Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

HTGAZETE PAZAR/EKİN TÜRKANTOS

Tiyatro sahnesi karanlık. Kapı açılıyor, Şebnem Bozoklu beliriyor. Sahnenin ortasında bir yatak... İçeri girdiği an tedirginliği yüzünden okunan bu kadın, duvara yansıtılan videolarla kendini sanal bir dünyada buluyor. Ve hemen akabinde oyunda görünmeyen ve sadece sesiyle ona komut veren Kerem Fırtına’nın sesi beliriyor: “Hoş geldiniz. Mutluluğunuz güvencemiz altında.” Gün içinde bankayı ya da telefon operatörünü aradığımızda sürekli duyduğumuz bu operatörün sesini tiyatro sahnesinde duymak da duvarlarda akan videolara bakmak da bir süre sonra klostrofobik bir hal alıyor. Nitekim oyun o kadar iyi kurgulanmış ki ilk kahkahayla bu iç sıkıntısı sona eriyor. Kadın artık Mutluluk Odası’nda. Kendine uygun bir partner yaratacak. Ses, uygun partneri yaratırken çeşitli komutlar verecek. İdeal partnerin yaşı, tipi, kokusu, burcu ne olmalı diye devam ediyor diyalog. Ve güldürdüğü kadar da düşündürüyor. Yalnızlığı da çok güzel tanımlıyor: “Buzdolabının yumurtalığında unutulmuş bitter çikolata.” Kemal Hamamcıoğlu’nun yazdığı, Bahar Kerimoğlu’nun yönettiği “Kaplan Sarılması”, Şebnem Bozoklu’nun 4 aydır üzerinde çalıştığı ve tek başına tiyatro sahnesinde olduğu yepyeni oyunu. Üstelik oyunu bahar aylarında ABD New York’ta da sergileyecek.Yakında da “Haybeden Gerçeküstü Aşk” filmi vizyona girecek olan Bozoklu’yu prömiyer sonrası yakaladık.

■ Yepyeni bir oyunla karşımızdasın. Hayat nasıl gidiyor, mutlu musun?
Hayatımın son derece heyecanlı olduğu bir dönem. Tiyatro yapmayalı uzun süre olmuştu. İstediğim tarzda bir oyunla yeniden tiyatroda olmak çok güzel. Kendimi şanslı, mutlu ve heyecanlı hissediyorum.

■ Kaplan Sarılması’nı senden dinleyelim. Prömiyerde sanatçı arkadaşların seni yalnız bırakmadı, ruh halin nasıldı?
Oyun 13. cumaya denk geldi, bilmiyorum farkında mısın? (Gülüyor.) Sahneye çıkacağım, insanlar izleyecek, çok çalıştık... Tiyatronun şakası yok. Bir de ilk defa sahnede tek başımayım. Televizyonda ve sinemada partnerle, bazen 4-5 kişi aynı sahnede oynamaya alışıyoruz. Bu büyük destek. Hayatımda ilk defa gözüne bakacağım, yardım isteyebileceğim kimse yok sahnede; ciddi bir oyuncu yalnızlığından söz ediyorum.

■ Kendini çok mu yalnız hissettin?
Böyle olacağını düşünüyordum. Oyun bir kadın ve bir makine arasındaki diyalogdan ibaret. Makinenin sesi kayıt değil. Kerem seyircinin görmediği bir yerde duruyor. O beni oynarken görüyor ama ben onu görmüyorum. Hem yalnızım hem değil, enteresan. Oyundan bir gece önce Yılmaz Erdoğan’ı arayıp “Siz bunu yıllardır nasıl yapıyorsunuz, çok korkuyorum” dedim. “Olacak, göreceksin ve onun hazzının farklı bir şey olduğunu anlayacaksın” dedi. 30 saniyede duyduğum ilk kahkahayla o yalnızlık hissi, endişem geçti.

■ Farklı bir metin. Dijital bir oyun. Seni o klostrofobik odaya sokan en güçlü his neydi?
Kemal Hamamcıoğlu’nun iki oyununu izlemiştim. Kafasını sevdiğim, gencecik bir tiyatro oyunu yazarı. Onunla çalışmayı hep düşündüm. Yönetmen Bahar Kerimoğlu’yla oyunu bana getirdiklerinde çok mutlu oldum. Bu iç rahatlığıyla metni okudum ve çok etkilendim. Evrensel bir metin. Dünyanın her yerinde oynayabiliriz. 20 yılda büyük bir hızla hayatımıza giren ve yaşamımızı kökten değiştiren sanal dünyayla hissettiğimiz yabancılaşmayı en direkt şekilde anlatıyor. İnsanlar mutlu olmak için teknolojiye muhtaç gibi davranıyor, hepimiz bunu yapıyoruz. Hayatımızın büyük kısmı görsel bombardıman. Instagram’da herkes çok mutlu, herkesin harika bir hayatı var. Bunların hepsi yalan. Birbirimizin gözlerine bakabildiğimiz ve direkt iletişim kurabildiğimizde yalnız değiliz. O sanal kırılmanın üzerine çok düşünüyordum, metin gelince çok heyecanlandım. Kadın hikâyesi gibi görünüyor ama aslında hepimizin hikâyesi.

‘SEYİRCİYE YENİ BİR ŞEY VAAT EDİYORUZ’

■ Oda sana da klostrofobik geldi mi?
Tabii ki. Oyun tek perde, 50 dakika. Daha uzun olamazdı zaten; yoğun bir görsel bombardıman var. Bir video kurgusunun içinde oynuyorum. Yerleştirilmiş dev video ve ses tasarımı var. Öte yandan izleyici hikâyeyi takip ediyor. Fazlası yorar ve zorlar. Teknik olarak izlemeye alışık olduğumuz bir oyun değil. Seyirciye yeni bir şey vaat ettiğimizi söyleyebilirim.

■ Hayatında sana yardımcı olmayı vaat edecek bir ses belirseydi neleri değiştirmek isterdin?
Ben başıma ne geleceğini çok bilmek istemem. Sürpriz iyidir. Hayatın sevdiğim taraflarından biri maceralı olması. Hayatın büyüsünü sorduğum sorularla bozmak istemem.

■ Oyun, bir kadının ilişkide ne aradığını çok güzel ifade ediyor...

Oyunda hepimizin kaçış noktalarını görüyorum. Erkekler hep “Kadınları anlayamıyoruz” der ya, kadın zihnini, aklını ve davranış biçimini yakalayabilecekleri bir metin.

‘HER SÖYLEDİĞİMDE ÇENEM TİTRİYOR’

■ Bir yalnızlık benzetmesi var ki çok etkileyici...
Benim söylerken bile karnıma bıçaklar saplanıyor. Çok güçlü bir cümle, güzel bir anlatım. Tam olarak şöyle: “Yalnızlık nasıl bir şey biliyor musun, tadı buzdolabının yumurtalığında unutulmuş bitter çikolataya benziyor.” Bu, kendimle ilgili de bir geri dönüşe sebep oluyor.

Annem hep kalan çikolataları jelatinine sarıp yumurtalığa koyardı. Ben de alışkanlıkla oraya koyarım. Bazen uzun süre yenmez onlar, 20 gün sonra artık güzel çikolata tadı yoktur. Bunu yalnızlık benzetmesi yapmak çok güzel. Her söylediğimde çenem titriyor, “Dur” diyorum kendime, frene basıyorum.

■ Çikolata örneğinden yola çıkarak senin böyle benzetmelerin var mı?
Ben evde, iki tane vazoda çiçek varsa onları yan yana koyarım ki yalnız hissetmesinler. Kahve fincanlarını rafa yerleştirirken birbirine yakın koyarım, yalnız kalıp üzülmesinler. Ben öyleyim. (Gülüyor.)

■ Kadın oyuncu olarak elbette kadın hikâyelerini biriktiriyorsun. Son yıllarda etkilendiğin kadın figürleri kimler?
Kadın sporcuların başarılarından çok etkileniyorum. Jimnastikçilerimiz Ayşe Begüm Odabaşı ve Tutya Yılmaz, tenisçilerimiz Çağla Büyükakçay ve İpek Soylu, tekvandoda Kübra Dağlı. Desteklenme boyutu çok düşük ya, Anadolu’nun küçük şehirlerinden çıkıyorlar, spor salonlarında canla başla günde 8 saat antrenman yaparak, büyük bir inançla çalışıyorlar. 2016’da yüzümüzü çok güldürdüler.

■ Sen de yazıyor musun?
Yazdığım bir uzun metraj film hikâyesi var. Önümüzdeki yıl içinde elle tutulur hale gelecek.

‘HAYATA KARŞI HEYECANIMI KAYBETMİYORUM’

■ Al Pacino oyunu izlemek için New York’a gitmiş, şubat soğuğunda kapıda bekleyip tanışmışsın. O cesur kadından geriye ne kaldı?
Evet, 7-8 yıl önce oldu bu. Karşılaştık ve ağlamaya başladım. Hayata karşı heyecanımı kaybetmiyorum. Üniversitedeyken “Herhalde 15 sene sonra olgunluk denen kapıdan girince bu kadar heyecanlı olmayacağım” diyordum. Ama öyle olmadı. 37 yaşımdayım ve hâlâ hayatın içinde olmak beni çok heyecanlandırıyor. Yapmak istediğim şeyler, görmek istediğim yerler, okumak istediğim kitaplar, izlemek istediğim filmler, tanışmak istediğim insanlar var.

■ En çok şükrettiğin şey ne hayatta?
İyi hissetmeye niyetli olduğum her an için şükrediyorum. Zor günler yaşıyoruz. Çok kötü haberler alıyoruz, korkmaya başladık, güvensiz hissediyoruz. İşin kötü tarafı bunu normalleştirmeye başlıyorsunuz. Uyaran çok fazla gelmeye başlayınca korkuya alışma halini çok tehlikeli buluyorum. İyi hissetmek için zorluyorum bazen, hepimiz gibi.

■ Komedyenlik biraz da ailede şekilleniyor. Hamur orada mayalanıyor. Sen de ailenin komik olduğunu söylüyorsun. Enis Arıkan yakın arkadaşın, o da annesiyle videolar yüklüyor mesela. Sen de böyle bir şey yapar mısın?
Komedinin ailede şekillendiğine inanıyorum. Bunun için ailenizin komik olmasına da gerek yok. Aile içi ilişkileri gözlemleyen insanlar zaten komediye yatkın, o ilişkileri doğru okuyan oyuncular oluyorlar. Annemin bana yolladığı WhatsApp mesajlarını kitap yapsam, iddia ediyorum bestseller olur. Anneme çok gülüyorum. Üstelik komik olma çabası da yok. Kendi halinde sakin bir kadındır. Teyzemler de komik. Evet, onlarla ilgili bir şeyler yapacağım.


‘O ÇİLEK DÜKKANINI AÇACAKTIK’

■ Golden Globe Ödül Töreni’nde Meryl Streep’in konuşması geceye damga vurdu, izledin mi?
Bir ikondan bahsediyoruz. Etkileyici bir kariyeri ve karakteri var. Rol modellerimden biri. Dünyada olan her şeye çok duyarlı, nefis bir konuşma yaptı. Bazı coğrafyalarda sanat yapmayı seçmek bile büyük cesaret. Ressam, oyuncu, heykeltıraş arkadaşlarımla da konuşuyoruz, “Biz deli miyiz?” diye. Bazen “Keşke çilek satan küçük bir dükkânım olsaydı” diyorum. Orada esnaf arkadaşlarımla tavla oynasaydım, zile basıp iki küçük çay isteseydim. Çok iddialı bir şey seçmişim kendime. Ben manyak mıyım, 100 kişinin önüne çıkıp 50 dakika performans yapacağım. Çok stresli bir şey, seçtiğim şeye bak! O çilek dükkânını açacaktık.

■ “Oyunculuk mahcup insanın intikamıdır” diye bir cümle paylaştın. Aslında seni yansıtıyor, kalabalık ortamda fotoğraf çektirememen beni çok şaşırttı...
Bayılıyorum, mükemmel bir cümle değil mi? Süleyman Turan, o cümleyi bir ödül alırken söylemiş. Cümlenin kime ait olduğuyla ilgili de kafa karışıklığı var ama onun adı geçiyor. Arkadaşlarım da “Sokakta dizi çekiyorsun” diyor ama orada ben değilim ki. Cihangir’de bir kafede fotoğraf çekiyoruz. Eğer müşteriler olsaydı, koşarak kaçardım. Çünkü o sırada Şebnem’im, insanlar bakınca utanıyorum. Üstümde kostüm, karakterin makyajı olsa hiç sorun değildi. Çocukluğumdan beri böyle. Şimdiki aileler çocukları restoranda bağırmak istiyorsa izin veriyor. Biz öyle yetişmedik. Memur çocuğu olmakla da ilgili olabilir. Hep bir fren.

■ Yakında bir de ‘Haybeden Gerçeküstü Aşk’ vizyona girecek...
Yılmaz Erdoğan’ın Demet Akbağ ile oynadığı şahane bir oyundu. Yılmaz Abi, onu 4 çift üzerinden sinemaya kurguladı. Şahane bir kadro oldu.

■ Sen şanslısın bu ara...
Evet, çok. Bir oyuncu olarak hep birbirinden farklı şeyler oynadım. Yelpazeyi açabildim. Bak şükredecek bir şey daha çıktı.