Türkiye'nin yaralı ruhu!
Yalnız bu yolculukta Kürtçe bilenler bildiklerini unutacak, bildikleri sandıkları dil aslında olmadığı için o dili kullanmada ısrar edenler, kelime başına telgraf tarifesine uygun bir para cezası ödeyecek, ceza da uslandırmazsa cahilleri, paylarına kötek düşecekti!
Kökleri derinlere ulaşmış ulu çınara benzeyen bir cemiyet değil, “sınıfsız imtiyazsız kaynaşmış bir kitle”ydik. “Köylü milletin efendisi”ydi ama onları yöneten “iskarpinliler”, “çarıklı efendilerin” oyunu hiçe sayacaktı.
Sanat müziği; sarayı, eski kederli halimizi hatırlatıyor diye yasaktı, türkü esas müziğimizdi ama o türküleri çığıran Aşık Veysel her haliyle köylü olduğu için, o yırtık pırtık esvabıyla Ankara’nın steril caddelerinde dolaşamayacaktı.
*
Bir süre sonra iki hayat yaşamaya başladık. Birinci hayat kuralları yasalarla bilinçli bir şekilde belirlenmiş hayattı ki buna “Avrupai yaşam tarzı” dendi. İkinci hayat ise çağlar öncesinden alışageldiğimiz geleneksel hayatımızdı… İlk hayat dışa, ikinci hayat içe dönüktü. Dışa dönük hayat acemi bir yazarın elinden çıkmış kötü bir tiyatro oyununa benziyordu. Dekor, kostüm ve metni ithaldi. Bu oyunda, sadece rolünü ezberlemiş olanlar oynayabiliyordu. Geride kalanların tümü birer seyirciydi. Seyirciler; smokinleri, takım elbiseleriyle pırıl pırıl başkent caddelerinde yürüyüp birbirlerine “Avrupa’nın bitim ucunda yerini berkiten ulusumuz,” üzerine attıkları nutukların tek kelimesini anlamayarak hızlı hızlı evine gidip içe dönük hayatlarına sığınıyordu. İçe dönük hayatta hepimiz eşitleniyorduk. Birbirimizden farkımız kalmıyordu içeri girdiğimizde. Başörtüsünden nefret edenlerin tümünün anneleri başörtülüydü çünkü. Öldüklerinde, hepsinin cenazeleri nefret ettikleri dinin gereklerine göre kaldırılıyordu. Hepsinin, dilini yasakladıkları bir Kürt akrabası vardı bir yerlerde.
Bilincimize baltayla girişenlerin tümü sözde “efendileri köylülerin” önünde burnundan kıl aldırmaz, tırmığın adını çoktan unutmuş kibirli birer yol gösteren “aydın” olarak “Avrupalı”; düşünmeden, kendiliğinden ayaklarına dolanan ruhtan dolayı da öz be öz “Türk”tüler. Sevmiyorlardı bu ruhu ama bu ruh atalarından kalmıştı, genlerinde vardı, hiçbir yasa, hiçbir düzenleme bu ruhu damarlarından çekip çıkaramıyordu.
Bütün “Avrupai yaşam tarzlarına” rağmen, nefret ettikleri “efendisi saydığı” göçebe köylü atalarından kendilerine sirayet etmiş ruh, mutlaka dikişleri patlamış bir yerlerinden başını uzatıyordu. Ya şivesinden ya yürüyüşünden ya yemek zevkinden ya da başı sıkıştığında kendiliğinden gelip dudaklarına yapışan bir duadan…
Hiç birisi Avrupalı olarak doğmamıştı çünkü, o yüzden “Avrupai gibi” yapıyorlardı. Bu işi de bir ayin yapar gibi yapıyorlardı. Yabancı dil öğrenir gibi, bilinçli bir şekilde taklit ede ede… Esas amaç bir Avrupalıymış gibi davranmaktı. Olmak değil, “görünmekti…”
*
Böyle böyle milenyuma geldik.
2000’lerden sonra “yoksulların, köylülerin, Kürtlerin” de sesini duyunca, bir anda afalladılar. “Nereden çıktı bu başörtülüler, eskiden bizim de Kürt komşumuz vardı ama Kürt olduğunu bilmezdik,” demeye başladılar.
2000’lerin başında “muhafazakar dindarların”, “muhafazakar laiklerden” iktidarı devralmasının memlekete hiçbir faydası dokunmadıysa, onları “afallatmış” olması başlı başına bir faydadır. Hiç olmasa “Kürtçenin, başörtüsünün yasaklanmış olmasının”ne kadar büyük bir zulüm olduğunu anladılar bu vesileyle. Ama eski alışkanlıklarından olsa gerek, devletin televizyonunda bugün Kürtçe serbest, onların yönettiği birçok ulusal kanalda ise yasaktır hala!
*
“Bir Başkadır”ı izlemeyi bitirdiğimde aklıma gelenler buna benzer şeyler oldu önce.
Doktorun yönlendirdiği psikiyatriste giden başörtülü Meryem’in derdinden dertlenip süpetvizörü Kürt psikiyatrist Gülbin’den medet uman “Beyaz Türk” Peri’nin, Meryem’in baş örtüsünden şikayet ederken kendi kafasındaki “çuvaldan” bihaber olmasının sebebi, ta baştan beri yerli bir sahnede oynanan demin sözünü ettiğim o yabancı “müsamere”yüzündendir.
*
Bin bir çağrışımla, bir tarafın yanında durmadan, herkese eşit mesafede bakan, bir çözüm sunmak yerine sadece gösteren, bunu da çok iyi yapan, kimseyi ajite etmeden, kimseyi aşağılamadan, bir filmle her şeyi hal etmeye soyunmadan ama hepimizi kederlendiren sorunlarımızın, yaralı ruhumuzun yarasının bugünün meselesi olmadığı üzerine düşündüren “Bir Başkadır”ı bitirmiştim ki, kazıktan kurtulmuş bir davar sürüsünün Yıldız Tilbe’yi parçalamak üzere harekete geçtiğini okudum haber sitelerinde. Neymiş, idam edilmelerinin yıldönümünde Seyit Rıza ve Şeyh Sait’in fotoğraflarını paylaşarak, “Allah’ın rahmeti üzerinize olsun” demiş.
*
Bugün üç kişinin mezarının yerini bilen yok bu memlekette. Şeyh Sait, Seyit Rıza ve Said-i Nursi’nin… Seyit Rıza ve Şeyh Sait’i devlet astı, Bediüzzaman ise eceliyle öldü. Devlet; ertesi gün Elazığ’dan geçecek Mustafa Kemal Atatürk belki kendisini af eder diye gelip teslim olan Seyit Rıza’yı, şehrin ışıkları kesik olduğu için araba farının ışığı altında gece yarısı abuk sabuk bir yargılamayla hemen astı, cesedini bilinmeyen bir yere gömdüler. Şeyh Sait’e ise, hukukçu olmayan savcı söz vermişti, konuşursa eğer birlikte kuzu çevireceklerdi, savcının istediği her şeyi söyledi, kuzu muzu kaldı başka bahara. Onun da na’şı kayıplara karıştı aniden. Bediüzzaman ise eceliyle vefat etti. Urfa’da gömüldüğü yerden çıkarıp kimsenin bilmediği bir yere götürdü kemiklerini darbeciler.
Yıldız Tilbe, “idam edilen, suçunun cezasını canıyla ödemiştir zaten, yapmayın etmeyin” dedi, “Kürt değilim çünkü Kürtçe bilmiyorum, Kürt kızıyım, Türkçeyim, Türkiyeliyim” diye bağırdı ama nafile…
Yıldız Tilbe benim gözümde tekrar insanlığa yakın devasa bir yıldız mertebesine ulaşırken, aynı gün Prof. Taner Akçam’ın Dersim katliamı üzerine yazdığı “tezler” yazısını okudum bir internet sitesinde. CHP’li Onur Öymen, yıllar önce devletin Dersim’de anaların gözünün yaşına bakmadığını itiraf etmişti hepimizin gözü önünde. Akçam’ın “Dördüncü Tezi” şöyle:
*
Seyrettiğim dizinin çağrışımları, Yıldız Tilbe’nin karşılaştığı muamele, Taner Hoca’nın yazısı ve Ahmet Kekeç’in vefatı… Üst üste geldi hepsi…
Yazarlık hayatımın en büyük mükafatını Ahmet Kekeç’ten almıştım. Türkiye’nin yaralı ruhunun içinde onun da dahil olduğu büyük bir kalabalıkla ele ele verip barışı ararken karşılaştım onunla. Daha önce tanışmıyorduk. Ama üslup sahibi bir yazar olduğu için benim yazarımdı uzun bir süreden beri. Karşılaştığımızda beni bir süre süzdü, sonra, “İnsan bir yerde bir Muhsin Kızılkaya yazısını görünce mutlaka okumak ister,” dedi. İçim ısındı. Ben ona daha güzel bir iltifat yapamazdım, sustum, o anladı neden sustuğumu.
Bir televizyon dizisinin çağrışımlarının beni götürdüğü yakın tarihimizin ince detaylarını en iyi bilen yazarlardan birisiydi.
En iyiysi Edip Cansever'in dizleleriyle uğurlamak onu:
Başka imkanı yoktur da ondan!
*
Telaş o telaş abiler.
“Bir Başkadır” dizisi de, Yıldız Tilbe’nin “rahmeti” de, Ahmet Kekeç’in “arayışı” da, Taner Akçam’ın “tezi” de bu iniltinin bir parçasıdır.
- Şiirin ve elemin yurdundan yükselen ses3 dakika önce
- "Asabiyet"ten mustarip bir komitacının portresi2 gün önce
- "Beau Chérif"ten "Boş Herif"e; Şerif Paşa57 dakika önce
- Yaklaşan felaket!2 gün önce
- İdama giden Dostoyevski'nin son 15 dakikası55 dakika önce
- Dostoyevski neyimiz olur?48 dakika önce
- Yeni yılda mutluluk temennisi beyhude mi?12 saat önce
- "Suphi'yi kim öldürdü?"2 gün önce
- Gazoz!32 dakika önce
- Yol ayrımında bir serbesti denemesi4 hafta önce