'Mesele yaşamakta değil yeğen, mesele iz bırakabilmekte...'
Y aşadığı 77 yıl boyunca sanki hep 77 yaşındaymış gibi geldi bana. Onu “Sürü”deki Hamo Ağa rolüyle tanımıştım. Meğerse o filmde oynarken sadece 42 yaşındaymış.
42 yaşında genç bir adam, sakallarına kırlıklar düşmüş, beli bükülmüş, öfkesine hâkim olmakta güçlük çeken, yüzü dağ rüzgârlarıyla kavrulmuş, sesine yalçın kayaların yankısı karışmış, Avrupalı yapımcıların sıradan bir köylü “cast’ı” sandığı heybetli bir Kürt ağasını canlandırıyordu o filmde.
Önceki filmlerinde hiç dikkatimi çekmemişti, “Sürü”de, Siirt’in Pervari mıntıkasında, bir dağ başı yaylasında, kara kıl çadırın önüne çömelmiş, yanındaki oğullarına nasihat eden Hamo Ağa olarak kaldı belleğimde. Öfkeli, mağrur bir ağaydı; Yeşilçam’da elinde kırbaç, ayağında çizme, gördüğü her canlıya zulüm eden ağa imajını “kırıyordu” bu rolüyle, kara kıl çadırı tutan orta direk gibi sapasağlamdı.
Sonra “Duvar”da şarkı söylemeye başladı sübyan koğuşundaki sabilere, babalık yaptı hepsine! Meğerse “Sürü”den yaklaşık 8 sene önce çekilen Yılmaz Güney’in “Umut”undaki “Hasan” da oymuş. Bir sürü insan sonradan farkına vardı bunun. Arada oynadığı filmleri saymıyorum ama Yılmaz Güney’in sürgünde çektiği “Duvar”daki Tonton Ali bile yargımı değiştirmedi. Tuncel Kurtiz hâlâ çok yaşlıydı ve bana sanki her şeye “Sürü”yle başlamış gibi geliyordu.
“Umut” kelimesini dilimize Yaşar Kemal soktu, Yılmaz Güney filmini yaptı, Tuncel Kurtiz o büyülü kelimenin nelere muktedir olduğunu oynadığı rollerle gösterdi bize. “Duvar”da umudun zerresi yoktur, kesif bir zulüm vardır o filmde, insanı duvardan duvara çarpar. Bir tek o filmde Tuncel Kurtiz’in “yavrularımmmmm” diyerek çocuklara seslenişi duyulduğunda umut yeşerir o gri duvarların içinde, çocukların yüzünde çiçek açar, biz seyircilerin de...
O sesi duyunca hangimizin yüzünde çiçek açmadı ki... Tuncel Kurtiz’i Tuncel Kurtiz yapan çokça sesinin rengiydi. Keskin bakışları, meşhur gülüşüne karışsa bile, sesini duyduğumuzda anlardık o sesin sahibinin Tuncel Abi olduğunu...
Edremit’te geçen çocukluğunu, “Umut” filmini Cannes Film Festivali’nde nasıl takdim ettiğini, üstüne gelen darbeyle nasıl İsveç’e kaçtığını, Avrupa’nın her şehrinde alınan yürek yaralarını, dünyada sahneye konulan oyunları, öğrenilen dilleri, girip çıktığı işleri anlattı bir gece bana İda Dağı’na kurulu, karısı Menend ve kayınçosu müthiş aşçı Erhan’la beraber var ettikleri o güzelim “Zeytinbağı Oteli’nde”; hilal, bakır bir sini gibi çivilenmişti Ege’nin göğüne, şavkı vurmuştu denize, dağa; gecenin bütün sırlarını faş etmişti aydınlık.
O gece ve daha sonra anlattıklarının tümünü burada anlatsam kitaplara sığmaz. Ama eğer güzel bir şarapla oturmuşsanız Tuncel Kurtiz’in sofrasına, o keskin bakışlarını daha da keskinleştirir, usta bir sürücünün direksiyona hükmetmesi gibi hükmettiği sesine kavisler verir, bazen derinden bir yaralının iniltisi gibi, bazen de ordusunu savaşa süren mağrur bir komutan edasıyla size öyle güzel şeyler anlatırdı ki, anlattığı şeylerden çok sesindeki güzellik, sesindeki ahenk, sizi bulunduğunuz yerden havalandırıp büyülü bir şiir atmosferinin ta içine bırakırdı.
Ben bunu çok yaşadım, çok oturdum sofrasına çünkü. Fakat anlattıklarının çok azı kaldı şimdi aklımda. Bilincime yapışan, her defasında anlattıklarından çok, anlattıklarını bana aktaran lezzetli sesi oldu.
Bir adamın sesi kendisinden güçlü olur mu? Oluyormuş meğer!
Her kuşak farklı biçimlerde tanıdı Tuncel Kurtiz’i. Benim kuşağımdan olanların onu tanıması “iki genç adamdık” dediği en yakın arkadaşı Yılmaz Güney’le çektiği “Umut” ve “Sürü”yle oldu. Oysa bizden öncekiler için ne oyunlarda oynamış, ne filmlerde çıkmıştı seyircinin karşısına...
Sinema ve tiyatro için yaratmıştı onu Yaradan. Öyle bir yüz vermişti ki ona, taşı yontsa böyle bir biçim veremezdi heykeltıraş, öyle bir ses bağışlamıştı ki Tanrı ona, o konuştukça babamız konuşuyor sanırdık, o baba şefkati çağrıştıran sesi, sanatı haline gelmişti.
Çok uzun yıllar para sıkıntısı çekme pahasına o sesini “kiraya” vermedi. Reklam filmlerinde oynamadı, “dublaj” sanatçısı olmak istemedi. Nasılsa bir yönetmen ayda yılda bir kapısını mutlaka çalardı. Nasılsa aldığı o küçük rolü büyütmesini bilir, o filme o küçük rolüyle damgasını basardı. Çünkü hangi filmde oynarsa oynasın, rolün büyüklüğü küçüklüğü fark etmez, biz o filmde Tuncel Kurtiz’in oynadığını hemen fark eder, salonun dışına çıktığımızda en çok onun oynadığı karakter aklımızda kalırdı. Küçük rolleri büyütmede, büyük rolleri daha da büyütmede onun üstüne aktör yoktu...
Meselesi olan bir adamdı. Hangi oyunda, hangi filmde oynarsa oynasın, o filmde, o oyunda kimi oynuyorsa o olurdu. “Oyunlarda yaşardı” ama hangi koşulda sorarsan sor ona, “Ben devrimciyim” derdi. Ona göre devrimci olmak, “kuyruğu dik tutmak”tı çünkü.
74 yaşına kadar kuyruğu dik tuttu. Sonra dayanamadı, televizyon dizilerinde rol almaya başladı.
“Ezel”de Ramiz Dayı oldu ve bir anda milyonlarca kişi tanıdı onu. Aslında hiç de gönüllü girmemişti bu işe. Amacı biraz daha rahat etmek için biraz para kazanmaktı. Ramiz Dayı o kadar meşhur oldu ki, sokakta herkes onu “Dayı” diye çağırmaya başladı. O bu sıfatı hiç sevmedi. O Tuncel Kurtiz’di, Yılmaz Güney’in arkadaşıydı, devrimciydi, yoksulların dostuydu, işçi sınıfının bir neferiydi, Şeyh Bedrettin’di, komünistti, antiemperyalistti, anti-faşistti, toplumcu gerçekçiydi, nesli tükenmeyecek bir eski tüfekti... Ama neylesin, uzun yıllardan beri kaçtığı televizyon böyle bir şeydi işte. Sanki dün ortaya çıkmış bir Ramiz Dayı oldu çıktı geniş kitlelerin gözünde!
Sen 50 sene uğraş dur, bir yer seç kendine, “Bu adam da kendini kirletti” demesinler diye sıkıntı çekmeyi göze al, sonra koşullar seni zorlasın, bir televizyon dizisinde oyna, bir anda milyonlarca kişi seni o dizinin karakteriyle tanısın, hatta o sansın, seni ölümüne seven milyonlarca hayranın, şimdi ortaya çıksın!
Ey sevenler 50 yıldan beri neredeydiniz? O bu sorunun cevabını çok kafasına takmadı. “Madem başladım o halde belgesel de seslendireyim, reklam filmlerinde de oynayayım” dedi. İyi de yaptı, Allah’tan o kadar zalim, o kadar kıyıcı münevver dünya, bunu yüzüne vurmadı, ona kıymadı. O da ömrünün son yıllarını biraz daha rahat, biraz daha mutlu geçirdi.
Hiç olmasa kendisinden önceki birçok oyuncunun, birçok romancının, birçok ressamın, birçok müzisyenin başına gelen onun başına gelmedi. Ölmeden önce kıymeti anlaşıldı. Zaten bu camiada ölmeden önce kıymeti anlaşılan ender adamlardan biriydi. Ezel’deki şu replik sanki onu anlatıyordu: “Mesele yaşamakta değil yeğen, mesele iz bırakabilmekte...”
İki sene önce 77 yaşında öldüğünde hepimizin hayatının ortasına sesinden bir iz bırakıp gitti.
“Eğer bir gün ölürsem Yılmaz Güney’i göresim gelmiştir” dedi. Hiç beklemediğim bir anda onu “görmeye” gitti!
Yaşasaydı eğer bugün doğum gününü kutlayacaktık.
- Şiirin ve elemin yurdundan yükselen ses3 dakika önce
- "Asabiyet"ten mustarip bir komitacının portresi2 gün önce
- "Beau Chérif"ten "Boş Herif"e; Şerif Paşa57 dakika önce
- Yaklaşan felaket!2 gün önce
- İdama giden Dostoyevski'nin son 15 dakikası55 dakika önce
- Dostoyevski neyimiz olur?48 dakika önce
- Yeni yılda mutluluk temennisi beyhude mi?12 saat önce
- "Suphi'yi kim öldürdü?"2 gün önce
- Gazoz!32 dakika önce
- Yol ayrımında bir serbesti denemesi4 hafta önce