Beşir Fuat kendini niçin öldürdü?
“…ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman” dizesinde İsmet Özel, “eylül günü” yerine “şubat günü” deseydi, “Amentü” şiirine kesinlikle Beşir Fuad’ın intiharını anlatarak başlamış derdim size. Şöyle başlıyor büyük şairin ünü kadar yaygın “Amentü”sü:
*
Şimdi başka bir şiire gidelim. Enis Batur, 1981 yılında yazdığı “Yanlış Mesel” şiirinin girişinde tırnak içinde “Mezardan bir seda” cümlesinin yanında bir dipnot işareti koymuş ve o dipnotta Beşir Fuad’ın ölüm anında hissettiklerini nakletmiş.
Şiir şöyle:
*
Şimdi de başka bir şaire, Ahmet Oktay’a gidelim, onun 1987’de yayınlanan “Yol Üstündeki Semender” kitabındaki “Beşir Fuad” şiirine…
Ahmet Oktay, şiirini “Enis Batur’a” ithaf etmiş, o şiir de şöyle:
dalgın hayaletinle. Ufku
sen misin seyreyleyen
*
Buraya kadar; insanlık tarihinde hiç kimsenin denemediği bir metotla 35 yaşında intihar eden genç bir adamın intiharının üç şairin şiiri üzerinden okudunuz. Ama bilirsiniz şiir her şeyi açıklamaz, kapalıdır, neyin ne olduğunu düzyazı gibi anlatmıyor bize şiir.
Ben de bu yazıda şairlerin şiirleştirdikleri intiharın hikayesini yazacağım.
*
Beşir Fuad, çok önemsediği dostu Ahmet Mithat Efendi’ye, intiharından iki sene evvel, 1885’te şu mektubu yazar:
*
5 Şubat 1887 Cumartesi gününü Pazar’a bağlayan gece İstanbul’a kar yağıyordu, hava soğuktu.
Beşir Fuad’ın “ölüm ayini” işte o karlı, soğuk gecede başlar.
Cuma gününü şen şakrak geçirmişti. Bir tanıdığından bir lira borç almış, Beyoğlu’na çıkmış, sonra evinin bulunduğu Cağaloğlu’na dönmüş, yazılar yazdığı “Tercüman-ı Hakikat” gazetesine uğramış, bulduğu dostlarla yarenlik etmiş, gülüp eğlenmiş, Cumartesi günü ise akşama kadar yatağında geçirmiş, akşama doğru bir mektup yazmış, Ahmet Mithat Efendi’nin bir adamını çağırmış, yazdığı mektubu ona vermiş, adam acelesi varsa evine götüreyim demiş, o da mektubun acelesinin olmadığını, yarın ona teslim etmesini söylemiş, akşam yemeği vakti odasından çıkmış, ev ahalisine hiçbir şey hissettirmemiş, onlarla birlikte yemek yemiş, herkese güler yüz göstermiş, uyku zamanı gelince o da çalışma odası olan kitaplığına gitmişti. Bunu hemen hemen her gece yaptığı için ev ahalisi hiçbir şeyden kuşkulanmamıştı.
*
Tamam da kimdi bu Beşir Fuad? Neden canına kıymaya kalkışıyordu?
*
Beşir Fuad bir edebiyatçı olarak kabul edilmiyor ama memleketimizde edebiyat eleştirisinin öncüsü sayılıyor. Kendi nesli içinde tek örnektir; üç dili Fransızcayı, İngilizceyi ve Almancayı anadili gibi biliyor. Edebiyatta hayalciliğe karşıdır, memleketin ilk realistidir. Batı’yı yüzeysel ve subjektif olarak değil, kaynaklardan okuyarak, bilinçle kavramaya çalışmıştır.
Oldukça kısa süren hayatında çeşitli konularda 200’den fazla eser vermiş, müspet ilimlere, dil konularına, askerliğe, felsefeye ve edebiyata dair kitap ve makalelerinde hissilikten, hayalcilikten kaçınmış, buna karşın akılcı, materyalist ve pozitivist bir dünya görüşüne yaslanmıştır. Osmanlı aydınlarına Zola, Daudet, Dickens, Flaubert, Comte, Büchner, Spencer, D’Alembert, De la Mettrie, Chambers, Diderot, Claude Bernard, Ribaut, Tarde gibi Batılı düşünür ve edipleri ilk defa tanıtan odur. Bu listenin edebiyatçıları realist, yani gerçekçi; filozof ve mütefekkirleri de pozitivist, materyalist ve ansiklopedisttir. Bu bakımdan Beşir Fuad, yine memleketimizde realizm, pozitivizm ve materyalizmin öncüsü olarak kabul ediliyor; Dr. Abdullah Cevdet ve Baha Tevfik onun gerçek izleyicileridir.
Hiçbir tartışmada sinirlenmez, müthiş bir münazaracıdır. Hep belgeyle konuşur. Afra tafra, boş böbürlenme ondan uzaktır.
(Victor Hugo” kitabı Türk edebiyatının ilk eleştirel biyografisidir),
1852’de İstanbul’da doğmuş, Fatih Rüştiyesini bitirmiş, Suriye’de görev yapan babasının yanında kalmış, Halep’te Cizvit mektebine devam etmiş, burada çok iyi Fransızca öğrenmiş, 1873’te Harbiye’den mezun olmuş, kolağası (binbaşı) rütbesindeyken, bütün vaktini ilmi çalışmalara vermek için askerlikten ayrılmış, üç yıla hiçbir insanın sığdıramayacağı kadar eser sığdırarak 1887’de canına kıymıştır.
*
Ölümünden önce yazdığı mektuplara göre onu annesinin hastalığı intihara sürükler. Annesini götürdüğü doktor “aklında bozukluk” teşhisini koyar kadına ve oğlunu, “Bu gibiler kimi zaman kendi canlarına kıyarlar, ya da başkalarını boğmaya kalkarlar, kimi zaman da mangal devirip yangın çıkarırlar,” diye uyarır.
Bütün hayatı altüst olur. Annesinin tek çocuğudur, böyle bir şey olursa herkes miras ona kalsın diye onun yaptığını sanabilir. Sonunda annesini tımarhaneye kapatır. Kadının bu hali onda hal bırakmaz. Deliliğin irsi bir hastalık olduğuna inandığı için de gözüne uyku girmez, kendisi de her an delirebilir.
Annesini götürdüğü doktora görünür; doktor beynine sülük yapıştırmayı önerir, “Hiçbir şeye kafanı takma eğlenmene bak,” der sonra. Doktorun dediğini yapar, kafasına sülük diker ve kendini aleme atar. Kadından kadına koşar. Vur patlasın, çal oynasın bir hayata dalar! Bir süre sonra birlikte olduğu fahişelerden birisini “kurtarmaya” karar verir. Sonra Célile adında bir Fransız kadını metres tutar, bir süre sonra onu da Fransa’ya gönderir. Célile ona Fransa’dan bir mektup yazar, “karnımda çocuğun var!” Derhal onu İstanbul’a geri çağırır, Kuzguncuk’ta ev tutar ona.
Cağaloğlu’ndaki Nallı Mescit Mahallesi’ndeki evinde ise huzursuzluk evden taşıyor, karısı neden her gece eve gelmediğini sorar, Kuzguncuk’a gitmediği zamanlarda da Célile başının etini yer. Bu arada bir buçuk yaşındaki Namık Kemal adını verdiği oğlu kızılcık hastalığına yenik düşer. (Oğluna Namık Kemal adını vermesi boşuna değildir. Ona göre her yazı yazan, meramını çat pat yazıyla anlatan yazar değildir. O sırada bu payeyi hak edenlerin sayısı sınırlıdır. Namık Kemal, Abdülhak Hamit, Cevdet Paşa, Mualim Naci’ye aynı ayarda bir iki kişi daha ekleyin, ancak o kadar yazar vardır bu memlekette.)
Parası gittikçe azalmaktadır. Hayatındaki kadınları yüzüstü bırakmayı önce göze alamaz, sonra “bu şekilde nereye kadar gidersem gideyim, olmasa canıma kıyarım” fikrine kapılır.
1885 yılında intihar edeceğini bir mektupla Ahmet Mithat Efendi’ye bildirdiğinde, intihar günü de kafasında nettir. Ancak şiir konusunda laftan anlamayan birilerine cevap yetiştirmesi lazım geldiğinden, ölüm gününden iki hafta sapar.
*
Sonunda o soğuk Cumartesi gecesi kararını uygulamaya başlar.
Bir deney yapar gibi işe başlar. Ölüm ayininin her anını, saniye saniye tutanağa geçirecek. Bir insanın ölürken neler hissettiği şimdiye kadar saptanmış bir şey değil. Bunu o yapacak. Böylece belki ölümün anahtarını da bulmuş olacak. O yüzden ölmelidir.
Şimdi sıra iki sene önce Ahmet Mithat Efendi’ye yazdığı mektuptaki adımları takip etmeye gelmiştir.
İki bileğine ve boyun damarlarına kokain şırınga eder. Bedeni yavaş yavaş gevşerken bilek damarlarını keser. Kan akmaya başlayınca kalemi eline alır -ki bazıları mürekkep yerine kanını kullandığını söylerler- ilk satırı yazar. İsmet Özel’in deyimiyle, “damardan sıcak/sımsıcak kelimeler” boşanır. Amacı ölümü an be an kağıda geçirmektir. “Arzu ettim ki, bir insanın öldüğünü ve ölürken neler hissettiğini bildirmek suretiyle, insanlığa bir faydam dokunsun.”
Kelimeler kağıtta belirdikçe kan çoğalır. Yazıya kan karışır, o yazmaya devam eder:
Tam burada merdivenlerden bir ayak sesi duyar. Biliyor, gelen baldızıdır, bir şey isteyip istemediğini soracak. İçerden seslenir ona:
Baldız uzaklaşınca bu kez usturayı boynuna atar. Yazmaya devam eder:
Yavaş yavaş baygınlık gelmeye başlar, yazmaya devam eder:
Kan daha hızlı aksın diye kolunu havaya kaldırır ve en son şu cümleyi yazar:
Baygınlık anında yüksek sesle evin hizmetçisine seslenir. Hizmetçiyi, kan daha çabuk aksın diye kolunu havada tutması için çağırmıştır. Adam içeri girer, her yer kan… bağırır, bağırmasına evin ahalisi gelir.
Kadınlar tez elden, komşuları Doktor Miralay İzzetlu Nazif Bey’e haber verirler. Doktor çabucak yetişir, Beşir Fuat’ın ağzından en son şu cümle çıkar:
*
Beşir Fuad, Ahmet Mithat Efendi’ye yazdığı “vasiyet” mektubunda, o sırada kadavra bulmakta güçlük çeken tıbbiyeye bağışlamıştı cesedini, ancak bu dileği yerine getirilmez, naaşı Eyüp Mezarlığına defnedilir ancak mezarı daha sonra kaybolur.
İntiharından hemen sonra İstanbul’da bir intihar salgını başlar, bunun üzerine 11 Mart 1887 tarihinden itibaren, gazetelerin intihar haberi vermeleri Sultan Abdülhamit emriyle yasaklanır, bu yasak altı ay kadar sürer.
*
Dünya edebiyatından Stefan Zweig, Walter Benjamin, Virginia Woolf, Anne Sexton, Sylvia Plath, Vladamir Mayakovski, Sergey Yesenin, Cesare Pavese, Yukio Mişima, Gerard de Nerval, Jack London, Ernest Hemingway, Sâdık Hidâyet gibi birçok yazar ve şair intihar etmiştir. Bizde de Sadullah Paşa, Şakir Efendi, Nilgün Marmara, İlhami Çiçek, Sosyal Ekinci, Metin Kaçan gibi yazar ve şairler…
Ahmet Mithat’a yazdığı mektupta, “Bu fikri, yaz gelirse Kâğıthane’ye gideceğim gibi telakki ettim,” diyen Beşir Fuad’ın intiharı bunlardan hiç birisine benzemez.
*
*
Salah Birsel, Bir Zavallı Sarı At, Sel Yayıncılık
Orhan Okay, Beşir Fuad, İlk Türk Pozitivisti ve Natüralisti, Dergah Yayınları
Beşir Fuad Mektupları, Arba Yayıncılık
Beşir Fuad, Şiir ve Hakikat, YKY
- Şiirin ve elemin yurdundan yükselen ses3 dakika önce
- "Asabiyet"ten mustarip bir komitacının portresi2 gün önce
- "Beau Chérif"ten "Boş Herif"e; Şerif Paşa57 dakika önce
- Yaklaşan felaket!2 gün önce
- İdama giden Dostoyevski'nin son 15 dakikası55 dakika önce
- Dostoyevski neyimiz olur?48 dakika önce
- Yeni yılda mutluluk temennisi beyhude mi?12 saat önce
- "Suphi'yi kim öldürdü?"2 gün önce
- Gazoz!32 dakika önce
- Yol ayrımında bir serbesti denemesi4 hafta önce