Milada bir bakalım, sonrasında arazi sizindir!
Betül Memiş yazdı...
1263 km’lik mesafeden kelamımdır bu, kendini İstanbul’un güneş-yağmur arası sersemleten havalarına bırakan, ey aklı başında, retinası tam kadrajda okur! Nerde miyim? Küçük bir GAP keşfi diyelim; Urfa ve Antep güzergahında…
memisbetul@gmail.com
“Yeditepeli şehri, yağmur altı sıcaklar bastırdı da mı kaçtın buralardan” mail’lerine cevabımdır; Ne münasebet, tam tersi ben çoktan rotayı daha da sıcağa, güneyin doğusuna çevirdim bile… Önce Urfa, sonra Antep güzergâhında, fonumda Thom Yorke, Bjork, Patti Smith, Bülent Ortaçgil, Paolo Nutini ve Ezginin Günlüğü hissiyatı… Mor kaplı defterime düşülen notlar ise; hayatta yediğimiz kazıklar tecrübeye, tecrübeler de anılar istilasına doğru…
Gelelim 40 dereceden sabahın seherinde selamı çakıp, öğlene varmadan 50 dereceyi aşan sıcaklarda insanın ruhunu pakladığı El Ruha’ya, nam-ı diğer Şanlıurfa’ya…
Otobüs, Urfa Havalimanı’ndan merkeze doğru yol alırken, Harran Ovası ve Fırat Nehri de bizi yavaştan içine almaya başlıyor… (Bu yol serüveninde, Urfalı rehberimiz Yakup’un da etkisi az değil; bu nasıl bir memleket ve Urfa aşkıdır böyle.) Yol boyunca otobüs camından süzülerek gözlerimize eşlik edense daha önce hiç görmedim diyebileceğimiz sıcaklıkta, insan yüzleri, tarihi hikâyelerin bilinmez kahramanlarının sesleri ve yediden yetmişe her Urfalı’nın el sallama halleri… (Bünye, bir ara geldiğimiz yerden midir nedir, “buralar nereye düşüyor, nerdeyiz biz” diye inlemiyor da değil! Modern modern kentler-imizde, koca koca beton yığınları-mızın arasında, birbirimizin gözlerine bakmaya korkarak yaş almaya devam ederken, burada herkes retinaların içinde birkaç tur attırıp, gerçeği belle istiyor sanki!)
BURALAR EL RUHA’YA DÜŞÜYOR!
Hadi gelin, öncesinde acının sofralarını tatlandırdığı Şanlıurfa’nın kitaplara düşen miladına bir göz atalım, sonrasında arazi sizindir sayın, aynı gökyüzünü şereflendiğim okur… Tarihinin Paleolitik Çağ’a kadar (M.Ö. 500 bin – 8 bin) uzandığı tespit edilen, kazılarda Neolitik Çağ (M.Ö. 7250 - 5500), Kalkolitik Çağ (M.Ö. 5500 3200) ve Erken Tunç Çağı’na ait (M.Ö. 3200 - 1800) çok sayıda değerli eserler ele geçirilen Urfa, belgelere dayanmayan bazı iddialara göre de ilk defa şehirler kuran İdris Peygamber veya tufandan sonra Nuh Peygamber zamanında kurulmuş bir yer (Ebul Faraç, bu görüşte olanlar arasında). Sümer, Hitit, Babil, Asur, Med ve Pers hakimiyetlerini görmüş olan şehir; Ur, Kalde Ur'u, Harran Ur'u, Orhei, Orhay, Vurhai, Edessa, Diyar Mudar, (bölge ile beraber) Ruha, Reha ve Urfa adlarını almış ve en son 1920’de, şehir halkının zaferiyle de Şanlıurfa olmuş. (“Suları bol” anlamına gelen Edessa ismi ise Makedonlar tarafından verilmiş.) Dört büyük dinin ve medeniyetlerin şehri olarak günümüze ulaşan Kutsal Şehir - Urfa; 1404’te Akkoyunlular’ın, 1514’te, Safeviler’in eline geçmiş ve 1517’de Osmanlı İmparatorluğu’na dahil olmuş. 1919'da hem İngilizler, hem de Fransızlar tarafından işgal edilmiş…
2011’İN URFA’SINDA HERKES SAKİN…
Rehberimiz Yakup’un bu zaman tünelinde, seyri ince anlatımından sonra 2011’in Urfa’sında merkeze geliyoruz. Urfa’da benim ilk dikkatimi çekense, herkes çok rahat… İstanbul’un yahut büyük kentlerin hareketliliğinin-koşturmasının aksine burada zaman durmuş gibi… Öyle ki daracık, tek şeritli sokağın ortasına park edilen arabalar, yığılan trafik, kâr etmeyen trafik polisi sireni… Ama tek bir arabadan korno sesi duymuyorsunuz. Herkes bekliyor. Tepemizde, derece ayarını delirtecek bir sıcaklık ama tüm Urfalılar öylesine sakin ki… Tabii bir ara Urfalılar’ın gece, kebap-şalgam yanına pasiflora da içmediğini düşünmedim değil… (Bir anksiyete gediklisi olarak, sakinlik ilk önce bana, sonra da İstanbul’uma ters.) İkinci gün tecrübeyle sabitleyip anlıyorum ki; Güneydoğu’nun güneşi yahut havası, bünyeyi sakinleştiriyor. (Buna mayalanmak-mayışmak diyenler de var, buranın güneşi şifadır diyenler de. Tecrübelendirmek size kalmış!)
URFA KALESİ VE BALIKLI GÖL’E KARŞI
Gezimize misafirperverliği ve tatlı sohbetiyle Urfa Belediye Başkanı Dr. Ahmet Eşref Fakıbaba da katılıyor ki Peygamberler Şehri – Urfa, işte tam da bundan sonra daha da şenleniyor. Urfa, büyümeye devam ediyor, serüveni daha sürecek gibi görünse de şimdi bulunduğu noktadan tebessüm ettiriyor, bu bir gerçek… (Algımda heyecana gark olunan ise artık orada bir köy var uzakta, olmasın söylemi. Yamacımda keşfe katılan pek muhterem zatın da dillendirdiği üzere; tatil, üç-dört mevkiden yahut şehirden ibaret olmamalı.)
Urfa keşfine başlamadan önce, güne doping olsun mahiyetinde açılışı, Urfa Kalesi ve Balıklı Göl’ü karşı yamacına alan Çardaklı Köşk’ün miss lezizlikleriyle yapıyoruz. (Başlangıcı; Arpa Lebenisi, Bostana, içli köfte ve kızartılmış fındık lahmacun ile yapıyoruz. Yanına tabii ki şalgamımızı da unutmuyoruz. Her şey bol isotlu ve bol patlıcanlı… Rehberimiz Yakup’un dediğine göre; Urfa’da üç sebze varmış yenilen ve sevilen; etin yanına ek olarak, domates, biber ve olmazsa olmazları patlıcan.) Bitmedi, üstüne Urfa’nın en-en yemeklerinden sonra finali Arapça’da ‘şıl:ıslak’ anlamına gelen “şıllık-iye tatlısı” ile yapıyoruz. Çardaklı’nın püfür püfür esintisinin ve Urfa manzarasının üstüne mırralarımızı da içiyoruz. Aman dikkat fincanları masa üstüne bırakmıyoruz, zira borçlu çıkıyoruz?!
KAFADA POŞU, BOYUNDA MAKİNE, ELDE DEFTER
Güneşe inat, kafalara poşuları geçirip, başlıyoruz Urfa’nın tarihi sokaklarında ayak sürmeye! İl işimiz Urfa Kalesi’ne tırmanmak… Kale yamacında yer alan mağaralarda, yorgunluk atmak minvalinde, menengiç kahvesi (yoğun fıstık tadı-kokusu) yudumlayabilirsiniz. Kaleden aşağı doğru yol aldığınızda da dünyada eşi benzeri görülmeyen kocaman bir akvaryum karşılayacak sizi… Üç dinin atası sayılan, Hz. İbrahim’in ateşe düştüğü yer burası; Balıklı Göl’ü (Halil-Ür Rahman Gölü) ziyaret edenlerin ilk yaptığı gibi, çocukların sattığı balık yemlerinden alıp, balıklara atabilirsiniz. Etrafınızda yer alan insan silsilesi dikkatinizi çekerse de, çekinmeden yanaşın o cepheye doğru; duyduğunuz Arapça, Ermenice, Süryanice, Türkçe ve Kürtçe dillerinin birbirine karışması çok hoşunuza gidecek! Bu anın tadını çıkarın, derim ben. Bu cepheden yol almaya devam ederseniz, Nemrut’un kızı Zeliha’nın, Hz. İbrahim’in ardından kendini attığı rivayet edilen, gözyaşı anlamına gelen “Aynzeliha Göl”üne geliyorsunuz. Şimdi burada hararetinizi alsın, diye demli bir çay içme vaktidir. Sonrasında geziye benim de çok etkilendiğim rotayla devam edebilirsiniz: Evliya Çelebi’nin de Seyahatname’sinde bahsettiği Urfa Çarşıları ile… Eski şehrin merkezinde yer alan Gümrük Han, Kapalıçarşı, Sipahi Pazarı ve Demirciler Çarşısı. Burada muhakkak dostlarınıza almak isteyeceğiniz hediyelikler bulacaksınız, Urfa hatırası niyetine… (Hiç bulamadınızsa da çulha denilen dokuma tezgâhlarında dokunan “yamşah” ve “poşu” denilen başörtülerinden alabilirsiniz.) Daracık sokaklarda, sırt sırta dizilmiş önü açık dükkânlarda, demir dövenler, kuyumcular, fırıncılar ve kürkçüler. Buradaki el işi ustalarıyla kelama oturursanız da, enteresan hikâyeleri sizi meşke getirecek, o yüzden fotoğraf makinenizi ve not defterinizi yanınıza almayı es geçmeyin!
Keşfe; Şanlıurfa Müzesi, Devlet Resim ve Heykel Müzesi, Çamlık Parkı, Halepli Bahçe, Rızvaniye Medresesi, Hz. İbrahim’in doğduğu rivayet edilen mağara-dergâh, Fırfırlı Camii (halk arasında Fırfırlı Kilise- On İki Havari Kilisesi), Eyyüp Peygamber mağarası ve kuyusu, Ulu Camii, Hızmalı Köprü, Yol Gösteren Çeşmesi, Harb-ı Umumi Şehitler Abidesi, Devlet Güzel Sanatlar Galerisi, Sabık’ın Köşkü ve Halepli Bahçesi (Urfa evlerini daha yakından görebilmeniz için ideal), Bedesten (Kapalı Çarşı), Millet Han, Sipahi Pazarı, Urfa’nın 20 km. doğusunda, Örencik Köyü yakınlarında yer alan ve Mezopotamya’daki en eski tapınak olan Göbekli Tepe, Mardin istikâmetinde bulunan Soğmatar Harabeleri ve Karaali Kaplıcası ile devam edebilirsiniz.
Ben soluğu; gece davullu-zurna eşliğinde, karşılamalı sıra gecesinde, sabahında da Birecik’te konuşlanan-nesli tükenmekte olan, yılda bir kez çiftleşen kelaynak kuşlarının ve Halfeti’de ‘teknede, elmadan rakı mı içilirmiş’ söylemini deneyimlemede aldım… Keşfin devamı diğer yazıya, şimdilik eyvallah…
Meraklısına not: NEDEN PEYGAMBERLER ŞEHRİ?
Efsanelere göre: Adem ile Havva’nın yeryüzüne ayak bastıkları ilk topraklar: Harran ovasıdır. İlk çift, burada sürülmüş, Hz. İbrahim; burada doğmuş, putları kırmış ve ateşe atılmış. Eyyüp Peygamber, hastalığına burada sabır göstermiş ve vefat edince, bu topraklara gömülmüş. Hz. İsa’nın kutsal mendili, burada muhafaza edilmiş. Hz. Davut, burada yaşamış, Hz. Şuayp, Şanlıurfa yakınlarındaki Şuayp Şehri’ni kurmuş. Hz. Musa ise, Soğmatar Şehri’nde yaşamış.