Milli binici, eski Cumhurbaşkanlığı danışmanı ve MİT Müsteşarı Kemal Özçelik tam 88 yaşında. Uzun yıllardır Şükrü Dudu’ya tıraş olan Özçelik, atlara sevgisini, Cumhurbaşkanlığı’nda, MİT’te yaşadıklarını ve büyük tutkusu giyinmeyi anlattı.

GAZETE HABERTÜRK-HT CUMARTESİ-ŞÜKRÜ DUDU

FOTOĞRAFLAR İÇİN TIKLAYIN

- Siz yaşayan efsane deyiminin içini tam olarak dolduran isimlerdensiniz. Sizinle röportaj yapmak çok keyifli. Kaç yaşındasınız?

88’e bastım.

- Maşallah hâlâ damat gibisiniz.

Estağfurullah.

- Süvarilik ne zaman başladı?

Ben altı-yedi yaşlarındayken,İstanbul’da Tekfur Sarayı’nın kalearkasında çingeneler çadır kurar, cirit atardı. Onların eğersiz atlarıyla 25 kuruşa Rami’ye gidip gelirdik. Süvariliğe ise Harbiye’de okurken heves ettim, sınıfta en iyi at binen bendim. 1946’da “Ekip kurulacak” dediler. O ekibe katıldım, sonra Urfa’da ve Karaköse’de tümende yapılan müsabakalarda birinci oldum.

- Kaç yaşındaydınız o zaman?

17-18 filan.

- Ne zaman milli binici oldunuz?

1946’da Türkiye seçmesi yapıldı, orada birinci oldum. Sonra ekip kuruldu, Ayazağa’ya geldik. O zamanlar Almanya’da tahsil gören Yarbay Ziya Bora çalıştırdı bizi. İki sene sonra Fransız Monsieur Tatton geldi. Tatton, 1936 Olimpiyatları’na Türk ekibini götüren adam. 15 kişi seçilmiştik ama diğerlerini birkaç sene içinde “Yaramaz” diye ekipten çıkardılar. Tek ben kaldım. 1962 senesinde ekip sıfır oldu. Kızdım istifa ettim. O zamanlar Cevdet Sunay cumhurbaşkanıydı, başkanlık danışmanı olmamı istedi. Fahri Korutürk, Cevdet Sunay, İhsan Sabri Çağlayangil ve Kenan Evren zamanında da bendim başkanlık danışmanı. Aynı zamanda da MİT’te müsteşardım.

GEMİYLE LONDRA’YA GİDERKEN AHIRDA YATTIM

- 1956 Olimpiyatları’nda...

Stockholm’de yapılan olimpiyatlarda üç günlük müsabakayı bitiren 11 kişiden biri benim. Diğer iki arkadaşımın isimlerini söylemeyeceğim, elendiler çünkü.

- Söyleyin...

Biri Nail Gönenli, biri de Salih Koç. İkisi de elendi.

- 1954 Marsilya...

Marsilya’da birinci oldum.

- Dünya üçüncüsü olmuştunuz...

2.10, bir de 2.7’de var Köln’de.

- O zamanlar atları nasıl götürüyordunuz yurtdışına?

1948’de üsteğmendim Londra’ya giderken gemide atın ahırında yattım.

- Kraliyet ailesi sizi davet etmiş değil mi?

İngiltere Kraliçesi Cumhurbaşkanlığı’na geldi. Kraliçeyi, Cevdet Sunay’la köşkün merdivenlerinde karşıladık. Çok iyi at binen bir kız vardı, yarım yamalak İngilizcemle Kraliçeye onun nerede olduğunu sordum; “Şimdi İngiliz
ekibini çalıştıran hoca” dedi. Sarıldı beni yanaklarımdan öptü. O gece Cumhurbaşkanı verdiği ziyafete beni de çağırdı. “Kemal nereden tanıyorsunkızı” dedi. “Bizim mmahalleden” dedim. Haluk Bayülgen falan yerlere yattı. Kraliçe kimseyi öpmemişti, halbuki beni sarılıp yanaklarımdan öptü.

- Güzelliğiniz oradan mı geliyor?

Gülüşmeler...

- Tarım Bakanlığı’nda hangi görevi yaptınız?

Yüksek Komiserler Kurulu üyesi olarak 27 sene İstanbul, Ankara ve Adana’daki yarışları başlattım.

- Olimpiyat meşalesini de yaktınız değil mi?

Meşaleyi Beşiktaş’tan aldım Dolmabahçe Sarayı’nın önünde teslim ettim. Herkes alkışladı.

- Çocuklarınız ne yapıyor?

İki oğlum var. Erhan’ı bahriyeye soktum, dersleri de çok iyiydi ama üç buçuk ay sonra “Ben çıkacağım” dedi. Bankaya girdi. Şimdi Yapı Kredi Bankası’nın hem genel müdür muavini hem de krediler genel müdürü. Necmettin de çok iyi binici.

- Neco da atlara meraklı değil mi?

Veliefendi’de bir müsabaka yapıldım oğlum Necmettin Özçelik birinci oldu.

- Bir de onun koleksiyon merakı var.

Evet. Hiç boş vakti yok.

- Hiç unutamadığınız bir anınızı anlatın bize.

Nice’te dünya şampiyonuyla ikimiz baraja kaldık. Barajda 1.60-1.70 sırık vardı. Biraz geriden atladığım için sırığa çarpıp düştük, atın altında kaldım. Eyerden de ayrılmadım. Biraz mücadele ettikten sonra kalkmayı başardım ve atımı okşadım. Orada 60 bin kişi alkışladı beni. Omzum kırılmıştı.

- Biraz da eşinizden bahsedelim.

Eşimle evlenmeden önce uzun müddet beraber yaşadık. Sonra annem “Kızı kandırıyorsun, evlen” dedi. O lafın üzerine evlendim. İki çocuk dünyaya getirdik. Ölmeden bir gün evvel, evde otururken, hasta falan da değildi, döndü yanaklarımı öptü, “Sana bir şey olmasın bana olsun” dedi. Sabahleyin araba gönderdim kapıyı açamadılar, gittim kazmayla kırdım kapıyı, içeriye girdim, karım vefat etmişti.

- Ne zaman vefat etti eşiniz?

1982 senesinde.

-Şimdi ne yapıyorsunuz?

Keyif... Evde oturuyorum, yürüyüş yapıyorum. Eski dostlarımdan da, binicilerden de kimse kalmadı.

- Binicilik Federasyonu’nda da çok ödülleriniz var değil mi?

Çok müsabaka kazandım.

- Atları nasıl seçiyordunuz?

Hocamız veriyordu. Atlarımı başkalarına verdikleri zaman hiç iyi müsabaka çıkaramadılar. Atın sahibi de çok önemli.

- Şimdi atlar çok pahalı.

Zenginlere mahsus artık at binmek.

- 130 takım elbisem var diyordunuz.

Hepsi kaşmirdir.

- En büyük merakınız nedir atlar mı elbiseler mi?

Şimdi kıyafet. Temiz giyinmek. Eskiden attı.

ELBİSE DİKTİRMEK İÇİN EV SATTIM

- Evinizi satıp takım elbise almışsınız, doğru değil mi?

Teğmenliğimden beri giyimime çok önem veririm. İstanbul’da sosyeteye elbise diken, İzzet Ünver diye meşhur bir terzi vardı. Ona bir takım diktirmek istiyordum, ama beni tanımadığı için elbise dikmeyeceğini söyledi. Ben de Erenköy’deki üç katlı evimi satıp bir daha kapısını çaldım ama elbise diktirmek için sıra bekleyen o kadar çok insan vardı ki, yine reddetti. Evi sattığımla kaldım anlayacağınız. İzzet Ünver’e elbise diktirmek için tam 35 yıl beklemem gerekti. Cevdet Sunay’la Korutürk’ü de ben giydirirdim. İlk terzim Ahmet Bozkurt’tu. 26 sene boyunca benimle birlikte bütün orgeneraller ona elbise yaptırdı. Sonra da Yalçın Say’a gitmeye başladım.

- Atatürk’ten bahsedelim.

Bir gün Karaköy’den Unkapanı Köprüsü’ne gelirken bir cipin içinde İran Şahı ve Atatürk’ü gördüm. Selam verdim ama Atatürk’e bakınca gözlerim kamaştı görmez oldum. Onlar ayakta, cipin üzerinde
herkesi selamlıyordu.

ATLARIMLA KONUŞURDUM

- Atınızın adı neydi?

Üç atım var; Domino, Eskimo, Haydi. Domino’yla 2.10, Haydi’yle 2.7, Eskimo’yla da cross country i bitiren yalnız benim. 36 kilometreyi Eskimo’yla bitirdim.

- Atın her şeyinden çok iyi anlıyorsunuz değil mi?

Tabii.

- Atlar hiç kızmazmış, öyle mi?

Atların yemine, suyuna çok iyi bakardım. Onunla konuşurdum. İstediğim maniden atlatırdım atı. Son gününe kadar da bu böyleydi.