Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com

        27 TEMMUZ FİLMLERİ

        Üçleme nihayete ererken, Nolan’ın ‘bütün stüdyo işlerini Başlangıç (Inception) projesine daha iyi hazırlanabilmek için çektim’ itirafıyla izlediğimiz memuriyet filmlerinden biriyle yüzleşiyoruz yine. “Kara Şövalye Yükseliyor”, bir bakıma Tim Burton’ın “Batman Dönüyor”uyla akrabalık kuran bir ‘olgun-karizmatik-gerçekçi yeni sürüm’ (reboot) halkası olsa da, aslında kendi dünyasını Bane’in ‘terörist-gangster’ düşüncesiyle yaratıyor. Buraya ulaşırken 11 Eylül sonrası New York’undan korkutucu görüntüleri elimize verip, politik açıdan da olabildiğince tartışmalı sulara açılıyor. Bu da buradaki ‘anti-kahraman’ ve ‘kötü adam’ düşüncesi odaklı yapıyı doğru açıklarken, ‘Kara Şövalye’ markasının ‘fantastik’i tokatlayarak iflah olmaz ‘yeni Baba’ olma arzusunu daha ‘destansı’ bir duruşla taçlandırmaya yarıyor. Filmin özellikle aksiyon sineması adına doyumsuz bir armağan sunduğu, koşut kurgu ve ses kurgusu harikası son bir saati ise sinemaseverler için ‘Christopher Nolan’ etiketli bir gösteri niteliğinde...

        Eğer ortada bir ‘reboot’, ‘yeni sürüm’ ya da ‘yeniden başlangıç’ var ise bunun da bir ideolojisi olmalı. Aslında ‘Kara Şövalye’ (‘The Dark Knight’) tanımlı yeni Batman filmleri bu düşünceyi hissettiriyor. Nolan’ın Yarasa Adam’ı ile Burton’ın Yarasa Adam’ı arasında derin farklar var. Biri aristokrat evinde vampir hayatı yaşamaktan memnun, diğeri sınıfsal konumu umursamayıp süper kahramanlığı bırakmak istiyor en başta...

        Alman dışavurumculuğu ile renkli kara film arasındaki farkları bulun

        Buradan başlayan süreç de amaçlarına ‘emin’ adımlarla ulaşıyor bir bakıma. Burton’ın 1989 tarihli “Batman”i, ‘siyah-beyaz kara film’in esin kaynağı olarak bilinen Alman dışavurumculuğunu ve gotik mimariyi de baz alan ‘suç şehri’ albenisiyle, bir çizgi roman estetiği harikasına dönüşmüştü. Dünyadan uzak ama nev-i şahsına münhasır bir ‘yurt’ haline gelmişti. Nolan’ınki ise bunun aksine ‘renkli kara film’in ‘kuralları’ ile ilerlemek istiyor. Onun dehlizlerinde ‘gangster filmi’ni kendine yol olarak seçtikten sonra ‘psikolojik’ dünyadan bir varoluş serüvenini de ‘süs’ niyetine yerleştiriyor.

        Bu düşünce yapısından, “Batman Başlıyor” (“Batman Begins”, 2005) gibi neredeyse kötü adamsız bir çizgi roman uyarlaması inşa edilebildiği gibi, “Kara Şövalye” (“The Dark Knight”, 2008) ve “Kara Şövalye Yükseliyor” (“The Dark Knight Rises”, 2012) gibi tamamen kötü adamın öne çıktığı bu şubeye ait eserler de üreyebiliyor. Nolan’ın koyduğu formül, birazcık Francis Ford Coppola’nın 1972 yılında “Baba”da (“The Godfather”) Don Vito Corleone’ye biçtiğiyle eş değer seviyede.

        New York artık kurmaca şehir değil

        Tek fark Vietnam Savaşı sonrası dönemin ‘öteki’ korkusu ile 11 Eylül ve Irak Savaşı sonrası dönemin öteki korkusu noktasında yaşanıyor. Buradaki Joker ve Bane karakterleri, gerçek bir ‘terör’ uygulama atardamarıyla kurulmuş tiplerken, “Baba”nınki daha farklı bir tabana açılıyor. Kaynağında ‘anti-kahraman’ yaratma düşüncesinin, bu şekilde seyirciyi elde etmenin yüksek gücüne sahip. Destansılaştırılırken, bir zeka ve ikiyüzlülükle sarılıyor. Bir ‘kurum’un özeline iniyor.

        Nolan’ın, Jonathan Nolan ve David S. Goyer’le el attığı senaryo ise Gotham City’i 11 Eylül sonrasının ‘buhran’ New York’uyla özdeşleştiriyor. Burton’ın kurmaca şehrinin aksine, gerçek anlamda adı konan bir durum var karşımızda. Özellikle burada da 11 Eylül 2001’de yaşanan terör saldırısının geniş mercekten yansıtıldığı bir sekans mevcut. Halkın yüzündeki şok ifadesi ile alınan önlemlerin ve çatışmanın özeti de bir anlamda filmin son saatine yazdırılıyor.

        Fantastiğin içinde terör algılı gangster filmi

        “Baba” ile tek değişiklik Bane’in daha planlı olması, Amerikalı olması, stadyumu ve köprüleri hedef alıp yolları kapatması ve fazladan insan kıyımına yol açmak istemesi... Global bir tehdide dönüşmesi tabiri caizse. Bu gayet ‘milliyetçi’ bir Amerikan filminin omurgası olarak algılanabilir. Buradan da Christopher Nolan’ın fantastiğin içinde ‘terör algılı gangster filmi’ düşüncesi açığa çıkıyor aslında.

        Sinemaskop oranının yüksek görkeminin içinde bir kısımda Bruce Wayne’in varoluş serüveni aradan sıyrılsa da özellikle son bölümde Bane’in çevresinde dönen bir ‘koşut kurgu’ harikası izliyoruz. “Kara Şövalye Yükseliyor”un kurduğu bu gerçekçi evren ise elbette tartışmaya açık bir siyasi tabana sahip. Occupy Wall Street bazında ekonomik çöküş konusunda Bruce Wayne kaynaklı ele alınabileceği gibi, Bane’in Batman ile aynı kişi-eğitmen Ra's Al Ghul tarafından yetiştirilmesi ve paralı asker tanımlamasına uygun görülmesi de ‘içimizdeki tehdit’ meselesini açığa çıkarmaya yarıyor. O karakterin isminin ‘Arap’ menşeeli olması ise bir anlamda bu duruşu biraz ‘ideolojik’ anlamda zedeliyor. Ancak bana kalırsa serinin içindeki konumuyla Neeson’ın Al Gul karakteri böylesi bir ‘oryantalist’ görünüme sahip değil.

        Destansı finiş, “Halk Düşmanları”nın yerini tutuyor mu?

        Zaten filmin en kirli karakteri Gary Oldman’in Komiser Gordon adlı polis tiplemesi... Bu durum da bir kirlenmeye dikkat çekerken, 11 Eylül’deki saldırıların sorumlularının aranması gerektiğine vurgu yapılması yerinde bir siyasi görüş olarak yorumlanabilir. Zira burada Bane’in kurduğu ‘anarşist’ ordunun, Batman ve adamlarıyla mücadelesini ‘destansı’ hale getiren son ‘savaş sekansı’ bir anlamda da kendi kendini yeme mücadelesi. Aristokrasi-burjuvazi mücadelesi, burada şehir burjuvazı ile alt sınıf arasındaki Wall Street çekişmesine dönüşüyor bir bakıma.

        Nolan’ın yarattığı dünya temel suçlardan ziyade terörün gangster çetesi oluşturmasının tanımını yapıyor. Böylelikle kökleri politik konjoktüre uygun bir süreç başlıyor. Fantastiğin içine ‘gangster filmi’nin sızmasının 30’larda “Küçük Cesar” (“Little Ceasar”, 1931) ve “Halk Düşmanı”nın (“The Public Enemy”, 1931) klasik sıfatıyla, 70’lerde “Baba”nın destansı anlatıyla bıraktığı etki kadar işlevsel olup olmayacağı ise tartışma konusu. Zira bana kalırsa Michael Mann’in bu ‘gerçekçi’ ve ‘olgun’ duruşa keskin cevabı “Halk Düşmanları” (“Public Enemies”, 2009); hem inatçı dokusu, hem çiğ renkleri, hem de retro haliyle daha alkışa değer bir tür filmi...

        Anne Hathaway, Michelle Pfeiffer’ı aratıyor

        Ancak ‘Kara Şövalye’ markasının etkisinin büyük olup, burada Nolan adına ‘sürpriz-kafa karıştıcı son’ ve ‘femme fatale sevgisi’ konusunda sevenlerini doyuracağını belirtelim. Zira bu sayede Bruce Wayne’in aristokrat koltuğundaki ‘sınıfsal varoluş’ serüveni de bir şekilde anlamlı bir dramatik bütünlüğe kavuşuyor. İlk filmdeki acınası halin ‘karikatürize’ durumundan çıkardığımız “Kick-Ass” (2010) ne güne duruyor? yorumu böylece bir kenara atılıyor.

        Cotillard ile Hathaway ise kanımca ‘kara film’ düşüncesinden ‘vamp kadın’ işlevini dolduyor büyük oranda. Hatta kendilerini de tamamlıyorlar. Ancak Hathaway’in Kedi Kadın’a uyumsuzluğu ve bir anlamda ikiyüzlü oynamasının iyi bir rötuştan uzak durması, bir Michelle Pfeiffer arayışını beraberinde getiriyor. Yani Joker’deki ‘Jack Nicholson’ arayışının ardından bu yeni üçleme için bir ‘yerini dolduramama’ daha gerçekleşiyor.

        Son bir saat doyumsuz

        Ancak bana kalırsa Nolan’ın sinematografi, ses, ses kurgusu, müzik ve kurgudan aldıklarıyla son bir saatte zirve yapan ‘sinema becerisi’ filmi ‘anılır’ hale getiriyor. “Başlangıç”ın (“Inception”, 2010) görkeminden bir tutam da buraya transfer eden yönetmenin, doyumsuz devasa sekanslarından birini daha sinemaya armağan ederken, 30 dakikalık kapanış sekansı ezberini inadına ikiyle çarpması, tempo ve tansiyonu da asla düşürmemesi önemli.

        Büyülü bir sinema yolculuğu sunan bu bölümde, Hans Zimmer’ın iz bırakan müzikleri asla susmazken, dövüş, çatışma, araba kovalamaca, bomba yerleştirme gibi sahnelerin yoğun ve berrak bir koreografiyle resmedilmesi ‘önem’ arz eder hale geliyor. Bu durum çok katmanlı hikaye yapısını aksiyon sinemasının gerekleriyle açığa çıkarırken, ‘özel efekt’ bombadırmanıyla göz boyayan çoğu Hollywood ürününün (Bkz. “Görevimiz Tehlike 4”) ötesine geçilmesi önemli.

        “Kara Şövalye Yükseliyor” da gerilimi iliklerimize kadar hissettiren bu kısmıyla, bir anlamda hem ruhumuza hem gözümüze uygun bir mükemmeliyetçilik içeriyor. Bu da Nolan’ı stüdyoların içinde auteurleşmiş Stanley Kubrick, Martin Scorsese gibi yönetmenlerin yanında anmamızı sağlıyor. Ama elbette kendisinin arada daha özgün işlere karışmasının şart olduğunu da not düşmek lazım.

        FİLMİN NOTU: 6.2

        Künye:

        Kara Şövalye Yükseliyor (The Dark Knight Rises)

        Yönetmen: Christopher Nolan

        Oyuncular: Christian Bale, Tom Hardy, Anne Hathaway, Gary Oldman, Joseph Gordon-Levitt, Michael Caine, Marion Cotillard, Juno Temple, Matthew Modine, Liam Neeson

        Süre: 164 dk.

        Yapım yılı: 2012

        BİR ÇOCUK İSTİSMARI HİKAYESİ

        William Wyler’ın 1951 tarihli “Karakolda”da yaptığını Fransa’daki ‘Çocuk Koruma Ekibi’ teşkilatının içine uygulayan “Polis”, bir anlamda polisiyede çokça gördüğümüz meseleleri kalıpsal değişime uğratıyor. Maïwenn’in toplumsal çarpıklıkları kayıt altına alırken yüklendiği hafif ‘grotesk’ tavırla, sınırsız bir çocuk istismarı portresinin izini sürdüğü kesin burada. Bu durum, filme bir yönelim verirken, tavizsiz bir dünyaya karaktersiz, çatışmasız ve gözlemci bir bakış atıyor. İletişimsizliğin diz boyu olduğu, her şeyin gözaltına alındığı bir teşkilatın ve dünyanın kirli çamaşırlarını ayıklama işlevi yüklüyor. Böylece ‘polis teşkilatı’ hınzır bir incelemeye tabi tutuluyor.

        2007’de “Affet Beni”deki (“Pardonnez-Moi”) ‘toplumsal çarpıklıklar’ı sorgulayıcı tavrıyla dikkat çekti Maïwenn... Filmin başrolünde de rol almasına karşın bir anlamda kendi gözünden ‘mahremiyet’i ortaya çıkarma serüvenini, orada ‘işlevsiz aile’nin videosunu doğacak oğluna gösterme düşüncesiyle açığa çıkarmıştı. Bu durum fazlasıyla Fransız sinemasının Todd Solondz’u ya da Miranda July’si tavırlı yönetmenini bizlere armağan ederken, yaratıcının ‘gözetlemeci-röntgenci’ mantığı burada da devreye giriyor.

        Çocuk istismarına yol açan tehlikeli meselelere doğru bir bakış

        Büyük oranda bir polis teşkilatının içinde yaşananları ya da saklananları peliküle döken filmin, William Wyler’ın “Karakolda”da (“Detective Story”, 1951) yaptığı gibi ‘karakol’ merkezinden amacına odaklandığı gözüküyor. Bu noktada da o birimin adını ‘çocuk istismarı’ olarak belirleyen “Polis” (“Polisse”, 2011), doğru bir viraj alıyor. Oraya giren yönetmenin kendisinin canlandırdığı karakter Melissa da, bir ‘seyirci’ gözü olarak beliriyor.

        Zira Maïwenn’in ilk filminde de alışık olduğumuz el kamerası ve doğal renkler odaklı stil düşüncesi, burada da göğüs plan-yakın plan arasında gidip gelen bir keskinlikle canlanıyor. Sıfır hikaye dışı sesin içeri girdiği, bunun ötesinde monologların ya da diyalogların, cinsel taciz, ensest, pedofili, internette zina, küçük yaşta hayat kadınlığı gibi suçlara uzanan bir dramatik çatı belirlediği kesin.

        Garip çığlıklar ve grotesk hamlelerden çeken bir teşkilat

        Ana karakterler ise bir “Rastgele Balthazar” (“Au Hasard Balthazar”, 1966) mantığıyla bölük pörçük yapının içinde sanki bu durumun çarpıklığını ortaya çıkaran ‘garip çığlıklar’ ve ‘grotesk hamleler’le aktif hale geliyor. Bu gerçeklere odaklanan keskinlik film boyunca bizi rahatsız ederken, polisiyelerde bolca gördüğümüz ‘çocuk istismarı’ ile ilgili konular bir anlamda bu formülün içinde karaktersiz ve dramatik çatısız bir ‘olay akışı’ ile canlandırılıyor.

        Maïwenn’in Godard’ın “Dedektif”i (“Détective”, 1985) ile polisiyelere verdiği cevabın bir benzerine imza atarken, karşısındakini dinlerken sınır tanımayan ancak bunun sıkıntısını çeken bireylerin dünyasına adım attığı kesin. Kendisinin gazeteci karakterinin girişi ise bir anlamda ‘gözlemci-röntgenci’ bir düşünceyi hareket geçirip bahsi geçen ‘hassas konular’ın ‘mahrem’inin olmadığını ortaya koyuyor. Antonioni’nin “Cinayeti Gördüm”ünün (“Blowup”, 1966) fotoğrafçısına benzer bir ‘modern’ işlev yükleniyor. Yönetmenin ta kendisini ortaya atması da hiçbir sonuç alınmadan ‘belgeleme’ görevini üstleniyor.

        Finalde hassasiyetini açık etmesi birçok şeye bağlanabilir

        Büyük oranda modern sinema motiflerinin kontrolünden geçen hikayenin, doğru bir tabana oturtulup ahlaki incelemeye sokulduğu, Sidney Lumet, Jean-Luc Godard ile Costa-Gavras arasında bir yönetmenlik derinliği bulundurduğu gözüküyor. Bu durum da ‘Polisse’ ismindeki yumuşamaya yansıyor. Ancak bu tavizsiz havanın Maïwenn’in karakterinde ve ev sahnelerinde; montaj sekans, sıçaramalı kurgu ve yapay müzikle sarılıp yalnızlığı ele alıp oradaki ‘iletişimsizlik’i de bu ‘keskin’lik üzerinden canlandırması tesadüf değil.

        Tüm bu mesafeli duruş ise bir anlamda finaldeki bu durumun gözlemlemekten ziyade duygusallaştıran bitirişle birazcık yara alıyor. Pedofili meselesinin üzerine bu yönden gitmek de ‘masumiyet-çarpıklık’ diyalektiğini ya da çekişmesini bir anlamda müzikle yükselir bir hazinlikle yüreğimize yönlendiriyor. Maïwenn, oyunculuk kariyerinden sıyrılan bir ‘belgesel gerçekçiliği’ yakalarken, büyük oranda başarı sağlıyor ve bir teşkilatın iç yüzünü polisiye kalıplarını yerinden oynatarak devreye sokuyor. Ancak final noktasında biraz ‘hassasiyet’e kapılıyor. Bir anlamda ‘sakin’ tavrını yitiriyor.

        FİLMİN NOTU: 7.5

        Künye:

        Polis (Polisse)

        Yönetmen: Maiwenn

        Oyuncular: Maiwenn, Marina Foïs, Karin Viard, Joey Starr, Emmanuelle Bercot, Nicolas Duvauchelle

        Süre: 127 dk.

        Yapım Yılı: 2011

        AKSİYON GÖRÜNÜMLÜ PSİKOLOJİK-GERİLİM

        Rehine, seri katil, polis gibi motifleri içinde ‘tepeleme’ bulunduran bir psikolojik-gerilimin, ‘aksiyon’ kalıplarıyla servis edildiğini düşünün. Gözünüzde Jason Statham’in “Tetikçi”si mi canlandı? O zaman “Kayıp”ı merak ediyor olabilirsiniz. Zira o kadar garip bir film var ki karşımızda, Amanda Seyfried’ın koşuşturmacasının ‘gel-git’li hikaye kurgusuyla yorucu hale gelmesi bile şaşırtıcı durmuyor.

        Zihninde ‘kaçırıldığı an’ı sürekli yaşayan bir kadın, bir anda kız kardeşinin kaçırılmasıyla şoka girince nasıl bir süreç geçirir? Aslında “Kayıp” (“Gone”, 2012) büyük oranda bu durumu özetliyor. Çünkü böylesi bir öyküden rahatlıkla bütün kitleleri tatmin edecek ‘klişe’lerle örülü bir omurga çıkarılabilir.

        Yüksek tempoyu yerleştir, gerisini boşver!

        Polis kovalamacası, katille ilişki mizanseni, psikolojik anlamda sürprizli süreç veya erotik-gerilim tabanı devreye girebilir. Polisiye, aksiyon, gerilim, seri katil filmi gibi alanlardan bir eserin izi sürülebilir. Ancak belli ki film, bunların hepsini bir arada bulundurmak isterken, ‘yüksek tempo’yu da ‘ana hedef’ niyetine omurgasına yerleştirmek isteyen bir bütünü tercih ediyor.

        Böyle olunca da bir bir zaaflar sıralanıyor. Öncelikle katil-masum kadın arasındaki ilişkinin bir ‘öyle biri var mı?’ gizemine yol açması, kardeş karakterin flashbackleriyle ‘duygusal’lık patlaması yaşatması, karton polis karakterlerin araştırmaları ve katil sesinin tedirgin ediciliğiyle yükselen ‘seri katil’ algısı vs vs...

        Aslında Allison Burtnett, sektörde tecrübeli bir senarist olsa da buradaki hikayenin içinden çıkamamış. Muhtemelen kendisine ‘her kitleden insana uygun olmalı’ diye bir menü sunulmuş. Böyle olunca da Jill’in sinir ve şüphe krizlerinden oluşan, hikaye kurgusu lineer durmayan ve büyük oranda ‘jipin içinde katille konuşma’ya odaklanan, aksiyon omurgalı bir psikolojik-gerilim izliyoruz. Bu da ‘çiğ’ gözüken tansiyonun inandırıcılık sıkıntısı çekmesini sağlıyor.

        Aksiyon kalıplarıyla yürüyen Hitchcockyen gerilim diyebilir miyiz?

        Zira film, ‘psikopatlı psikolojik-gerilim’ düşüncesinde diğer taraftaki kişiyi kullanırken ‘psikolojik’i ‘aksiyon’la değiştirmiş. Aksiyon kalıplarıyla yürütülmeye çalışılan ‘şüphe’ algısı da bir anlamda koşuşturmacanın başıboş bir yorgunluğa yol açmasını sağlıyor. Yüksek temponun ötesinde feminist mücadele, intikam serüveni, kimlik mücadelesi gibileri de devreye giremiyor. Temalar oluşmadan adeta ‘damak’ımızda kalıyor.

        “Kayıp” da karton yoldan amaçlarına ulaşıp belli seyirciler için ilgi çekici noktaya geliyor. Yönetmen ihtiyacıyla bir Brezilyalı ismin ‘beyaz doku her şeydir’ düşüncesine bel bağlamasının kurbanı demek yeterli olabilir bu film adına... Tabii uyarımızı da yapalım, sözü geçen eseri 94 dakikasının hangi bölümünde yakalarsanız yakalayın üst üste gelen sürprizleri tekrardan yakalamanız mümkün. Buna seviniyor musunuz yoksa?

        FİLMİN NOTU: 2.5

        Künye:

        Kayıp (Gone)

        Yönetmen: Heitor Dhalia

        Oyuncular: Amanda Seyfried, Daniel Sunjata, Jennifer Carpenter, Wes Bentley

        Süre: 94 dk.

        Yapım Yılı: 2012

        KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

        205: Korku Odası (205 - Zimmer der Angst): 3

        Aramızda Bebek Var (Un Heureux Evénement): 5.5

        Arıza Aşk (Bellflower): 7.2

        Aşk Perisi (La Fée / The Fairy): 7

        Aşk Sanatı (L’Art d’Aimer): 3.7

        Azrail’i Beklerken (Poulet aux Prunes): 7

        Babam İçin (Will): 5.5

        Barbara: 7

        Bir Mafya Hikayesi (Les Lyonnais): 4.5

        Bu Dans Senin (Take This Waltz): 5.8

        Buz Devri: Kıtalar Ayrılıyor (Ice Age: Continental Drift): 3.5

        Can Yoldaşım (Darling Companion): 1.8

        Cinnet Gecesi (The Incident): 2.4

        Çernobil’in Sırları (Chernobyl Diaries): 5.5

        Daha İyi Bir Hayat (Une Vie Meilleure / A Better Life): 3.8

        Dedektif Dee: Gizemli Alev: 6.1

        Faust: 7.6

        Gizemli Kadın (La Femme du Veme): 5.2

        Hayatının Seçimi (The Ledge): 3.5

        Hizmetkar Albert Nobbs (Albert Nobbs): 3.5

        İnanılmaz Örümcek Adam (The Amazing Spider-Man): 4.5

        İsyan (Lockout): 3.5

        Kan ve Aşk (In the Land of Blood and Honey): 5

        Karanlık Gölgeler (Dark Shadows): 5.8

        Kıyamet Kitabı (Doomsday Book): 5.3

        Lanetli Kız (Dictado): 2.7

        Liseli Polisler (21 Jump Street): 3.2

        Madagaskar 3: Avrupa’nın En Çok Arananları (Madagascar 3: Europe’s Most Wanted): 5.9

        Mahşer Günü (The Divide): 5.5

        Miss Bala: 6.8

        Moonrise Kingdom: 8.7

        Olmak İstediğim Yer (This Must be The Place): 6.5

        Ölüm Uykusu (Mientras Duermes / Sleep Tight): 4.2

        Özgür Adamlar (Les Hommes Libres / Free Men): 4

        Pamuk Prenses ve Avcı (Snow White & the Huntsman): 6.5

        Peki Şimdi Nereye?: 5

        Pirana 3DD (Piranha 3DD): 5

        Prometheus: 7

        Ruh Eşim (Café de Flore): 6.5

        Ruhlar Oteli (The Innkeepers): 5.3

        Sahte Gelin (The Decoy Bride): 2.2

        Sert Rüzgarlar (Des Vents Contraires): 6

        Skor Sıfır (The Inbetweeners Movie): 5.4

        Soluksuz Gece (Nuit Blanche): 5.1

        Tımarhane (Graystone Park): 2.5

        Uyarısız Şiddet: ATM (ATM): 4

        Vahşiler (Savages): 5.5

        Ya Aşk Olmasaydı?: 3.4

        Yasak Aşk (En Kongelig Affære): 3.5

        Yaşam Savaşı (La Guerre est Déclarée): 6.3

        Yenilmezler (The Avengers): 5.8

        Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir

        keremakca@haberturk.com

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ