Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat Sinema Her şey bir kısır döngüden ibaret

        KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com

        16 KASIM FİLMLERİ

        Dünya sinemasında savaşın orta yerinde bir cephede sıkışıp kalmak “Tarafsız Bölge” benzeri sayısız eserde karşımıza çıkmıştır. Bizde bunun kültürel yansıması ise PKK’nın pusuya düşürdüğü bir dağ karakolunda ya da bir askeri binada mahsur kalmak olarak görülebilir. “Nefes: Vatan Sağolsun”, bunu ‘terör gerilimi görünümlü savaş draması/asker filmi’ düşüncesiyle Hollywood anlatısına zirve yaptırarak uygulamıştı. Onun izini süren “Dağ” ise biraz daha dar ebatta benzer bir süreci ele alırken, askerlik sistemine kısa dönem-uzun dönem ayrımındaki ‘sosyolojik metinler’ üzerinden dil uzatıyor. Alper Çağlar’ın ikinci filminde asker yaşamının bir kısır döngüden ibaret olduğunu ya da gel-gitlerle ‘mayın’dan farksız durduğunu anlatmaya yarayan lineer akışı yıkan anlatısı ise yüksek bir kurgu zekasıyla parlıyor. “Dağ”, Hollywood Kuşağı’mızın genç bireylerinden birinin izinde yükselirken ideolojik açıdan yanlış suların derinlerine de inmiyor.

        Levent Semerci’nin “Nefes: Vatan Sağolsun”u (2009) pek çok şey kattı Türk sineması orası kesin. Anlatı, vizyon, bakış açısı ve eleştirel doku adına bu tümcenin altını doldurabiliriz. En önemlisi de yönetmenin, yükselen Hollywood dekupajını perdeye aktarıp PKK sorununun bir iç savaşa kaykıldığını ele alırken, askerlik yapanların ‘sistem mağduru’ acemiler olduğunu öne çıkaran bir dramatik yapı da eşelemesiydi. Yani daha ziyade ‘psikolojik savaş draması’ ya da ‘muhalif asker filmi’ olarak görülebilir sinemamıza kattığı şablon...

        Çatışmanın orta yerine atılan acemi askerlerin dramı

        Ancak bu konuda onun yanına bir açıdan bile yanaşabilen, Güneydoğu’daki ortamı ‘cehennem’, ‘Hades’ ya da ‘araf’ olarak çizebilen yönetmen bulmak çok kolay değil. “Büşra” (2010) ile 2000’lerde yükselen Hollywood Kuşağı’nın içinde kendine yer bulacağını ispatlayan Alper Çağlar ise burada kendi ‘terör gerilimi görünümlü savaş filmi’ni peliküle aktarıyor. Bunu yaparken gözden geçirdikleriyle, yönetmenlik duruşuyla ve dramatik yapısıyla bir fark da ortaya koyuyor.

        Öncelikle burada da bir ‘dağda sıkışma’ meselesi, sanrısal ve kaotik bir damardan yükseliyor. Bunu girizgahta o mekana karlar üzerinden ‘hareketli üst açı’yla yaklaşıp ‘telsiz sesi’ niyetine yükselen ‘dış ses’in ardından askerlik çatışmalarıyla özümsememiz ise normal. Çünkü askerlik sisteminin çarkları öyle bir süreç oluşturuyor ki, masumlar, siviller kendilerini eğitilmeden ya da JÖH gibi birliklere sokulmadan çatışmanın orta yerinde bulabiliyor. Beklenmedik bir gelişmeyle ateş altında kalabiliyor.

        Sosyolojik çekişme filmin damarını oluşturuyor

        Çağlar da “Büşra”daki ‘önyargılar ve alışkanlıklar sebebiyle maskelerini çıkarmayan İstanbul insanları’ konseptini, sosyolojik bir dostluk-düşmanlık öyküsü üzerinden perdeye aktarıyor burada. İstanbullu zengin aile çocuğu ya da Etiler-Levent sosyetesi temsilcisi Oğuz ile Anadolu’dan çıkıp gelen Keçiören kabadayısı Bekir bu bağlamda ana karakterlere dönüşüyor. Gidenlerin de bildiği gibi askerlik büyük oranda Türkiye’nin ‘fotoğraf’ını çekebilen, yukarıdan bakınca ‘Big Brother’ görünümlü bir faşist sistemin hakim sürdüğü, tümeniyle, alayıyla bir oluşum parçası.

        Bunun içinde de Anadolulusu, İstanbul’un kenar mahallede yaşayanı, İstanbul’un zengin semtlerinde ikamet edeni, eğitimlisi, eğitimsizi fark etmeden bir sosyolojik çekişmenin yürürlüğe ‘en kesif’ tabandan girdiği söylenebilir. Çağlar da burada belki de kendi yerine koyduğu Oğuz ile Bekir arasındaki ‘itişmeden birlik olmaya’ uzanan ilişkiyi mercek altına alıyor. Bunu yapmak için ise dolgunluğu tartışılsa da tavizsizliği net bir sinema dili dokuma çabasına girişiyor.

        Hikaye kurgusuyla oynamak sinema dilinin ana amacı

        “Büşra”da da mistik ve soyut bir aşk filmi adına ‘ruh’unu ortaya koyan yönetmenin, buradaki amacı doğrultusunda engelleri bir bir aştığı söylenebilir. Nasıl Lindsay Anderson “This Sporting Life”ta (1963), Alejandro González Iñárritu “21 Gram”da (“21 Grams”, 2003) ya da Neil Jordan “Zor Tercih”te (“The End of the Affair”, 1999) hikaye kurgusundaki lineer akışı bozup ayrı dönemlerden parçaları üst üste bindirdiyse, yönetmen de burada bu kaotik terör ve savaş ortamına bu anlatı modelini uygun bulmuş.

        Tarantino etkisini önceki filminden anımsadığımız Çağlar, bu konuda “Dağ”ı da boş geçmemiş. Zira burada küfürlü diyalogların hissettirmeden yaşamın parçasına dönüşmesi ile yönetmenin 90’ların başında ‘hikaye kurgusunu bozma’ geleneği ‘iki ana hedef’e dönüşüyor. Bu da filmin ruhuna büyük oranda tesir edip, teleobjektif-orta ölçekli objektif arasında duran mercekler ile çok yakın-yakın-orta plan arasında gidip gelen ölçeklerin izinde bir ‘psikolojik daralma’yı canlandırıyor. Bir anda adı belirtilmeyen bir dağda pusuya düşen dört askerin, bu anlamda da ruhani durumu açığa çıkıyor.

        Sistemin çarkları niyetine makineleşmiş hayat parçaları

        “Nefes: Vatan Sağolsun”un sinemaskopta geniş ölçekli açılarla, bulut geçişlerini alta yerleştirmeyle, kadrajları alışılagelmişin dışında kullanmayla ve hipnotik müzikle 2.35:1’de yaptığını “Dağ”, büyük oranda 1.85:1’in verdiği sıkışmışlık duygusuyla açığa çıkarıyor. Genç yaşa uygun dinamik müziklerle de bir samimiyet ve özdeşleşme algısı yaratıyor. Bunun devamında askerlik sisteminde doğuya gidişin bir kısır döngüden ibaret olduğunu anlatan ‘çarklar’ niyetine ‘makineleşmiş hayat parçaları’nı üst üste yerleştiriyor.

        Flashbackleri ‘hayal sahnesi’ gibi konumlandırıp aslında ortaya çıkan ‘gel-gitli psikoloji’yi anlatmak istiyor. Oğuz ile Bekir’in atışmalarından ziyade teröre karşı mücadelesi birincil sıraya yerleşirken, son karenin açılış sekansı olması gereken parçayı öne çıkarması şaşırtıcı değil. Zira Çağlar’ın amacı flashbacklerle de sarılan askerlik dünyasını, kısa dönem-uzun dönem ya da İstanbullu-Anadolulu farkı üzerinden bir ‘mikro-Türkiye’ portresine kavuşturmak. Her şeye rağmen düşmanla yüzleşince el ele vermenin ise kahramanlık öyküsüne dönüşmesi ve eğitilmiş bir askerin bu konuda ‘kurtarıcı’ olarak devreye girmesi de aslında sistemi eleştirme adına birazcık kısır döngüyü ve askerde hayatın şansa kaldığını vurgulamaya yarıyor.

        Rahatsızlık veren bir yaşam düzeni

        Flashbacklerde uyum kesmesi, cutaway, şok kesme gibi teknikleri yerine göre kullanan yönetmenin, bu anlara genelde ‘flulaştırma’ ile girmesi açısından da ‘zihinsel daralma’yı devreye soktuğu görülebiliyor. Paralel kurgu ile temponun yükseldiği anlarda ise ‘dağ’ın işlevi kuvvetlenip bu boş yere devreye giren kan, küfür, çatışma ve daha nicesinin üstümüze üstümüze gelip ‘rahatsızlık’ vermesi sağlanıyor.

        Geçmişte yaşananlar ile dağ bölgesi arasındaki ‘sarımsı’ ve ‘beyaz’ renk tonu farkları da büyük oranda bu ‘hayali’ durumu açığa çıkarıyor. Genelde bunlardan birincisinde ölçek ve mercek kullanımı daha daraltılıp, ‘zihinden silinmesi kolay’ düşüncesi yaratılıyor. Özellikle pusuya düşülen platformun ve merdivenin alt açı ile yansıtılması sistemin mahkumlarını anlatmak için eşsiz bir metafor işlevi üstleniyor. Merdivenin sanrısal ve dolambaçlı hali ise Hitchcock’un “Ölüm Korkusu”na (“Vertigo”, 1958) gönderme gibi kokuyor.

        Öyle ya da böyle, “Dağ”ın çevresinde ne olursa olsun bir kısır döngü olarak aynı parçaları, aynı eğilimleri teneffüs ettiğimiz askerlik sürecini izliyoruz. Elbette sivil hayattaki rakı sofrası, sevgili ile yenen yemek, arkadaş muhabbetleri, hastane koridorları, bunun devamında birbirine tutunup ölüme karşı mücadele etmek, genç jenerasyonun diyaloglarıyla da bir anlamda samimiyet aşılamak bu parçaların ‘ana omurgası’na dönüşüyor. Çağlar, hikaye kurgusuyla oynarken çok yönlü ve askere giden yaş grubunun ruhuna uygun müzik skalasının katkısıyla ise diyaloglarla ve geniş ölçeğin altında seyreden merceklerle sekansları monologa kaymadan büyük bir beceriyle kurgulamış.

        İdeolojik bakışı ve açılış-kapanış sekansı dengesiyle eleştirilebilir

        Herhangi bir açılış ve kapanış sekansı geleneğine bağlı kalmaması da filmin amacını ortaya koyuyor. Ama düşük bütçe sebebiyle ‘dağ’daki konaklama bölgesinin geniş planının alınmaması, geniş alanda bir çatışma sahnesinde ‘yapay silah taraması’nın göze batması, bazı bölümlerde askerlerin saçlarının gereğinden fazla uzun olması ve PKK’lıların fazlaca ötekileştirilip ABD usulü şovenist/emperyalist filmlerden farklı bir ideolojik süreç sunulamaması filmin en belirgin eksikleri olarak görülebilir.

        Ama o zaman da buradaki kahramanlık öyküsünü değil askerlik sistemi eleştirisini devreye sokup bir yerlere varabiliyoruz. Ancak o raddeye gelince, “Nefes: Vatan Sağolsun” kadar derin bir görsel damar ve eleştirel derinlik bulamıyoruz. Zira açılış ile kapanış sekansının ‘bilgisayarda halledilmiş halleri’ göze batıp bu gayemizin önüne set çekiyor. Çağlar’ın yönetmenlik vizyonunu koruma adına bakış açısını, detaycılığını ve her filmde farklı sinema dilleri oturtma düşüncesini takdir etmekle birlikte “Büşra”ya göre biraz gerilediğini de kabul etmeliyiz.

        FİLMİN NOTU: 4.8

        Künye:

        Dağ

        Yönetmen: Alper Çağlar

        Oyuncular: Çağlar Ertuğrul, Ufuk Bayraktar, Fırat Doğruloğlu, Mesut Akusta, Gözde Mutluer

        Süre: 85 dk.

        Yapım yılı: 2012

        ORADA BİR ‘KULE’ VAR UZAKLARDA..

        Türk sinemasının belgesel estetiğiyle icraat vermeye başlayan kuşağının isimlerinden gibi gözüken Pelin Esmer, “11’e 10 Kala”da bu kafa karışıklığının cezasını çekmişti. “Gözetleme Kulesi”nde ise sinematografik kaliteyi biraz daha yükseltse de bunun ötesine geçip kadrajların altını doldurmakta başarısız olmuş. Zira doğa görüntüleri, egzotik temalar ve kadın mücadelesi sebebiyle duygusallaşınca tabiri caizse ‘kaçınılmaz son’ gerçekleşmiş. Bu sayede oyuncu yönetimi, açılış-kapanış sekansı uyumu, karakter yaratımı, dramatik yapı iskeleti ve yalnızlığı yansıtma taktikleri adına hiç de dolgun durmayan bir acemilik işiyle yüzleşiyoruz.

        “11’e 10 Kala” (2009) ile 90’ların ‘Yeni Türk sineması’ geleneğini uygulamakta ‘beceriksiz’ olduğunu ispatlayan Pelin Esmer, burada ilk kez gerçek hayat bazlı karakterlerin dışına çıkıyor. Bir yalnızlık, izole edilmiş öyküsünün izini sürüyor. Bunu yaparken Özgür Eken’in sinematografisinden ve doğa görüntülerinden bolca güç depolamaya çabalıyor. Ancak her zamanki o ‘belgesel alışkanlığı’nın dışına çıkamıyor.

        Bu kadar özgüven fazla

        Her şeyi belgesel dünyasına göre tasarlayan Esmer’in özellikle başta Nihat karakteri olmak üzere bütün tiplemeleri yaratma konusunda karikatürize bir duygu geçirmekle kaldığı kesin. Bu durum filmin yalnızlık portresini yaralarken kamera önü ile arkasında olup biteni kavrama yoksunluğunu da ‘düşük tempo’ nazarında bir kartonluğa mahkum bırakıyor. Peki açılışta Olgun Şimşek’in Nihat’a uyumsuzluğuyla ‘yabancılaştığımız’ otobüs sahnesi çıkışına benzer bir ‘kameraya doğru hareketlenme’nin kapanışta görülmesine ne diyebiliriz? Elbette ‘büyük bir özgüvenin önlenemez geri dönüşü’ tanımı yeterli olacaktır.

        Esmer belli ki çerçeveleri üzerine düşünmekten ziyade ‘egzotik temalar’, ‘güzel doğa görüntüleri’, ‘kadın kimliği’ ve ‘tansiyon eksikliği’ ile uğraşmayı tercih etmiş. Bunların sanat sinemasının ana kuralları olduğuna kanaat getirmiş. Bu da Nihat ile Seher arasındaki soyut ilişkiyi ‘dürbünden bakma’ edasında bir sakilliğe ya da doğa güzellemesine teslim ediyor. Buna paralel olarak yalnızlığın uzun ve geniş ölçekli planların bir köşesine yerleştirilen karakterlerden ibaret olduğunu Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu, Zeki Demirkbuz ve Tayfun Pirselimoğlu sinemasındaki dolgunluk ve yoğunlukla sarıp sarlama arzusu ise tutmuyor.

        Esmer, sosyal meselelere sarılmak isteyince olanlar olmuş

        Tamam burada Anadolu’daki ensest, babasız çocuklar, tek başına doğum yapmak, gizli hamilelik gibi hazin durumlardan yükselen, feminist ve sosyolojik okumalara açık çarpıcı bir damar var. Esmer de bu egzotik temalara kapılıp sarılmak istediğini kayıtsız bir duygusallıkla kanıtlarken, sinema gerçeğini arkada bırakmış gibi gözüküyor. Özgür Eken’in sırtına yük bindirmesi bir profesyonellik getirse de bu durum sinematografinin yönetmenlik nazarındaki değerini açığa çıkaramıyor. Zira ne bu temalar arasından yükselen bir dramatik yapı derinliği, ne de ‘fotoğraf’ların ötesinde bir görsel zenginlik görebiliyoruz.

        Buna oyuncu yönetimi tutarsızlıkları, oyuncu seçimi yanlışlıkları, açılış-kapanış sekansı işlevsizliği ve finali acemice diyalog odağına kaydırıp minimalist geleneğin bozulması da eklenince “Gözetleme Kulesi”nin yabancılaşmış soyut mekandaki ‘etkileşimi’ de, ‘sosyolojik’ duruşu da yerine gelemiyor. Bu da Esmer’i ‘İtalyan Yeni Gerçekçiliği’ ya da ‘İngiliz kitchen sink drama’ örnekleri gibi daha basit planlar üzerine kurulu sosyal yapısı sağlam bir sinema yapmaması konusunda eleştirmemizi sağlıyor. Zira genel plandan ‘güzel bir köprü görüntüsü’nü içinde karakter var diye ‘fotoğraflamak’ her şey değil. Bunun etrafını bir dramatik yapıyla doldurmak esas olmalı.

        FİLMİN NOTU: 3.8

        Künye:

        Gözetleme Kulesi

        Yönetmen: Pelin Esmer

        Oyuncular: Nilay Erdönmez, Olgun Şimşek, Laçin Ceylan, Menderes Samancılar, Rıza Akın

        Süre: 100 dk.

        Yapım yılı: 2012

        DESTANSI FİNAL’ HAKKINI VERİYOR

        Vampir filminin kalıplarını değiştirerek yepyeni bir model oluşturan ‘postmodern fantastik-korku-gençlik filmi klasiği’ “Alacakaranlık”, 2012’de gelen beşinci filmiyle bunun üzerine eklemeler yapmayı sürdürüyor. Serinin en iyi üçüncü halkası olarak anılabilecek “Alacakaranlık Efsanesi: Şafak Vakti - Bölüm 2”, özellikle ‘fantezi-epik’ türünde görülebilecek destansı finalleri hatırlatan son sekansıyla kitlesini de, karakterlerini de, ırklarını da, alanını da fazlasıyla doyuruyor. Bella’nın merakla beklenen vampirleşme ve kızının ‘yarı insan yarı vampir’ bir ‘Bladella’ya dönüşme süreçleri ise aslında bir ‘spin-off’un (öne çıkmayan karakter üzerine yaratılan bir başka film) habercisi oluyor. Bu sonuncu ‘Alacakaranlık’ filmi, markasının dönüştürücü etiketini daha da kalıcı hale getirecek gibi.

        http://www.haberturk.com/yazarlar/kerem-akca/794267-destansi-final-hakkini-veriyor

        FİLMİN NOTU: 7

        Künye:

        Alacakaranlık Efsanesi: Şafak Vakti - Bölüm 2 (The Twilight Saga: Breaking Dawn - Part 2)

        Yönetmen: Bill Condon

        Oyuncular: Kristen Stewart, Robert Pattinson, Taylor Lautner, Peter Facinelli, Maggie Grace, Ashley Greene, Billy Burke, Kellan Lutz, Dakota Fanning, Michael Sheen

        Süre: 115 dk.

        Yapım Yılı: 2012

        KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

        360: 4

        Araf: 7

        Asteriks ve Oburiks: Gizli Görevde (Astérix et Obélix: Au Service de Sa Majesté): 3

        Aşk Yeniden (Hope Springs): 5.7

        Aşkın Ömrü Üç Yıldır (L’Amour Dure Trois Ans): 6.1

        Ayı Teddy (Ted): 6

        Babamın Sesi: 5.5

        Başka Bir Kadın (La Vie d’Une Autre): 4.5

        Bulut Atlası (Cloud Atlas): 8.5

        Cehennem Melekleri 2 (The Expendables 2): 4

        Cennetteki Çöplük: 2.5

        Cesur (Brave): 6.6

        Çanakkale 1915: 4.5

        Çanakkale Çocukları: 3.6

        Elena: 6.7

        Evim Sensin: 0.9

        Frankenweenie: 6.5

        Gergedan Mevsimi (Fasle Kargadan): 7.5

        Geriye Kalan: 5.7

        Gölgede Dans (Shadow Dancer): 5.8

        Hayalimdeki Aşk (Ruby Sparks): 6.5

        İlk ve Son Aşkım (Seeking a Friend for the End of the World): 4.6

        Katil Joe (Killer Joe): 3.5

        Mükemmel Plan (Friends with Kids): 5.5

        N’Apcaz Şimdi?: 2.4

        Oğlum Bak Git: 2.5

        Paranormal Activity 4: 1.2

        Paranorman: 4.5

        Roma’ya Sevgilerle (To Rome with Love): 4

        Ruh (The Pact): 5.5

        Sadakatsizler (Les Infidèles): 4.5

        Skyfall: 4.5

        Striptiz Kulübü (Magic Mike): 7

        Şimdi Gel de Gör Beni (Lola Versus): 4.9

        Takip: İstanbul (Taken 2): 1.7

        Tehlikeli Takip (End of Watch): 4

        Tetikçiler (Looper): 8.4

        The Master: 7.5

        Uzun Hikaye: 5.4

        Yargıç Dredd (Dredd): 5.8

        Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.

        keremakca@haberturk.com

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ