Kitap imha etmenin yakın tarihi
Dünyanın en büyük kitap mezarlığı ülkemizdedir sanırım. Basılı bir eser olarak kitabı elimize aldığımız günden beri ona yapılan düşmanlık, zamanla onu çok tehlikeli bir nesne haline getirdi. Okuyanın ceza aldığı, bulunduranın suçlu göründüğü günden beri ona sahip olanlar, “tehlike anında” ondan kurtulmak için ya ocağa, sobaya atıp yaktı ya da biraz daha geniş zamanı varsa, tıpkı ölüsü gibi ona güzel bir mezar kazıp toprağa gömdü. Gömülmekten kurtulan çoğu kitap ele geçirilen silahların, mermilerin arasında, bir masanın üzerinde bize, o silahlarla birlikte gösterilerek, ne kadar tehlikeli şeyler oldukları bir kez daha hatırlatıldı.
*
O günden itibaren “kitap üzerine” yemin eden bir toplum olduğumuz halde (ilk fırsatta kitaba küfredenleri dışında tutuyorum) kitabı düşman belledik. Maruz kaldığımız, kalmamız muhtemel olan bütün zararlı fikirleri kitaplardan bildik.
*
Kitap düşmanlığı 1867 yılında yayınlanan “Ali Paşa Kararnamesi”yle başladı. “Memleketin genel çıkarlarına” aykırı davranan her türlü basılı mevkute bu kararnameyle yasaklandı. Kitaplar ise Meclis-i Maarifçe incelendikten, “memlekete ve devlete zararlı olmadıkları” saptandıktan sonra basılabildi.
Kitap sansürü ve düşmanlığı Abdülhamit’ten önce de vardı. Abdülhamit, 1881 yılında kitap sansürü işini “Meclis-i Maarif”ten alıp yeni kurulan “Encümen-i Teftiş ve Muayene” kuruluna verdi.
Bu kurulun görevi; içeriği ne olursa olsun memleket içinde basılan ve memlekete dışarıdan giren kitapları incelemekti.
İlk kurulduğunda bu kurul 7 kişiden oluşuyordu. 26 sene sonra 1907 yılına geldiğimizde kurulun sayısı 59 kişiye çıktı. Bu süre sonra kurul da yetmez oldu, arada “Encümen-i Teftiş ve Muayene”nin inceleyip basılmasına ruhsat verdiği Arapça, Farsça ve Türkçe kitapları yeniden inceleyen “Tetkik-i Müellefat Komisyonu” adında daha yüksek bir kurul kuruldu.
Bu kurul 8 kişiden oluşuyordu. Yanında bir de “dini kitapları” inceleyen 8 kişilik bir başka kurul daha vardı. Böylece sansür heyetinin sayısı 75’i buldu.
*
Şu örnek ne demek istediğimi daha iyi açıklar sanırım.
1902 yılında Maarif Nazırlığı’ndan Mabeyn Başkatipliği’ne şöyle bir yazı gitti:
Belli ki Maarif Nazırının dahiyane önerisi Allah’ın gölgesi Sultan Abdülhamit Han tarafından uygun görüldü ki, kitapları yakmakla görevli kurul birkaç gün süren meşakkatli yakma eyleminden sonra şöyle bir tutanak düzenledi:
*
Türkiye 20. yüzyıla “kitap düşmanı” bir ülke olarak girdi. Öyle ki kitap bastırmak deveye hendek atlatmaktan zor bir iş haline geldi. Basılması için izin almak dert, izinden sonra matbaaya vermek ayrı bir dertti. Hele satmak, bulundurmak ve okumak bambaşka bir dert…
İncelenmek üzere Encümen’in eline geçen kitap ayrı ayrı dört kişi tarafından okunuyor, her biri bir bölümü atıyor, çiziyor, sayfalar delik deşik oluyordu. Bu yüzden kalan metin yazarın metni olmaktan çıkıyordu. Halit Ziya Uşaklıgil “Kırık Hayatlar” romanının sansürden çıkmış halini görünce, “böyle yazarlık yapmaktansa hiç yazmamak evladır” dedi ve 1902 yılından Meşrutiyetin ilanına kadar tam altı sene boyunca tek bir kitap bile yazmadı.
*
Bu arada sansürle görevli Encümen azalarını sayısı her geçen gün arttı. Azalar arttıkça kitap sayısı azaldı. Öyle bir an geldi ki sansür etmek için Encümen azaları okuyacak kitap bulamaz oldu. Ama devlette devamlılık esastır, elbette devlet, memurunu boş bırakacak değildi; onlar da okuyacak kitap bulamayınca bu kez sigara kağıdı ve kibrit kutusu kapaklarındaki resimleri incelemeye ve sansür etmeye başladılar.
Müstecabizade İsmet Bey adında bir şairin Padişaha verdiği bir jurnal bu bahse şahane bir örnektir:
Bu ve buna benzer “ihbarlar” yapan “jurnalcıların” bir diğer işi de yasaklanmış kitapları satan ve okuyan şahısları Saraya ihbar etmekti. O devirde jurnalcılık o kadar yaygınlaşmıştı ki, Halit Ziya Uşaklıgil “Kırk Yıl” adlı hatıratında, “Herkes birbirinden korkar, babalar çocuklarından, kocalar karılarından saklanırdı,” der. “Babasını, anasını, kardeşini, evlatlarını jurnal edenler de görülmüştür.”
Bu devirde üç beş kişi bir araya gelip sanat, bilim, din, felsefe üzerine sohbet ederse, hele yanlarında kitap falan varsa vay hallerine. Jurnalciler hemen haberi saraya ulaştırırdı.
Eski Hariciye Nazırlarından Rıfat Paşanın sanata, kültüre meraklı oğlu Rauf Bey bir gün Çubuklu’daki yalısına, hindi ve kaz ziyafeti eşliğinde sohbet etmek için birkaç dostunu davet eder. Yenilip içilir, sohbet koyulaşır, komşuları hemen “yalıda gizli toplantı var” diye onları ihbar eder. Ev anında basılır, yalıdakiler cümbür cemaat Yıldız’a götürülür. Sorgu başlar. Sorguya çekileceklerden birisi de amedi hulefasından (Babıali ile saray arasında yazışmaları yürüten kişi) Sahip Efendi’dir. Sahip Efendi çok korkar. Daha sorgu başlamadan, tir tir titreyerek yemin eder, dili dolaşa dolaşa kendini şöyle savunur:
Rudyard Kipling'indi sanırım; şuna benzer bir sözü kalmış aklımda:
(Bu yazıyı yazarken Cevdet Kudret’in “Abdülhamit Devrinde Sansür” kitabından yararlandım.)
- Şiirin ve elemin yurdundan yükselen ses3 dakika önce
- "Asabiyet"ten mustarip bir komitacının portresi2 gün önce
- "Beau Chérif"ten "Boş Herif"e; Şerif Paşa57 dakika önce
- Yaklaşan felaket!2 gün önce
- İdama giden Dostoyevski'nin son 15 dakikası55 dakika önce
- Dostoyevski neyimiz olur?48 dakika önce
- Yeni yılda mutluluk temennisi beyhude mi?12 saat önce
- "Suphi'yi kim öldürdü?"2 gün önce
- Gazoz!32 dakika önce
- Yol ayrımında bir serbesti denemesi4 hafta önce