekrar etmesi ise her ne kadar teknik anlamda bir sıkıntısı olmasa da olay örgüsünün bir süre sonra seyirciyi perdeden uzaklaştırmaya yarıyor. Her şeye rağmen Deon Taylor ve senaryo ekibinin çabalarını ve korkuya hakim yaklaşımlarını takdir edebiliriz. Öyle ki burada zaman zaman atmosfer yaratmayı iyi bilen, interaktif öğeleri de zekice içine yedirebilen bir eser mevcut birçok zaafına karşın. Kimbilir belki de sadece zincirlerle öldüren katil motifi bile ileride çok önemli slasher filmlerine esin kaynaklığı yapabilir.



FİLMİN NOTU: 4

Künye:

Ölüm Zinciri (Chain Letter)
Yönetmen: Deon Taylor
Oyuncular: Nikki Reed, Brad Dourif, Keith David, Bai Ling, Betsy Russell, Michael Bailey Smith
Süre: 87 dk.
Yıl: 2009

KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor (Loong Boonmee raleuk chat): 3.8
Aşka Fırsat Ver (L’Age de Raison): 5.5
Aşkın İkinci Yarısı: 5.2
Borsa: Para Asla Uyumuz (Borsa: Money Never Sleeps): 5.5
Cehennem: 0.8
Çılgın Hırsız (Despicable Me): 6.8
Çoğunluk: 6.5
Ejderha Dövmeli Kız (Girl with a Dragon Tattoo): 4.8
Harbi Define: 2.1
Kako Si? (Nasılsın?): 0.7
Kavşak: 4.2
Mahpeyker: Kösem Sultan: 1.5
Nefes Nefese (Inhale): 5
Nene Hatun: 2
New York’ta Beş Minare: 6.4
O Kul: Hayal Bile Etme: 3.4
Paranormal Activity 2: 7
Paris’te Son Konser (Le Concert): 4.3
Red: 4.3
Resident Evil: Ölümden Sonra (Resident Evil: Afterlife): 4.2
Sammy’nin Maceraları (Sammy's avonturen: De geheime doorgang): 6
Satılık Ruh (My Soul to Take): 2
Seni Uzaktan Sevmek (Going the Distance): 4.9
Sihirbaz (L’Illusioniste): 6.8
Son Ayin (The Last Exorcism): 3
Son Savaşçı (Centurion): 6.1
Sosyal Ağ (The Social Network): 7
Şeytan (Devil): 5.5
Şantaj (Stone): 7.1
Toprak Altında (Buried): 4
Ustura (Machete): 6.5
Üç Harfliler: Marid: 4.6
Vay Arkadaş: 5.5
Ye Dua Et Sev (Eat Pray Love): 3
Yedek Polisler (The Other Guys): 5.6

Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.

keremakca@haberturk.com

Üçüncü türden dürtülmeler

 

Kerem Akça, bu hafta vizyona giren filmleri değerlendirdi

 

(spot) “Transformers” sonrası Hollywood’da üremeye başlayan korku soslu uzaylı istilası filmlerinin bir yenisi. “Quatermass Xperiment”, “Dünyalar Savaşı”, “Ceset Yiyicilerin İstilası”, “Yaratık”, “Üçüncü Türden Yakınlaşmalar” gibi alanın alt-alt türlerinin başı çeken örneklerinin tamamından beslenen bir B filmi “Yukarıdaki Tehlike”. Yanlış anlaşılmasın. Sektörde fantastiğin içinde yavaş yavaş artmaya başlayan ucuz B filmlerinin bilinçli, A sınıf efektlerle sarılmış ve türe hakim bir temsilcisi bu. Strause Kardeşler de, henüz bu ikinci filmleriyle önümüzdeki yıllarda bilimkurgu alanında ustalaşma potansiyeline sahip olduklarını ispatlıyorlar. Yeni dünya düzeni ile ilgili söyledikleri ve insan-uzaylı çatışması konusundaki soğukkanlılıkları bile bu durumu kanıtlamaya yetiyor zira...

 

2000’lerde 11 Eylül sonrası döneme girilmesiyle birlikte bir ‘uzaylı istilası filmi’ atılımı baş göstermeye başladı. Özellikle “Dünyalar Savaşı” (“War of the Worlds”, 2005) ve “Dünyanın Durduğu Gün”ün (“The Day The Earth Stood Still”, 2008) yeniden çevrimleriyle başlayan ve ötekileri kötü yerine koyan bu süreç, “Transformers”ın (2007) değişim geçirtme sevdasıyla taçlandırıldı.

 

Transformers ile başlayan bir hareket

 

Son bir-iki yılda ise bağımsız filmlere ya da B tipi örneklere yansıdı. Öyle ki “Yasak Bölge 9” (“District 9”, 2009) ile başlayan bu süreç 2010’da “Kıyamet Melekleri” (“Legion”) ile “Monsters”ın ardından “Yukarıdaki Tehlike” (“Skyline”, 2010) ile yoluna emin adımlarla devam ediyor.

 

Aslında yukarıda sözünü ettiğimiz ilk üç eserin, ‘ticari’ ve ‘blockbuster’ kafasına uygun işler oldukları ve emperyalist düzene ayak uydurdukları söylenebilir. Bunların arasındaki iki yeniden çevrimin ise fazlaca bu 50’li ve 60’lı yıllarda B filmi olarak görmeye alıştığımız alanı yeniden canlandırmak isterken yer yer sömürdüğünü de itiraf edebiliriz.

 

Transformers’ (2007-2009) örneğine geçtiğimizde ise eserin, çizgi filmde görmeye alışık olduğumuz ‘robot uzaylılar’ı A sınıfının içine sokarak alana ‘Yüzüklerin Efendisi’vari (‘Lord of the Rings’, 2001-2002-2003) bir yenilik getirdiğini söyleyebiliriz. Zaten “Dünyalar Savaşı”nın yönetmenlik koltuğunda oturmasının yanında serileşen ‘Transformers’ projesinin de arkasında böylesi bir anlayışla film üreten Steven Spielberg var.

 

B filmi dokusu, uzaylı istilası filmi alanına da yansıdı

 

Yasak Bölge 9”, “Kıyamet Melekleri” ve “Yukarıdaki Tehlike” ise sektördeki B filmi ihtiyacını, formata zeki yaklaşımlarla karşılıyorlar. Lafın özü “Son Hava Bükücü” (“The Last Airbender”, 2010) gibi bilinçsiz değil de alanın farkında, alt türleriyle oynamayı bilerek bir seviyeye ulaşan eserler bunlar.

 

Hepsinin de ilk filmlerini veren yönetmenlerin işleri olmaları önemli. İngiliz Gareth Edwards imzalı “Monsters” ise bağımsız tarafı ve bozucu dokusuyla bu eserlerin üzerinde seyreden, sözünü ettiğimiz yapıtlara göre daha devrimci bir uzaylı istilası filmi.

 

Sektörün ya da nam-ı diğer Hollywood’un içinde bağımsız projeler olmalarına karşın ABD’de büyük stüdyo dağıtımıyla vizyona giren diğer üç eser ise 10 ila 30 milyon dolar arasında seyreden bütçelere sahipler. Bu durum da onların gerçekçi efektler yaratmayı becererek seyircilerini tatmin etmelerini sağlıyor doğrusunu söylemek gerekirse...

 

Alt türün uygulamaları arasında keyifli bir egzersiz

 

Bunların arasında en yakın tarihli giriş olan “Yukarıdaki Tehlike” ise, “AVP 2: Requiem” (“AVPR: Aliens vs Predator - Requiem”, 2008) ile ilk yönetmenlik denemelerini ‘uzaylı istilası filmi’nin alt-alt türü ‘uzaylı yaratık istilası filmi’ alanında veren Colin-Greg Strause Kardeşler’in bireysel projeleri. Yapıt, ne “Yasak Bölge 9” gibi alandan bir parodi çıkarmaya çabalıyor, ne de “Kıyamet Melekleri” gibi her türden beslenen kült bir din taşlaması olmayı amaçlıyor.

 

Aksine uzaylı istilası filminin alt-alt türlerinde gezintiye çıkabileceğiniz, bilinçlice ikinci sınıf oyuncuların ve senaryosuzluğun hakim olduğu, 50’lerin ruhunu gerçek anlamda geri getiren, neredeyse safkan bir B filmi sunuyor. Ancak bunun altını A sınıf efektlerle doldurarak da aslında farkını bu şekilde belli ediyor. Tabii stüdyo filmi olmamasıyla gelen ‘hükümet’in veya ‘siyasi liderler’in gözünden anlatılan dünya meselelerinin uzağında durması da önemli bir artısı.

 

50’lerde çekilse başyapıt olabilirmiş

 

Öyle ki yönetmenler burada bağımsız ruhlu projelerden alışık olduğumuz üzere olaya sıradan 4-5 kişinin gözünden bakış atmayı seçiyor. HD ile çektikleri filmlerini zaman zaman aktif kameraya da benzeyen bir renk dokusuyla perdeye yansıtıyor. Bu ‘mavi’ yoğunluklu görsel yapının izinde 2.35:1 sinemaskop formatında bir B filmi bilinci izliyoruz. Bu izleğin 50’lerde çekilmiş olsa başyapıt adı altında anılabilecek bir duruşu da var kanımca.

 

Zira “Yukarıdaki Tehlike”, öncelikle bu ana karakterlerin hikayelerine ‘yalandan’ giriş yaptıktan sonra esas meselesine çabucak geçiyor. Bu da dünyaya gelen ve mavi ışıklarıyla insanları yara bere içinde bırakıp kandırmayı amaç edinen bir grup uzay gemisi ve dev uzaylı yaratığın saldırısıyla devreye giriyor. Irksal dönüşüm geçirtmeyi de, beyin yıkamayı da, insanların içine girmeyi de amaçlıyor bunlar.

 

Alanın altın döneminin bir sentezi

 

Tüm bunların ışığında da karşımıza alt türün öncü eserleri ve eğilimleri arasında dolaşan bir yapıt çıkıyor. Öyle ki “Yukarıdaki Tehlike”yi izlerken “Dünyalar Savaşı”nın (“The War of the Worlds”, 1953) zirve yaptırdığı ‘uzay mekiğinin öteki olduğu uzaylı istilası filmi’, “Quatermass Xperiment”ın (1955) öncülük ettiği ‘insanın içine giren uzaylıların istilası filmi’, “Ceset Yiyicilerin İstilası”nın (“The Invasion of Body Snatchers”, 1956) fikir babalığını yaptığı ‘insanları koza yapan uzaylıların istilası filmi’, “Üçüncü Türden Yakınlaşmalar”ın (“Close Encounters of the Third Kind”, 1977) uyguladığı ‘ışın ile etkisi altına alan uzaylı istilası filmi’ ve o zamanlar B filminde gördüğümüz ‘uzaylı yaratık istilası filmi’ alt-alt türlerinin arasında dolaşan, adeta bir alt türsel füzyonla (birçok ilgisiz şeyi birleştirmek anlamına gelen sinema terimi) yüzleşiyoruz.

 

Anlayacağınız “Yasak Bölge 9” gibi uzaylı istilası filminin gelenekleri arasında dolaşan bir eser bu. Ancak ‘insanların istilacı olduğu’, “Gezegen 51” (“Planet 51”, 2009) gibi o alana mensup yapıtların işlevlerini üstlenmekten ziyade esas amacı, B filmi zevkiyle, uzaylıların yenilmezliğiyle ve ana akım bakıştan uzak durarak fark yaratmak.

 

İnsan-uzaylı çatışmasını kurarkenki tutumu dikkate değer

 

Bu doğrultuda da binaya sıkışan, mavi ışıkla yara bere içinde kalıp ‘uzaylı’ya dönüşmesi veya yeni bir ırk yaratması an meselesi olan bir insan-uzaylı çatışması üzerinden yürüyor. Yani uzaylılar dostane olmaktan ziyade tamamen kötüler ve bir hayli de güçlüler. Elbette ki bir yönetim müdahalesi ile yıkılmaya da yüz tutabiliyorlar. Öyle ki hiçbir şey eksik kalmamış Strause’lerin filminden. Zira kendileri Spielberg’in uzaylı istilası filmleri gibi ‘pespembe uzaylı’ bakışıyla seyircinin duygularını sömürmeyi amaçlamaktan ziyade türün gerçekleriyle ilgileniyorlar.

 

Zaten nihai sonuca gelindiğinde de “Yukarıdaki Tehlike”, sıradan insanların izini sürerek ve konuşmayan uzaylılar göstererek işini fazlasıyla ciddiye aldığını ispatlıyor. Alt türe “Monsters” kadar bozucu bir yaklaşım getirmese de son dönemdeki dikkate değer uzaylı istilası filmlerinden birine dönüşüyor. Aynı zamanda fantastik ve bilimkurgudaki B filmi patlamasının da yeni bir halkası olduğu söylenebilir.

 

Yeni dünya düzeni üzerine söyleyecekleri var

 

Özellikle taviz vermeden gerçeklik dokulaması ve can kıyımı veya ana karakteri hayatta tutma gibi kavramları ana akım bir düzene oturtmaması da ‘yeni dünya düzeni’ üzerine iddialı yorumlar sunmasına yol açıyor.

 

Yukarıdan gelen uzaylılar’ meselesinin 2000’lerdeki Amerikan bakışlı filmlerde olduğu gibi ‘müslüman teröristler’ olarak düzenlenmemesi de filmin bu ‘sıradan insanların bakış açısından yürüyen’ tavrının bir sonucu. Zira buradaki uzaylıların her türlü alana sızabilen, akıllı ve detaycı varlıklar olduklarını biliyoruz. En azından hissediyoruz. Zaten “Yukarıdan Tehlike”nin esas başarısı da bu gizemden, umut-mutluluk bekçiliği yapmamasından ve A sınıf efektlerin baskınlığından geliyor.

 

FİLMİN NOTU: 6

 

Künye:

 

Yukarıdaki Tehlike (Skyline)

Yönetmen: Colin Strause, Greg Strause

Oyuncular: Eric Balfour, Brittany Daniel, Scottie Thompson, Donald Faison, Crystal Reed, Neil Hopkins, David Zayas

Süre: 92 dk.

Yapım Yılı: 2010

 

ZORAKİ HIZ

 

80’lerde çektiği başyapıtı “Açlık” ve günümüzün blockbuster formülüne yön veren “Top Gun”la tanınan bir sinemacı Tony Scott. 2000’lerde ise bilgisayar oyunu estetiği kullanan aksiyonlarıyla kendine özgü bir yol tutturdu. “Durdurulamaz” da henüz ‘freni bırakılmış, tehlikeli maddelerle dolu yük treni’ cümlesinden başlayarak bu duruma ayak uyduracak gibi gözüküyor. Ama ne yazık ki bu çıkış noktasının, ne Hollywood standartlarında senaryolaştırılabilmesi, ne de ‘hız’ın üzerine gitmeyi becerebilmesi; eldeki aksiyon içerikli eserin, bundan tamı tamına 33 sene önce “Lunapark’ta Terör” ile başlayan bu formülün uygulamalarının bir hayli gerisinde kalmasına yol açıyor.

 

İsminin tam karşılığıyla ‘durduralamaz filmler’in ya da eş anlamıyla ‘hızına hız tanımayan eserler’in yeni şubesi. Yönetmenlik koltuğunda Tony Scott da olunca, sanatçının özellikle son yıllarda “Domino” (2005) ve “Gazap Ateşi” (“Man on Fire”, 2004) ile başlayan bu yöndeki interaktif duruşunu göz önünde bulundurunca, “Durdurulamaz”ın (“Unstoppable”, 2010) hedefine ulaşamayacağını düşünmek zor gibi.

 

Ana karakter olmayınca Tony Scott ne yapsın?

 

Ancak ilginçtir eldeki yapıt, senaryosundan temposuna, yönetmenliğinden oyunculuklarına kadar tam bir başarısızlık abidesi. Belki ‘kopyala yapıştır’ bir mantık ışığında yürüyen dramatik yapısını bir kenara bırakınca biçimci bir Tony Scott filminin ya da üst düzey bir stüdyo filminin içinde olduğumuzu hissediyoruz. Fakat yönetmen daha senaryodan bilgisayar oyunu estetiği yaratma güdüsü aşılayan bir ana karakter bile alamayınca sahaya 1-0 yenik çıkıyor zaten.

 

Öyle ki “Tanrıdan Gelen” (“Godsend”, 2004), “Zor Ölüm 4” (“Live Free or Die Hard”, 2007), “Sihirli Dağ” (“Race to Witch Mountain”, 2009) gibi stüdyo filmlerinin senaryolarında imzası bulunan Mark Romback’ın buradaki işçiliği hiç de bu hızı veya sinema filmini kaldırabilecek zekilikte değil. Bunu bıraktık, sıradan bir aksiyon olma konusunda dahi ayaklarının üzerine duramıyor bu yapıt. En azından klişe bir ana karakter bunu ve stüdyo filmi zevkini yakalamamıza yol açabilirdi.

 

33 sene önce daha iyisi yapılmıştı

 

Fakat burada sözde raylarında durdurulamayan, bu sebeple de tehlike yaratan bir yük treni ana mesele. Onun peşinde de biri tecrübeli diğeri çömez iki görevli koşuşturuyor. Yani klişe yumağı bir ana iskelet var. Üstüne üstlük bu görevlilerin üzerine eklenen polis, basın mensubu, tren tesisatçısı gibi işçiler adeta bu ‘belgelenmesi’ gereken olayın üzerine yapıştırılmış zorlama veya kurmaca karakterler gibi duruyorlar.

 

Çünkü “Durdurulamaz”ın trenin içindeki makinistin izini sürüp hızı öne çıkarma gibi bir dokusu olmayınca, ‘Neyi kovalıyoruz?’ izlenimine dahi kapılıyorsunuz filmin bir yerinden sonra. Bunun yanında “Lunapark’ta Terör” (“Rollercoaster”, 1977) ile başlayan bu ‘durdurulması gereken araç’ meseleli gerilim-aksiyon kırması eserlerin terör veya siyasi yönetimle eşleşmesiyle gelen alt metin zenginliği de yok.

 

Dramatik damarsızlıktan mustarip

 

Lafın özü konunun manalı bir dramatik damara bağlanmaması aksiyonun neredeyse vasatın altında, amaçsız bir şekilde seyretmesine yol açıyor. Sadece ‘Tony Scott yönetirse para kazanırız’ güdüsünü taşıyan bir kısım yapımcı sette koltuklarında oturmuş popo büyütüyorlar sanki. Adeta “Durdurulamaz”ı izlerken elden kaçan tren misali, senaryo ve dramatik yapıyı da kovalamak durumunda kalıyorsunuz. Ama yakalamak mümkün mü? Elbette hayır.

 

Bunun sonucunda da 90’larda “Hız Tuzağı” (“Speed”, 1994) gibi bir filmle zirve yapan aksiyonda hız meselesinin “Koş Lola Koş” (“Lola Rentt”, 1998) ile bilgisayar oyunu estetiğine çevrilmiş halini benimseyen Scott, 2000’lerde böylesi adımlar attığı kariyerinde yeni bir başlangıca daha ihtiyaç duyar hale geliyor. Zira burada yaratıcının son filmi “Metrodan Kaçış” (“Taking of Pelham 1 2 3”, 2009) kadar bile gerilim, oyunculuk ve senaryo zekiliği yok. Bırakın “Koş Lola Koş” ve “Domino”yu!

 

FİLMİN NOTU: 4

 

Künye:

 

Durdurulamaz (Unstoppable)

Yönetmen: Tony Scott

Oyuncular: Denzel Washington, Chris Pine, Rosario Dawson, T.J. Miller, Ethan Suplee, Kevin Dunn

Süre: 99 dk.

Yıl: 2010

 

İSTİSMARIN ÜÇÜNCÜ BOYUTU

 

Bundan altı yıl önce çekilen “Testere”, slasher filmine, polisiyeye ve genel anlamda korkuya birçok şey kattı kuşkusuz. ‘Özgün’ duruşuyla 2000’lerin en önemli korku ürününe dönüşmesi de şaşırtıcı değildi. Ancak beklendiği gibi seri yeni ürünler verdikçe ‘istismar’ kat sayısı da bir o kadar arttı. İşte bu yine bir ‘ölüm oyunu’nun izini süren son üç boyutlu versiyon “Testere 3D” de, bahsettiğimiz yolun yolcusu. Fazla söze ne hacet? Hikaye, yönetmenlik gibi sinemasal gerekliliklerden ziyade işkence sahneleri ve kan oranı ile öne çıkmayı kafasına koymuş, ’kes, biç ve doğra’ anlayışının sömürüsünü yapan ahlaken yanlış bir eser bu. Aynen serinin son dört filmi gibi.

 

Herhalde 80’lerden beri aranan ‘seri korku filmi’ açlığını 2000’lerde “Testere” (“Saw”, 2004) dindirdi. Bu konuda kimsenin bir kuşkusu yoktur. Öyle ki her sene bir devam filmiyle izleyicinin huzurlarına dikilen eser, şimdiden yedi halkasıyla karşımıza çıktı. Sekiz filmlik ’13. Cuma’ (Friday 13th) ile ‘Elm Sokağı Kabusu’ (Nightmare on Elm Street) serilerinden beri bu bir rekor.

 

Sekizinci film ‘Otel’ ile ‘Testere’yi iç içe geçirecektir

 

Zira 80’lerin slasher geleneğini arkasına alan o eserler, sekizinci halkalarından sonra ‘uzaya giden Jason’, ‘Freddy Jason’a Karşı’, ‘yeniden çevrim’ gibi yönlere saparak seri mantığından biraz olsun uzaklaşmışlardı.

 

Testere’ (‘Saw’) projesinin sahibi Lions Gate de, altıncı filmin gişede düşüş yaşamasının üzerine bu sefer ‘üç boyutlu bir versiyon’ üretmeyi tercih etmiş. Hikaye de kaldığı yerden yani yine Jigsaw’un ölüp geriye bıraktığı sürprizlerle devam ediyor. Bundan sonrası ne olur bilemeyiz. Ancak muhtemelen Lions Gate’in haklarını elinde bulundurduğu ‘Otel’ (‘Hostel’) serisi ile bütünlenen ‘Testere Otel’de’ veya ‘Jigsaw’un Otel Sınavı’ gibilerinden kült eserler üreyecektir.

 

Açılış sekansı filmin üzerinde

 

Ancak serinin ikinci filmden sonrasında kendini tekrar ettiği gerçeğini de kabul etmek lazım. Burada da herhangi bir değişiklik olmuyor ve Marcus Dunstan gibi ‘Testere’nin sektörde yarattığı algıyla ‘istismar filmi’ (Bkz “Koleksiyoncu” (“The Collector”, 2009)) üreten bir yönetmen senarist koltuğuna oturuyor. Yine oyunlar, kafa göz biçme, kan, sürpriz, işkence son gibi kavramlar önplanda. Bildiğimiz gibi slasher katilinin ölme gibi bir şansı da yok.

 

Bu yolda da aslında açılış sekansındaki halk önünde aşk üçgenine ders verme amaçlı kesme-biçme sahnesi filmin üzerinde kalıyor. Öyle ki kendini ‘Jigsaw’dan tek kurtulan benim’ olarak pazarlayan bir roman yazarının katilin gerçek oyunuyla yüzleşmesi filmin yaklaşık bir saatlik kısmını zapt etmiş durumda. Bu oyunun “The Running Man”in (1987) üretimiyle artmaya başlayan, böylesi olay örgüsünü sahip filmlerin en sıradanı kadar bile yaratıcı olamadığı ve bir heyecan aşılayamadığı söylenebilir.

 

Herschell Gordon Lewis izlese gurur duyardı

 

Ancak üç boyutun da katkısıyla ağız, uzuv, bağırsak gibi insan parçalarının üzerimize gelmesi konusunda hayranlarını tatmin edecek bir seyirlik bu son ‘Testere’ filmi. İstismar filmi konseptini katıksız olarak karşımıza çıkartmayı da beceriyor.

 

Muhtemelen türün atası Herschell Gordon Lewis, izlese memnun olurdu Kevin Greutert imzalı bu yapıtı. Fakat ‘Seriye yeni bir şey katıyor mu?’ derseniz, ‘Üçüncüden beri hangisi kattı ki bu katsın?’ cevabını verebiliriz. Sadece üç boyut hazzıyla yine korku alanında faaliyet gösteren görkemli ve keyifli istismar filmi “Pirana” (“Piranha”, 2010) yeniden çevriminin arkasında kalan bir sömürü sineması deneyimi vaat ediyor o kadar.

 

FİLMİN NOTU: 3.3

 

Künye:

 

Testere 3D (Saw 3D)

Yönetmen: Kevin Greutert

Oyuncular: Tobin Bell, Costas Mandylor, Betsy Russell, Cary Elwes, Sean Patrick Flanery, Gina Holden

Süre: 90 dk.

Yıl: 2010

 

 

ZİNCİRLEME CİNAYETLER

 

2001’de Japon yapımı “Nabız” ile başlayan internet ve gelişen teknolojik araçları merkezine alan korku filmleri eğiliminin yeni halkası. “Ölüm Zinciri”, bu mantığın ışığında “Cevapsız Arama” ve “Ölüm Bizi Gözetliyor” örneklerinde olduğu gibi özgün durmaktan ziyade slasher filmine kaymayı tercih ederek elindeki malzemeyi boşa harcayan bir esere dönüşüyor. Yine de senaristi ve yönetmeninin zaman zaman türe hakimiyetini ispatlamalarıyla birlikte, belli kısımlarda korku zevki aşılamayı becerdiği söylenebilir.

 

Kim ne derse desin 2000’lerde bilgisayar jenerasyonunun zirve yapmasıyla birlikte ‘internet’ ve çeşitli iletişim araçları yoluyla işlenen cinayetleri veya yol açılan kıyımları anlatan filmler çoğaldı. Bunların bir kısmı da korku alanında faaliyet gösteriyor. Hatta ‘katilin teknoloji olduğu korku filmleri’ adlı bir formülün bile ürediğini kabul etmek mümkün. Ancak ilginçtir Uzakdoğu’dan ‘hayalet filmi’ veya ‘cin filmi’ olarak devreye giren bu eğilim ABD’ye transfer olduğunda slasher filmine dönüşüyor.

 

Uzakdoğu’dan yükselen bir ekol

 

İşte Dean Taylor imzalı “Ölüm Zinciri” de bu yolun yolcusu. Geriye baktığımızda, 2001’de Kiyoshi Kurosawa imzalı “Pulse” (“Cairo”, 2001) bu eğilimi başlatan eser olarak görülebilir. Filmin korku sineması tarihindeki yeri tartışılacak olsa da; şimdiden bir Amerikan (aynı isimli), bir de Türk (“Dabbe”) yeniden çevrimine kavuştuğu gerçeğini yadsımak mümkün değil.

 

Tabii onun açtığı yoldan yürüyen Takashi Miike imzalı “Cevapsız Arama”nın (“Chakushin Ari”, 2003) bir seriye dönüşme konusunda herhangi bir sıkıntı yaşamaması da beklenen bir gelişme. Ancak esasen bu postmodern eğilimlerin dünyadaki etkilerine bakmak lazım kanımca.

 

E-katil” (“Cry_Wolf”, 2005) ve Avusturya çıkışlı “3 Gün İçinde Öleceksin” (“In 3 Tagen bist du tot”, 2006) gibi meseleyi gençlik filminin içinden korkuya bağlayan veya “Öldür.com” (“Untraceable”, 2008) ve Dario Argento imzalı İtalya yapımı “Rest” (“Il Cartaio”, 2004) gibi polisiyeye yakın seyreden yapıtlar da mevcut. Tabii yükselen İngiliz korku sinemasının ürünlerinden “Ölüm Bizi Gözetliyor” (“My Little Eye”, 2002) adlı bu konuda yenilikçi şeyler yapan eserleri de unutmayalım.

 

Özgün fikrini alandaki klişe bir eğilimle doldurmayı tercih etmiş

 

Ölüm Zinciri” de bunlardan birincisine dahil olarak kıyımlarını ‘zincir e-posta’ kavramı üzerinden yapan bir seri katilin izini sürüyor. İlk yirmi dakikasındaki metafiziksel olabilecek yaklaşımını özgünlükle taçlandırmaktan ziyade slasher filmine meyletmeyi tercih etmesi ise sıradanlaşmasına sebep oluyor bu eserin. Zira bu durum ‘kan dozu yüksek cinayet sahneleri’ ve kimi inandırıcı olmayan entrikalara saplanmasına yol açıyor.

 

Zincir e-posta’ olayında hep aynı imgeyi kullanması ve her şeyi tekrar etmesi ise her ne kadar teknik anlamda bir sıkıntısı olmasa da olay örgüsünün bir süre sonra seyirciyi perdeden uzaklaştırmaya yarıyor. Her şeye rağmen Deon Taylor ve senaryo ekibinin çabalarını ve korkuya hakim yaklaşımlarını takdir edebiliriz. Öyle ki burada zaman zaman atmosfer yaratmayı iyi bilen, interaktif öğeleri de zekice içine yedirebilen bir eser mevcut birçok zaafına karşın. Kimbilir belki de sadece zincirlerle öldüren katil motifi bile ileride çok önemli slasher filmlerine esin kaynaklığı yapabilir.

 

FİLMİN NOTU: 4

 

Künye:

 

Ölüm Zinciri (Chain Letter)

Yönetmen: Deon Taylor

Oyuncular: Nikki Reed, Brad Dourif, Keith David, Bai Ling, Betsy Russell, Michael Bailey Smith

Süre: 87 dk.

Yıl: 2009

 

 

KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

 

Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor (Loong Boonmee raleuk chat): 3.8

Aşka Fırsat Ver (L’Age de Raison): 5.5

Aşkın İkinci Yarısı: 5.2

Borsa: Para Asla Uyumuz (Borsa: Money Never Sleeps): 5.5

Cehennem: 0.8

Çılgın Hırsız (Despicable Me): 6.8

Çoğunluk: 6.5

Ejderha Dövmeli Kız (Girl with a Dragon Tattoo): 4.8

Harbi Define: 2.1

Kako Si? (Nasılsın?): 0.7

Kavşak: 4.2

Mahpeyker: Kösem Sultan: 1.5

Nefes Nefese (Inhale): 5

Nene Hatun: 2

New York’ta Beş Minare: 6.4

O Kul: Hayal Bile Etme: 3.4

Paranormal Activity 2: 7

Paris’te Son Konser (Le Concert): 4.3

Red: 4.3

Resident Evil: Ölümden Sonra (Resident Evil: Afterlife): 4.2

Sammy’nin Maceraları (Sammy's avonturen: De geheime doorgang): 6

Satılık Ruh (My Soul to Take): 2

Seni Uzaktan Sevmek (Going the Distance): 4.9

Sihirbaz (L’Illusioniste): 6.8

Son Ayin (The Last Exorcism): 3

Son Savaşçı (Centurion): 6.1

Sosyal Ağ (The Social Network): 7

Şeytan (Devil): 5.5

Şantaj (Stone): 7.1

Toprak Altında (Buried): 4

Ustura (Machete): 6.5

Üç Harfliler: Marid: 4.6

Vay Arkadaş: 5.5

Ye Dua Et Sev (Eat Pray Love): 3

Yedek Polisler (The Other Guys): 5.6

 

Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.

 

keremakca@haberturk.com