Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması
  • Habertürk Huawei Uygulaması

KEREM AKÇA /HABERTURK.COM

keremakca@haberturk.com

 

26 HAZİRAN 2015 FİLMLERİ

 Ünlü uyuşturucu kralı Pablo Escobar’ın hayatına bir yabancının, bir Kanadalının gözünden bakan, bu serüvenin içine aşk, aksiyon, gerilim ve western de ilave eden sürükleyici bir yapıt... “Escobar: Kayıp Cennet”, net bir biyografik film değil. Aksine Kolombiyalı suçluyu Amerikancı bir bakışla resmedip geri plana itiyor. Ama özenli besteleri ve kurgusuyla da parmak ısırtmayı ihmal etmiyor.

 ‘Aranan Pablo Escobar biyografisi’ diye bir şey var mı? Bu konuda bir bekleme sürecinden mi geçiyoruz? Tartışılır. Ama şu sıralar Oliver Stone’un ve senarist Matthew Aldrich’in yüksek hedeflere sahip projeleri depoda bekliyor. Bu süreçteyken “Escobar: Kayıp Cennet” (“Escobar: Paradise Lost”, 2014) bir ‘aperatif’ niyetine izleniyor.

 

ESCOBAR’A NET YABANCI BAKIŞI

 Paraya para demeyen ünlü uyuşturucu patronunun, sinema karakterlerine esin kaynaklığı yapmış bu önemli insanın temsilleri elbette merak uyandırıyor. Andrea Di Stefano, burada Francesco Di Marcano’yu, yani İtalyan sinemasında bilinen bir senaristi yanına almış. 1983-1991 arasındaki zaman diliminden bir kesite bakıyor.

 ‘Açlık Oyunları’nın (‘The Hunger Games’) Peeta’sı Josh Hutcherson’ın can verdiği Nick’in, net bir yabancının gözünden Kolombiya’nın eroin dünyasına bakıyor. Kazara Pablo Escobar’ın yeğeniyle ilişkiye giren bu genç adam, kendini ormanlarda, cinayetlerin, ticaretin orta yerinde, bir kargaşanın içinde buluyor.

 MESLEĞE UYGUN KAFA YAPISI GÖRSELLİKTE GİZLİ

 Yönetmen bu eylemi genelde onun gözünden akıtmış. Bakış açısı kamerasıyla birlikte, kurgunun hızlanması ya da duraksaması bir ruh hali temsili yaratıyor. Özellikle ilk 40 dakika zoom in hareketinden sıçramalı kurguya uzanan seçimler, adeta ‘kafası iyi’ bir tipleme yaratıyor. Eroin yetişen ormanlarda kendini kaybetme riskini özetliyor. Kafa karışıklığı ile pasif içiciliğin arasındaki çizgiyi şeffaflaştırıyor.

 Ancak bir süre sonra film ana ekseninden kopuyor. Anlatı Escobar’ın gözüne dahi kayıp esnekleşince öznel dünyanın muğlaklığı çekiciliğini kaybediyor. Aralarda Escobar’ın oğlu ile ilişkinin western düellosu kıvamında sunulması veya aksiyonun devreye girmesi derken birçok şey seyri kolaylaştırıyor. Aşkı da ekleyince aslında genel kitleyi avucunun içine alacak bir popüler sinema işi canlanıyor.

 GÜNEY AMERİKA’DAKİ UYUŞTURUCU TİCARETİNDEN HABERDARIZ

 Benicio Del Toro çok iyi oynamış. Che’den sonra bir tarihi karakteri daha müthiş bir kıvraklıkla yansıtmış. Al Pacino’nun Tony Montana temsilinden bu yana Orta/Güney Amerika’daki uyuşturucu ticaretine olan merak burada da canlanıyor. Ama bu bakış açısının, fazla üstten, ırkçı ve önyargılı olduğunu iddia edenler de çıkacaktır. Otto Preminger’den Ridley Scott’a uzanan yönetmenlerin perdede bu meslekte uzmanlaşmış tipleri yansıtma arzusuna ise yeni bir ekleme yapılıyor.

Aslında Escobar, 1994’te öldürülen futbolcu Andrés Escobar ile “İki Escobar” (“Two Escobar”, 2010) adlı aynı belgesele konu oldu. Meşhur uyuşturucu satıcısı George Jung’un biyografik filmi “Beyaz Şeytan”da (“Blow”, 2001) Cliff Curtis’in canlandırdığı yan karakter olarak da karşımıza çıktı.

 YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN ‘ESCOBAR 101’

 Burada da aslında geri planda kalma ezberini yineliyor. Gözlemci bir Amerikan bakışına malzeme oluyor. Açıkçası Nick’in bakış açısından yansıtılan anlar daha tutarlı hale gelse (örneğin çöp kutusunun içindeki sahne gibi) film kalıcı kalma şansını arttırabilirdi. Di Stefano umut vaat eden, Hollywood yolu açık bir yönetmen. Ancak burada Escobar’ı da ciddiye almayan, ‘yerde serilen kanlı adamlar’dan, ‘halka seslenen bir kahraman’dan ibaret gören, tabiri caizse bir ‘Disneyland’ yaklaşımı var. Karakterin egosu ve gücü sömürülürken, Batı’nın kendi kendini yücelttiği egzotik bir Kolombiya temsili yaratılıyor.

 Yeni başlayanlar için ‘Escobar 101’, ünlü kişiliğin yaşamından parçaları canlandırıyor. Seyircide ise ilkokul sıralarına oturuyormuş algısı yaratılıyor. Daha önce hiçbir şekilde bu tarihi suçlu ile tanışmamış kitle dışında olup biteni onaylayacak biri çıkar mı, şüpheliyiz. 1993’teki vefatından sonra hayranları ya da meraklıları artan Escobar’ın kitlesini pek tatmin etmeyecek bir yapıt canlanıyor.

 Görsel anlamda gözü açılan Nick’in zihinsel evrenine uygun bir iş daha tutarlı olabilirdi halbuki… David Brenner-Maryline Monthieux ikilisinin kurgusu ve Alman Max Richter’in yaylı çalgıları öne çıkaran besteleri ise müthiş bir özen hissi yaratıyor. Bizi filme bağlayan en önemli etkenlere dönüşüyor.

 

FİLMİN NOTU: 4.8

 Künye:

 Escobar: Kayıp Cennet (Escobar: Lost Paradise)

Yönetmen: Andrea Di Stefano

Oyuncular: Josh Hutcherson, Benicio Del Toro, Brady Corbet, Claudia Traisac, Ana Girardot

Süre: 115 Dk.

Yapım Yılı: 2014

GURURUMUZ!’ DEMEK İSTEYENLERE

 

Muhafazakar Thatcher döneminin göbeğinden coşkulu bir direniş, bir dayanışma, bir dostluk, bir omuz omuza verme hikayesi… “Onur”, zıt kutupların katı, bağnaz devlete karşı ayaklanmasıyla bizim Gezi Direnişi’ni hatırlatıyor. Sosyopolitik damarıyla ise 80’lerde Stephen Frears-Hanif Kureshi birlikteliğinden çıkan eserleri... İrlanda’da bir maden kasabasında 1984’te yaşanan gerçek isyana odaklanan yapıt, ‘işçiler’ ile ‘eşcinseller’i bir araya getiren bir ‘protesto yürüyüşü/grev filmi’…

Belki de 20. yüzyılın ikinci yarısının en katı, zorlayıcı, sabit fikirli ve faşist İngiliz başbakanı Margaret Thatcher’dır. Onun kadın olduğunu düşününce gözlerimiz fal taşı gibi açılır. Burada birbirini ayıplama ya da kabul etmeme ihtimali taşıyan iki grup aynı amaç uğrunda ona karşı ‘mecburen’ birleşiyor. Omuz omuza vermek hedefe dönüşünce, şamata ya da ‘dramedi’ de start alıyor. “Onur” (“Pride”),“Saklı Anılar”ı (“Simpatico”, 1999) yönettikten sonra sinemadan uzak kalan Matthew Warchus’un memuriyetiyle bir yerlere geliyor. Bir süre es vermiyor…

 İLK YARI SEYİRCİYİ HEYECANLANDIRMAK İÇİN

 Özellikle ilk 45 dakika, bir saatlik bölümde müthiş bir enerji var. Kurgucunun filmi ‘kitchen sink drama’ya dönüştürmeme arzusu, sinematografinin özeni, renklerin göze batmadan gerçekliği yansıtması derken 2.35:1’de bir beyaz perde eğlencesini tadıyoruz. Böylece gördüğümüz karakterlere bağlanmak da kolaylaşıyor.

 Bu sayede aslında fazlasıyla içimize sinen, bizi kendine bağlayan seyir süreci ile haşır neşir oluyoruz. ‘Gururumuz’ olacak tiplemeleri seçmek, onlara sarılmak istiyor, eşcinsel sinema adına da ‘yürüyün be!’ deme arzusuna kapılıyoruz. Stephen Beresford’ın senaryosu lezbiyen ve eşcinsel aktivistlerin maden işçilerinin 1984’deki grevine destek vermesini ele alıyor. Ulusal Maden İşçileri Sendikası’nın para ve güç katkısına tepkisi ise filmin yönünü tayin ediyor.

 ZIT KUTUPLARDAN BESLENEN KOMEDİYE KAYIYOR

 Ancak Margaret Thatcher’ın kömür madenlerini özelleştirmesi/kapatmasını omurgasına alan başarı öyküsünde tempo zamanla düşüyor ve mesele politik hale geliyor. 120 dakikada sanki ikinci yarısını, Melanie Oliver’ın değil de başka bir kurgucunun bitirdiği “Onur”, bir anda kültür/sınıf farkları komedisine meylediyor. Eşcinsel komedisi ile işçi sınıfı komedisi bir zıt kutuplar mizahına açılıyor. Sanki eşcinsel doğasını yansıtan dinamizmin oranı, maden işçileriyle birlikte yüzde 80, 90’lardan, 40’lara, 50’lere geriliyor. Böylece tempo ağırlaşıyor.

 Bu ani düşüş sağlıklı değil. Doğrusunu söylemek gerekirse başlangıçta ‘çaktırmadan söylemek’, bu sayede ‘göstere göstere politika yapmak’a kayıyor. Eşcinsel karakterlerin yürüyüşüne destek olan Bill Nighy, Imelda Staunton gibi tecrübeli oyuncuların bir anda cinsel hayatlarını sorgular hale gelmeleri eğlenceli, kabul edelim. Ama Beresford’un sözlü şakaları, bir yerden sonra tatminkar olamıyor.

 THATCHER DÖNEMİNDEN DAHA DÜZGÜN İŞLER VAR

 Son düzlük iyi alınsa, 90 dakikada adamakıllı bir başarı-irade temsili görebilirdik. Fakat ya senaristin ya yönetmenin damarı tutmuş, politik meseleyi gereğine uygun yansıtmak galip gelmiş. Bu da “Onur”un direncini, heyecanını, inanışını yaralıyor. Eşcinseller ile işçileri bir araya getirmenin yol açtığı ‘renklilik’ baltalanıyor. Temiz bir işle bizi sinemadan uğurluyor eser.

 Ama akla sosyopolitik açıdan Thatcher döneminden ‘öteki sorunları’nı ele alan iki işi getiriyor. Stephen Frears-Hanif Kureshi birlikteliğinin ürünü olan “Benim Güzel Çamaşırhanem” (“My Beautiful Laundrette”, 1985) ve “Sammy ve Rosie İşi Pişirdi” (“Sammy and Rosie Got Laid”, 1988) eşcinseller ile göçmenlerin tutucu rejim karşısında düştükleri durumları fazlasıyla sahici yansıtmıştı. Komediye kaymadan kalıcı olmayı becermişti. Burada ise ‘ver coşkuyu!’ emir kipi bir süre sonra filmi ele geçiriyor.

 

FİLMİN NOTU: 5.3

 

Künye:

 Onur (Pride)

Yönetmen: Matthew Warchus

Oyuncular: Bill Nighy, Ben Schnetzer, George MacKay, Dominic West, Paddy Considine, Imelda Staunton

Süre: 124 dk.

Yapım yılı: 2014

 

YASAKÇI İRAN’DA BİR GÜN

 İran sinemasının önemli yönetmenlerinden Jafar Panahi, ülkesinde ev hapsine mahkum edilmiş, film çekmesi yasaklanmış bir isim. Onun yasaklıyken zeki yöntemlerle imza attığı üçüncü uzun metrajı “Taksi Tahran”, ‘keskin sirke küpüne zarar’ atasözünü akla getiriyor. Şubat’ta ulaştığı Altın Ayı Ödülü’nün genelde niye güvenilmeyen bir ödül olduğunu kanıtlamak için üretilmiş gibi…

 

Jim Jarmusch’un “Dünyada Bir Gece”si (“Night on Earth”, 1991) farklı semtlerdeki taksi şoförlerinin müşterileriyle konuşmalarına odaklanmıştı. Diyalog odaklı minimalist komedi malzemesi sunmuştu. Ama sabit açılarla gelen tutarlılığa karşın beş kısa film, yönetmenin kariyerinin en kişisel ve zayıf işine açılmıştı.

 KIAROSTAMI, SCORSESE, STAHO, AKBARI

 Bu sayede de ister istemez Jafar Panahi, “Taksi Tahran” (“Taxi”, 2015) ile riskli bir yola sapıyor. Kısıtlı zaman diliminde net bir stil oturtamıyor. Aslında bütün filmi ‘tek mekan’da, ‘taşıt’ın içinde geçiren eserlerden gidersek, ‘açı-karşı açı tekniği’yle oynayan iki ‘deneyci’ yapıt akla geliyor. Arabanın içinde geçen Abbas Kiarostami’nin “10”unun (2002) veya Simon Staho’nun başyapıtı “Gündüz ve Gece”nin (“Dag Och Natt”, 2006) eylem planları burada yok. Onların yaptığı, kamerayı dikiz aynasına yerleştirerek bir sağa, bir sola döndürmektir. Aksiyondan uzak durmaktır.

 Burada da benzer kullanım var. Ama hiçbir şekilde hesaplı değil. Aksine yönetmen olayı olabildiği kadar anlatabilmek, kısa sürede yüzümüze vurmak istiyor. Scorsese’nin “Taksi Şoförü”nün (“The Taxi Driver”, 1976) Amerikan toplumuna bir ‘taksi’den bakma arzusuna yakın bir alegorik dil var. Taşıt, İslam Cumhuriyeti’nin tartışma platformuna dönüşüyor. En azından dramatik açıdan “10”un İran’daki bağnaz rejim sebebiyle kadınların çektiklerini inceleme arzusuna benzer bir metot canlanıyor. Ama şoför Mania Akbari’nin yerine Panahi’nin ta kendisi gelirken söylem de değişiyor.

 Film dikiz aynasına takılmış kamerayla, sükunetle başlıyor. Panahi’nin onu içeri çevirmesiyle devam ediyor. Buna istinaden bir uzun plan var. Ama devamında arkada olup bitenin de işin içine girdiği kaotik bir süreç izliyoruz. İster istemez de karşımıza çıkan karakterlerin ilkinin ‘kanlar içinde bir adam’ olması sansüre ve yasaklara karşı kör kör parmağım gözüne yaklaşımı köklüyor.

 İSLAMİ REJİME YÜKLENİRKEN KAFA ŞİŞİRİYOR

 Devamında Panahi’nin hayranları, ailesi, korsan satıcıları derken sanki günlük konuşmalardan doğaçlama bir mizansen servis ediliyor. Dışarıda olup biteni de alabilen kameranın konumu ne kadar planlı ve zekice tartışılır. Locked-down shot tekniği çok anlamlı, işlevsel durmuyor. Bu da olsa olsa karşımıza güncel siyasetle de bağlantılı bir İran anısı çıkarıyor.

 İslami rejimde olup bitenlerin Panahi’ye yansıması kişisel bir alegoriye açılıyor. “Taksi Tahran” 82 dakikada dahi mantıklı, sinemasal duramıyor. Aksine ‘politik sinema’ tanımı içerisinde ‘keskin sirke küpüne zarar’ atasözünü akla getiriyor. Final de buna dahil. Sinirli ruh halinden mustarip “Perde” (“Pardé”, 2012) ile acemi bir işe imza atan yönetmenin bu dönemine yakışan bir yapıt beliriyor. Yasaklı olmak her şeyi bir arada yapma direncine saygı duymamızı sağlıyor. Ama kariyer olarak Godard’ın militan dönemindeki geveze tabloya benzer bir süreç içine girilen…

 

FİLMİN NOTU: 3.8

 

Künye:

 Taksi Tahran (Taxi)

Yönetmen: Cafer Panahi

Oyuncular: Cafer Panahi

Süre: 82 Dk.

Yapım Yılı: 2015

 

 

KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

 Ajan (Spy): 2.5

Annie: 5.6

Aşk Uğruna (Suite Française): 3.8

Aşk Vizesi (We’ll Never Have Paris): 2

Azem 2: Cin Garezi: 2.2

Boynuzlar (Horns): 5.8

Burgonya Dükü (The Duke Burgundy): 4.7

Cennet (Eden): 6.8

Çıtır Kaçak Tehlikeli (Barely Lethal): 3.3

Gece Takibi (Run All Night): 3.5

Hannas: 3

Hayalet Dayı: 4.5

Hayat Kitabı (The Book of Life): 6.9

Hayatımın Şarkısı (La Famille Bélier): 3.8

Haziran Yangını: 5.7

Helak: Kayıp Köy: 5

İyi Bir Yalan (The Good Lie): 5.1

İyi Biri: 3.3

Jurassic World: 5.3

Kabile (The Tribe): 3.8

Kayıp Nehir (Lost River): 7.7

Kırmızı: 2.8

Koro (Boychoir): 3

Kötü Ruh (Poltergeist): 4.4

Kuzu: 4.2

Küçük Karmaşa (A Little Chaos): 5.4

Limonata: 2.7

Mad Max: Fury Road: 6.5

Marnie Oradayken: 5.7

Mihrez: Cin Padişahı: 5.5

Niyazi Gül Dörtnala: 5.2

Oflu Hoca’yı Aramak: 5.6

Olur İnşallah: 0.8

Ölüm Ormanı (Backcountry): 3.5

Ölümsüz Aşk (The Age of Adaline): 5.5

Paramparça (Aloft): 3.3

Peşimdeki Şeytan (It Follows): 8.2

Pişt: 1.2

Ruhlar Bölgesi: Bölüm 3 (Insidious: Chapter 3): 5.3

Saint Laurent: 7.2

San Andreas Fayı (San Andreas): 2.5

Savaşçı (The Dead Lands): 6

Seninle Bir Ömür (The Longest Ride): 2.2

Sihirbazlık Okulunda Bir Türk: 2.5

Şeytan-ı Racim 2: İfrit: 2.8

Şeytani Ruhlar (Demonic): 1.5

Tepecik Hayal Okulu: 6.5

Ters Yüz (Inside Out): 7.4

Toz Ruhu: 5.5

Vice: 4

Yarının Dünyası (Tomorrowland): 3.5

Yenilmez: Ultron Çağı (The Avengers: Age of Ultron): 5.2

Zilin Sesi: 1.8

 

 

Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.