Çinliler birbirine benzemez!
Attila İlhan’ın bir kitabına da isim olan “Zenciler birbirine benzemez” lafının doğru olduğunu, geçen hafta içinde Van’da görev yapan bir mektep arkadaşımın çalıştığı iş yerinde ziyaretim sırasında bana anlattığı hikayeyi dinleyinceye kadar bilmiyordum.
Ona da bir arkadaşı anlatmış.
Bir grup bürokrat resmi bir gezi için Türkiye’den Çin’e gitmiş. Çinli heyet karşılamış onları, görüşmeler yapmışlar, akşam da bir lokantada yemek eşliğinde sohbet ederlerken heyetten bir Çinli, karşılarında oturan bizim heyettekilerin uzun uzun yüzlerini inceledikten sonra yanında oturan ve bize bu hikayeyi getiren adama demiş ki:
İtiraf edeyim, o ana kadar bunun böyle olabileceği hiç aklıma gelmemişti, bir yaşıma daha girdim.
*
O andan itibaren bu mesele üzerine uzun uzun düşünmeye başladım. Biraz daha düşünmenin beni “ırkçılığa” sürükleyebileceğinden korkarak, en iyisi bu konuda biraz bilgilenmek dedim ve birtakım makaleler okudum.
Sebepleri bir hayli uzun ama şunu söylemek mümkün:
*
Bu meseleyi fikir alanına taşıyıp, birbirine benzeyen ve birbirine hiç benzemeyen fikirler var mıdır sorusunun ardına düşmek ne kadar akıl kârıdır bilmiyorum ama insanları birbirinden ayıran “algıysa” eğer; aynı “algı” fikirleri neden birbirinden ayırmış olmasın?
*
Aklımda bu "deli fikirler", Ankara’da girdim bir kitapçıya. Hemen girişte, “yeni çıkan” kitaplar içinde ilk gözüme çarpan İhsan Oktay Anar’ın uzun bir süreden beri birçok sadık okuruyla birlikte benim de beklediğim yeni romanı “TİAMAT” çıktı karşıma. Sağını solunu kurcalamadım, arka kapak yazısını okumadım, bir sevdiğimden bir hediye almanın heyecanıyla aldım elime. Yanında Attila İlhan’ın “Kardeşime Mektuplar”ı duruyordu. Birkaç gün önce, Hasan Bülent Kahraman’ın bu kitapla ilgili uzun, çok uzun yazısını okumuştum K24 sitesinde; kitap hakkında bir hayli malumatım vardı, onu da koydum Anar’ın romanının yanına, ikisinin de parasını ödedim, çıktım kitapçıdan.
(Hasan Bülent Kahraman’ın yazısını okurken aklıma geldi. Ben Güneş Gazetesi’de 1987 yılında gazeteciliğe başladığımda Attila İlhan Güneş’te yazıyordu. Uzun bir süre yazdı. Sonra gazete batmaya yüz tuttu, biz de ısrarla onu yaşatmaya çalışıyorduk, iyi yazar arıyorduk, bir gün Attila İlhan bana “Ankara’da Hasan Bülent Kahraman diye bir delikanlı var, mutlaka ona yazdırın” dedi, sanırım Hasan Bülent onun tavsiyesiyle gazetede yazmaya başladı, Hasan Bey bunu biliyor mu bilmiyorum, Kaptan’la tek anım budur.)
*
Bir kahveye oturdum. Sade bir kahve söyledim. Önce İhsan Oktay Anar’ın romanının karıştırmaya başladım. Kitap çıkmadan önce Habertürk’te uzun bir süreden beri edebi meselelere pek dalmasa da ciddi, bilgili, işin ehli ender edebiyat eleştirmenlerinden birisi olan Kürşad Oğuz’un romana dair uzun yazısını okumuştum. Bir kere yazının başlığı şahaneydi; “İhsan Dayı’dan sonra Hulusi Amca’nın kitabı”… Daha yazının girişinde şu satırlar:
Edebiyata dair her sözüne güvendiğim iyi bir eleştirmenin kitaba dair bu sözleri beni, kitabı bir an önce okumak için biraz daha kışkırttı.
*
Ama ben Ankara’dan İstanbul’a uçarken, yolda Attila İlhan’ın mektuplarını okuyacağım. Koltuğa oturdum, açtım kitabı.
Hasan Bülent Kahraman da yazısında Attila İlhan’ın Kaynak Yayınları arasında çıkan kardeşine yazdığı mektupların toplandığı kitabın özensizliğinden bahseder ama özensizliğn bu kadarına pes! Uçakta kitabı açıp okumaya başlayınca gördüm, aldığım nüshanın birçok sayfası boş, alırken bakmamışım, boş sayfaları olan kitabı kimse tezgaha çıkarmaz nasılsa diyerek, neyse ben de payıma düşenlerle yetineceğim. İstanbul’a vardığımda kitap bitmişti.
Çok şey öğrendim; mesela Kaptan’ın “İstanbul Ağrısı” şiirinde;
diyerek beraber “İstanbul’a taptıkları” “Birader Mırç’ın” yakın arkadaşı Cahit Güçbilmez olduğunu öğrendim mesela, bilmiyordum. Birader Mırç bahsi başka kitaplarında da geçer. Hasan Bülent Kahraman da yazısında ondan bahseder. Meğer hukuk fakültesinde okurken dost olduğu Mırç, yani Cahit Güçbilmez “milli emniyetin” adamıymış. Günün birinde bir sahafta Hasan Bülent Kahraman Attilla İlhan’ın “Zenciler Birbirine Benzemez” romanının ilk baskısını görür, kapağını açar, Kaptan’ın kitabı “Birader Mırç’a” imzaladığını görür, kitabı alır, onu şaire gösterir, gerisini şöyle anlatır:
*
1951 yılının Ekim ayında, yani Attila İlhan Paris’e gittikten bir iki ay sonra tarihe “51 komünist tevkifatı" olarak geçen tutuklamalar başlar. Enver Gökçe, Mübeccel Kıray, Arif Damar, Ruhi Su, İlhan Başgöz, Orhan Suda, Halim Spatar, Behice Boran, Şükran Kurdakul, Nejat Özön, Vedat Türkali, Ahmet Arif, Arslan Kaynardağ, Kemal Bekir, Muzaffer Arabul, Selçuk Uraz, Sadun Aren gibi şahsiyetler tutuklanır.
Hasan Bülent Kahraman yazısında Attila İlhan’la ilgili şu bilgiyi verir:
Attila İlhan’ın “milli emniyetin adamı” olduğu savına Kemal Tahir de inanır. Hatta o derece inanır ki, en yakın arkadaşı Cemil Meriç’le ölünceye kadar küs kalma pahasına.
Hadiseyi Ümit Meriç'in “Babam Cemil Meriç” kitabından özetleyeyim:
Kemal Tahir hastalanır, Meriç’ler ailecek hasta ziyaretine giderler. Kemal Tahir ciğerlerinden ameliyat olmuş, sesi kısılmış, boğuk boğuk konuşuyor. Refik Erduran ve başkaları da var evde o sırada.
Söz döner dolaşır Attila İlhan’a gelir, Ümit Meriç o sırada “Bıçağın Ucu” romanını okumuştur. Cemil Meriç de romancıyı över. Kemal Tahir önce dinler sonra çok öfkelenir o hasta haliyle, “Attila polistir, sen bunu bilmiyor musun?” diye Cemil Meriç’i azarlar.
Bunun üzerine Cemil Meriç, “Sen yazarken kılı kırk yarıyorsun, konuşurken de ben senin söylediğin her şeyi doğru kabul ediyorum, Attila hakkında böyle bir şey söylemeye nasıl dilin varıyor,” der.
Kemal Tahir’in cevabı daha da sert olur:
Cemil Meriç daha fazla dayanamaz:
“Peki Kemal’cim, biz kalkalım,” der.
Ortalık buza keser, Semiha Hanım aileyi uğurlar.
Hadiseyi Cevat Özkaya’ya anlatan Cemil Meriç sözü şöyle bağlar:
*
Uçak İstanbul’a indiğinde kitabı bitirmiştim.
Havaalanından şehre giderken telefonumda köşe yazılarına baktım. Hemen hemen herkes Tarkan’ın “Geççek” şarkısından bahsediyor, bu “büyük eserin” künhüne varmaya çalışıyordu. İşin tuhafı, Tarkan ilk çıktığından beri ona “kıl” olan bir yığın kerli ferli muhalif yazar şimdi neredeyse onu bir Che Guevara, şarkısını da "devrim marşı" mertebesine ulaştırıyordu; ilk çıktığından beri onu hiç dinlememiş ama muhtemelen tıpkı diğerleri gibi ona “kıl” olan bir yığın kerli ferli iktidar yanlısı yazar ise onu Pensilvanya semalarına ışınlamakla uğraşıyordu.
Bütün bu saçma sapan yazıları, tartışmaları okuyup duyduktan sonra dedim ki kendime, “elbette geçecek, kendi varoluşunu anlamlandırmak için zaman denilen şeyi icat eden her akıllı insan biliyor, bugün geçer, yarın gelir, her geçen gün ömrümüzden bir gün alır. Ömrünü tüketen bütün insanlar ‘bu da geçer’ diyerek ömrünü tüketmiş, geçince olan tek şey tükenen ömrümüze olmuş.”
Neyse, ben eksik kalayım bu “derde deva, batna cila” tartışmadan dedim kendime ama tarihçi geçinen bir hanfendinin “Tarkan’ın Dersim’in damadı olduğunu hatırlatayım” şeklindeki beyanatını görünce, birkaç yazısında pek de iyi bahsetmediği Tarkan’ın Türkiye’de ilk defa “Komünizmle Mücadele Derneğini” kuran dedesinin kardeşi geldi aklıma, ama hemen kızdım kendime, hiç kime ne akrabaları ne doğduğu şehir ne de kız aldığı muhitle tartılmaz ama neylersin işte memleketin tarihçisi bu hale gelmişse, biz sıradan insanların vay haline!
Sahiden bu nasıl absürt bir memleket? Bir yandan İhsan Oktay Anar gibi yazarlar var bu memlekette, “TİAMAT” gibi romanlar yayınlanıyor, bir yandan da “bir şehrin damadı olmayı” matah sanan tarihçiler geziniyor ortalıkta.
*
Akşam yatmadan önce Attila İlhan’ın “Zenciler Birbirine Benzemez” romanı açtım. Kopuk kopuk rüyalar gerçekle karışmıştı romanda. Romanın kahramanı Mehmet Ali sıkılır, her şeyini işini, sevgilisini, anılarını arkada bırakıp Paris yollarına düşer.
Romanın bir yerinde Attila İlhan der ki:
- Şiirin ve elemin yurdundan yükselen ses3 dakika önce
- "Asabiyet"ten mustarip bir komitacının portresi2 gün önce
- "Beau Chérif"ten "Boş Herif"e; Şerif Paşa57 dakika önce
- Yaklaşan felaket!2 gün önce
- İdama giden Dostoyevski'nin son 15 dakikası55 dakika önce
- Dostoyevski neyimiz olur?48 dakika önce
- Yeni yılda mutluluk temennisi beyhude mi?12 saat önce
- "Suphi'yi kim öldürdü?"2 gün önce
- Gazoz!32 dakika önce
- Yol ayrımında bir serbesti denemesi4 hafta önce