'Duyguyu gösterme, hisset'
Uluslararası Antalya Film Festivali’ne katılan usta aktör Jeremy Irons, genç oyunculara ‘Karakterin duygularını göstermenize gerek yok, içinizde hissetmeniz yeter’ diyerek akıllarda yer etti. Ulusal yarışmanın öne çıkan filmi ise ‘Kalandar Soğuğu’ydu
ANTALYA’DA açılış sonrası festivalin ilk önemli etkinliği Jeremy Irons’ın ‘masterclass’ıydı. Irons’ın en çok üstünde durduğu nokta, bazı oyuncuların seyirciye duyguyu oynayarak göstermeye çalışmalarıydı. Ancak onu asıl etkileyen, oyuncunun duyguyu göstermesi değil gerçekten yaşamasıydı. Çünkü o zaman oyuna gerek kalmıyor, seyirci karakterin iç dünyasında olup bitenleri zaten hissediyordu. Sonra sadece oyunculuktan değil genel olarak bir sanat eserinden de bunu beklediğini belirtti.
Irons’ın daha önce Türkiye yapımı kaç film seyrettiğini bilmiyorum. Tek bildiğim bizim öteden beri ‘duyguları gösterme’ye çok yatkın olduğumuz. Yeşilçam, en başından beri Mısır ve Hint sinemalarıyla birlikte ‘duygu yoğun bir sinema’ oldu. Şimdi de öyleyiz. Bunu anlamak için 5 dakika yerli dizi izlemek yeter. Öte yandan, yurtdışı festivallerde başarılı olan yönetmenlerimizin Türkiye sınırları içinde pek ilgi görmüyor olmalarının bir nedeni, belki biraz Irons gibi düşünmeleri; duyguları göstermeye değil hissettirmeye çalışmaları...
‘MİSAFİR’ ÖYKÜYÜ İHMAL ETMİYOR
Antalya’da ilk iki günde seyrettiğim 5 ulusal yarışma filmine bu gözle baktığımda duygusunu göstermeye en eğilimli filmin Serdar Gözelekli’nin yönettiği ‘Muna’ olduğunu söylemem mümkün. Film, İsrail’in Gazze’de yaptıklarına duyulan bir öfkenin ürünü olarak şekilleniyor. Belli ki asıl amaç seyircide bir çeşit farkındalık yaratmak. Bu açıdan ‘Muna’nın bende uzun film formatında bir kamu spotu duygusu uyandırdığını söyleyebilirim.
Mehmet Eryılmaz’ın ‘Misafir’i ise asıl meselenin tam olarak ne olduğunu anlamanız için sabretmeniz gereken filmlerden. Ana karakter olan kadının evinden, ailesinden kopmasına neden olan ‘o mesele’ bütün filme bir kasvet yayıyor ve tam olarak hiç tanımlanmıyor. Öte yandan kentsel dönüşüm, geçim derdi, maden kazaları gibi sosyal meselelere ya da vicdanla ilgili askerlik anılarına daha açık olarak değiniliyor. ‘Misafir’ karakterlerinin iç sıkıntılarını, duygusal durumlarını resmederken öykü anlatmayı ihmal ediyor. Ana karakterin her şeyi kabullenmiş o olgun, kederli hali de galiba filmin enerjisini biraz düşürüyor.
FUTBOL SAHNELERİ İYİ ÇEKİLMİŞ
‘Takım: Mahalle Aşkına’ ise enerjisiyle öne çıkıyor. Emre Şahin’in yönettiği film, ‘Arsasını zengin ve kötü inşaatçıya kaptırmak istemeyen onurlu bir ailenin’ öyküsü. Hollywood spor filmleriyle eski usul sosyal içerikli Yeşilçam mahalle öykülerini akıcı bir kurguyla birleştiren filmde en çok oyuncuları ve oyuncu yönetimini sevdim. Duygusal aşırılıklar ya da çok iyi çekilen futbol sahnelerinden ziyade diyaloglardaki sahicilik beni daha çok cezbetti. Tabii bir de kentsel dönüşüm başta olmak üzere hem filmin hem de futbol takımının memleket hallerini yansıtmayı başarması...
EN İYİSİ ‘KALANDAR SOĞUĞU’
Emre Konuk’un yönettiği ‘Çırak’ ise küçük esnafın yok olması gibi bazı memleket meselelerine ucundan köşesinden değinse de Türk sinemasında pek aşina olmadığımız yerlere doğru ilerleyen ilginç ve kayda değer bir filmdi. Sokak gösterilerinden depreme, LPG’den sağlıksız yaşama kadar her şeyi kaygılanma nedeni haline getiren terzi çırağının kara mizah ağırlıklı öyküsü, filmi ilk iki günün öne çıkan filmlerinden biri yaptı.
Şu ana kadar seyrettiklerimin en iyisi ise ‘Kalandar Soğuğu’ oldu. Mustafa Kara’nın filmi bazen İngilizce alt yazıyı kurtarıcı haline getiren ses sorununa ve ağır temposuna rağmen öyküsü, çekimleri, doğaya ve yoksulluğa karşı savaşan karakterleriyle kayda değer, akılda kalıcı bir film. Ödül şansı üzerine konuşmak için henüz erken ama festivale şimdiden damgasını vurduğu kesin.