Yıllar sonra Şırnak!
İstanbul gibi bir büyük şehirde yaşayan birisinin yolu her zaman Şırnak’a düşmez.
Benim yolum bir kez daha düştü bu şehre.
Yıllar önce, erkenden akşam iner inmez, hayatın izbe evlere çekilip ölgün lamba ışığında altında çok uzun süren gecelere hapsedildiği, kesilmiş koyun başı gibi bakan insan gözlerinin korkudan gözyaşı bile dökemediği bir zamanda, 1992 yılında ilk defa düşmüştü yolum bu şehre.
Cizre’den yukarı çıkarken bir yokuş kalmıştı aklımda.
Biz bir grup gazeteci şehre gidiyorduk, şehrin sakinleri orayı terk ediyordu.
Denkleri sırtlarında, çocukları kucaklarında binlerce kişi akın akın iniyordu aşağıya.
İnsansız bir şehre girdiğimde evlerin yıkılan ön cephesinden dışarı salınmış tül perdeler, teslim olmak üzere olan yorgun askerlerin havaya kaldırdıkları beyaz bayraklar gibi sallanıyordu rüzgarda.
*
Yeni yapılmış yoldan yirmi yedi sene sonra tekrar şehre doğru giderken bu kez iki tünelden geçtim. Sonra bir plato çıktı karşıma, şehir dağın tepesinden eteklerine doğru pul pul dökülüyordu sanki.
Kömür ocaklarını geçtik.
Modern bir üniversite kampüsü çıktı yolumuza.
Yukarı, daha yukarı çıktık.
Geriye dönüp baktım, karşımda bütün heybetiyle Cudi Dağı... Uçma isteği belirdi içimde.
*
2015 yılında dönemin Başbakan’ı Ahmet Davutoğlu’yla birlikte bir kez daha gelmiştim bu şehre. Ama onu saymıyorum, çünkü havaalanından buraya bir helikopter getirmişti bizi. Dolayısıyla her şeye yukarıdan bakmıştım.
Şimdi içindeydim şehrin ama o zaman beraber geldiğim Başbakan’ın miting yaptığı yer, artık yoktu bu şehirde.
*
Bir daha iflah olmaz dedikleri şehir iki senede yeniden inşa edilmiş, yolları genişletilmiş, park alanları açılmış, “şehirimsi” yer şimdi yavaş yavaş bir şehir kimliğine bürünüyordu.
Ama hemen hemen her yerini dolaştım, şehrin kalbinde kalan kederli mezarlığı saymazsak, çok değil elli sene önce burada insanların yaşadığına dair hiçbir emare bulamadın hiçbir yerde.
*
Üniversite kampüsünde gençler beni bekliyordu. Onlara yapacağım konuşmanın kelimeleri beynimde belirli bir sıraya girmek için birbirini itip dururken, HDP’nin seçim için ilin panolarına astığı bir billboard çarptı gözüme. Sağa ve sola yerleştirilmiş eş başkan adaylarının resimlerinin ortasına Kürtçe bir slogan yazılmış:
Motomot Türkçe çevirisi şöyle:
Fotoğrafını çektim billboardun ve düşünmeye başladım.
Acaba bu mesaj kimeydi?
“Sahip” belliydi, afişi asanlar... Peki “yolcu” olan kimdi? İşte bu, cevabı yaman bir soruydu.
Eğer yolcu olan HDP’li olmayan halksa, demek ki o partiye oy vermeyen herkesi, seçimden sonra eğer kazanırlarsa Şırnak’tan kovacaklar...
Yok “sözümüz halka değil, diğer partiler veya devletedir” diyorlarsa, o halde İstanbul’daki, İzmir’deki, Ankara’daki ve Türkiye’nin diğer illerdeki Kürtlerin durumu ne olacak?
Misal kendileri gibi ırkçı bir Türk partisi yarın kalkıp sözünü ettiğim şehirlerde yaşayan Kürtler için, “Biz hancıyız onlar yolcu, burası bizimdir” diye bir billboard asarsa belediyenin panolarına, HDP’nin de yasal bir parti olduğunu, seçime katılma hakkı bulunduğunu, demokratik rejimin bir unsuru olduğunu söyleyen cümle zevat bu işe ne diyecek?
Hep birlikte faşizme lanet okumayacaklar mı?
Yani bir Türk partisi ayrımcılık yaptığında “faşist” oluyor da, bir Kürt partisi aynı şeyi yaptığında niye faşist olmuyor?
Hayır kardeşlerim, kim yaparsa yapsın bu ırkçılık, bu faşizmdir.
Ve sırf bu yüzden Şırnak ve Türkiye’nin diğer illerinde yaşayan Kürtler bu faşist zihniyetten uzak durmalıdır.
Kürtler bu zihniyetle hesaplaşmadığı müddetçe, devletten korkmadığı gibi PKK’dan korkmamayı öğrenmedikçe, yani terörize edilmiş toplum sil baştan “demokratize” edilmedikçe bu topraklarda umudun yeşermesi mümkün olmayacak.
O yüzden Kürtlere çok büyük bir iş düşüyor bu süreçte.
*
Üniversite konferans salonunu doldurmuş olan kalabalık bir öğrenci kitlesine şunları söyledim:
Ne olur siz, birilerinin çocuklarınızın çocukluğunu ellerinden almalarına izin vermeyin.
Çocuklarınıza bir cennet bahşetmek elinizde.
*
Mehmet Yarka diye buralı ama uzun yıllardan beri Ankara’da yaşayan işadamı bir hemşerileri gelmiş şehrin belediye başkanlığına talip olmuş.
Kaldığım iki gün içinde herkesteki duygu, galiba bu sefer gerçek bir belediye başkanının Şırnak’ı yöneteceği.
*
Gece sis bastı şehri.
Gündüz aynı sis vardı.
Cizreliler, dağ başında olduğu için Şırnak’a “kaşa kera” (eşek yokuşu) diyorlar.
Şırnaklılar da Cizre’ye “liska mırişka” (tavuk tüneği) diyor.
Yanımızdan suyu şaha kalkmış Dicle akıyordu deli gibi.
Dicle yeryüzünün en sessiz nehridir. Ne kadar kulak kabartırsanız kabartın, zinhar duyamazsınız zinhar sesini.
Derler ki vakti zamanında o kadar gürültülü akarmış ki nehir, buralı bir şair, belki de Feqiyé Teyran’a, belik Melayé Ciziri’ye benzer biri öyle bir azarlamış ki, o gün bugün şair sözü dinlemiş, suspus olmuş, dilini yutmuş nehir.
Cizre ovasında durup etrafa baktım.
- Şiirin ve elemin yurdundan yükselen ses3 dakika önce
- "Asabiyet"ten mustarip bir komitacının portresi2 gün önce
- "Beau Chérif"ten "Boş Herif"e; Şerif Paşa57 dakika önce
- Yaklaşan felaket!2 gün önce
- İdama giden Dostoyevski'nin son 15 dakikası55 dakika önce
- Dostoyevski neyimiz olur?48 dakika önce
- Yeni yılda mutluluk temennisi beyhude mi?12 saat önce
- "Suphi'yi kim öldürdü?"2 gün önce
- Gazoz!32 dakika önce
- Yol ayrımında bir serbesti denemesi4 hafta önce