Takipde Kalın!
Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
Gündem Ekonomi Dünya Spor Magazin Kadın Sağlık Yazılar Teknoloji Gastro Video Stil Resmi İlanlar

Dünya yeni bir döneme girdi ama bunun henüz yeterince farkında değil. Son haftalarda yaşananlar, alışıldık diplomatik gerilimlerin ya da Trump’a özgü çıkışların ötesinde anlamlar taşıyor. Grönland, Venezuela ve İran başlıkları birer tesadüf değil; küresel güç dengelerinin yeniden yazıldığı bir sürecin işaret fişekleri.

İkinci başkanlık döneminin henüz başında olan Trump, adeta frene basmak yerine gaza sonuna kadar yüklendi. Geçmişte söylediklerinin bugün yaptıklarına dönüştüğünü görüyoruz. Bu kez söz değil, fiili hamleler konuşuyor. Ve bu hamleler tek tek okunduğunda ortaya çıkan tablo net: ABD, dünyadan daha büyük bir pay almaya çalışıyor.

Aynı anda üç cephe

Trump daha göreve resmen oturmadan, bir elini Grönland’a, diğerini İran’a uzattı. Latin Amerika’da ise Venezuela dosyası fiilen kapandı. Jeopolitik kaos, kısa bir aranın ardından yeniden sahneye çıktı.

1-Grönland çıkışı bunun en çarpıcı örneği. “İsteseler de istemeseler de Grönland’ı alacağız” sözleri, diplomatik nezaketin tamamen rafa kaldırıldığını gösteriyor. NATO’nun da uluslararası hukukun da bu aşamada Trump’ın öncelik listesinde olmadığı açık. 26 bin nüfuslu bir ada için telaffuz edilen milyar dolarlık bedeller, ABD açısından sembolik. Asıl mesele para değil; coğrafya, kaynaklar ve stratejik üstünlük.

2-Venezuela cephesinde ise tablo daha sessiz ama en az Grönland kadar önemli. Çin ve Rusya’nın Latin Amerika’daki en kritik dayanak noktalarından biri fiilen devre dışı bırakıldı. Eğer bu çizgi devam ederse sırada bölgedeki diğer ülkeler var. En zor dosya Brezilya. Yaz aylarında yapılacak seçimlerin neden bu kadar sert ve istikrarsız geçmesinin beklendiği de burada yatıyor.

3-İran ise denklemdeki en riskli ama en kritik halka. Para birimindeki hızlı değer kaybıyla tetiklenen toplumsal hareketler, Washington ve Tel Aviv için bir fırsat penceresi oluşturmuş durumda. İran’da rejim değişikliğinin nasıl ve ne zaman olacağı belirsiz; ancak kazanın kaynadığı konusunda artık kimsenin kuşkusu yok.

Büyük resim: Çin’e giden yol

Bu üç cephe birlikte okunduğunda Trump’ın asıl hedefi netleşiyor: Çin. ABD’nin öncelikli amacı, Çin’i çevreleyen enerji ve ticaret damarlarını kontrol altına almak.

Grönland, Kuzey Kutbu’nda yükselen yeni ticaret yolları ve yer altı zenginlikleri açısından kilit önemde. Venezuela ve İran ise Çin’in enerji güvenliğinde vazgeçilmez iki ülke. Bu halkaların zayıflatılması, hatta koparılması halinde Çin ekonomisi ciddi bir baskı altına girebilir.

Hürmüz Boğazı bu tabloda stratejik bir koz. Olası bir kriz anında petrol akışının kesintiye uğraması, ithal petrole bağımlı Çin için alarm zillerinin çalması anlamına gelir. ABD, ticaret savaşlarında gümrük tarifeleriyle istediği sonucu alamadığı noktada, enerji vanasını eline alarak oyunu başka bir seviyeye taşıyor.

Nadir toprak elementlerinde Çin karşısında geri düşen Washington, petrol ve enerji jeopolitiğiyle bu açığı kapatma arayışında. Enerji üzerindeki kontrol, aynı zamanda doların zayıflamasına rağmen rezerv para konumunu sürdürmesinin de en güçlü dayanağı.

Güç var, yalnızlık da var

ABD bu stratejiyi uygularken hâlâ dünyanın en büyük hegemon gücü olmanın avantajlarını kullanıyor. Ancak bunun bir bedeli var: hızla artan dost erozyonu. Bugün Washington’un yanında koşulsuz duran ülke sayısı oldukça sınırlı. İsrail net biçimde aynı safta. İngiltere ve Japonya ise daha çok mecburiyetten yürüyen ortaklar.

Trump’ın aceleci görünmesinin nedeni de burada yatıyor. Nisan ayında Çin ile yapılması planlanan kritik görüşmeye, mümkün olan en güçlü pozisyonda oturmak istiyor. Batı cephesini büyük ölçüde konsolide etmiş, enerji kozlarını masaya koymuş bir ABD ile Çin’in karşı karşıya gelmesi bekleniyor.

Nisan bir milat olabilir

Eğer bu görüşmeler uzlaşmayla sonuçlanırsa, dünya yeni bir güç paylaşımına sahne olacak. Büyük kavga ertelenecek, herkes kendi payına düşen geniş tarlada üretmeye devam edecek.

Ama anlaşma sağlanamazsa diplomasi hızla anlamını yitirecek. Gerilim artacak, yeni bloklaşmalar ve yeni hesaplaşmalar gündeme gelecek. Bunun etkileri yalnızca jeopolitikte değil, küresel ekonomide ve piyasalarda da sert kırılmalarla hissedilecek.

Bu nedenle nisan ayı, yılın değil belki de önümüzdeki 10 yılın en kritik dönemeçlerinden biri olmaya aday.

Sonuçta tablo açık: Trump nisan ayına doğru hızla koşuyor. Dünya masasından daha büyük bir dilim koparmaya çalışıyor. Ve bu paylaşım kavgası, daha yeni başlıyor.

Hans Morgenthau’nun dediği gibi, “Uluslararası siyasetin özü güç mücadelesidir; geri kalan her şey bu gerçeği örtmek için kullanılan bir dildir.”
Şurada Paylaş!
Yazı Boyutua
Yazı Boyutua
Diğer Yazılar