İlerleme kelimesi annemin ağzında feci yanlış tınlıyordu
Işıl Cinmen, Tiyatro Rampa'nın kurucusu ve Sanat Yönetmeni Metin Boran'la konuştu
IŞIL CİNMEN
icinmen@haberturk.com
HABERTURK.COM
“Bu ülkede mutlu anne çocuğunun nereye gömüldüğünü bilen annedir.”
Bunu bir anne söylüyor.
O anne, bu cümleyi sahnede söylüyor ama bir Cumartesi öğle vaktinde Galatasaray Meydanı’na giderseniz, orada bu cümlenin gerçek sahibi olan anneleri görürsünüz.
Cumartesi Anneleri’ni...
Düşünün ve hissetmeye çalışın.
Çocuğunuzu; doğurduğunuz, büyüttüğünüz, gözünüz gibi baktığınız biricik kuzunuzu alıyorlar.
Kaybediyorlar, öldürüyorlar ve kemiklerini bile size geri vermiyorlar.
Yıllarca sizi duymayan devlete bağırıyorsunuz; “Çocuğumun kemiklerini bana geri verin, bir mezarı olsun” diye...
Daha acısı olabilir mi?
Çocuğu için dua edip, ağlayıp, ruhunun derin üzüntüsünü hafifletecek bir mezarı bile olmayan anneden daha hüzünlü biri olabilir mi?
Acıları 40 yıl sonra bile dinmek bilmiyor o yüzden.
Hamur açan annelerden insan hakları savunucusuna dönüşen anneler, bitmek bilmeyen umutlarıyla baş başa 521 haftadır o meydanda oturuyorlar.
Arjantin'deki "Plaza De Mayo Anneleri"nin yaptığı gibi...
Metin Boran, “İlerleme kelimesi annemin ağzında feci yanlış tınlıyordu” oyununun sanat yönetmeni ve Taksim’deki Tiyatro Rampa’nın kurucusu.
Tiyatro Rampa’nın sahnelediği ilk oyun bu.
92’deki Bosna Savaşı’nın sonuçlarını anlatıyor.
Ama paralel olarak, Türkiye’de ve dünyada çocuğunun ölüsünden mahrum bırakılan tüm annelerin yaşadıklarını anlatıyor.
Bu yüzden çok etkileyici...
Cumartesi Anneleri’ne ücretsiz ama onlar izleyip daha çok üzülmesinler.
Siz izleyin, biz izleyelim ki onların acısı hafiflesin.
O annelerin ne hissettiğini anlamak için illa kendi çocuğumuzun kaybolması gerekmiyor, değil mi?
Söz Metin Boran’da...
Oyun çok rahatsız edici ve bu aslında iyi.
Nietzsche “bilgi acı verir” der; bildiğimiz oranda acı çekeriz ve ancak bildiklerimiz bize acı verir ve tedirgin ederse harekete geçeriz.
İlerleme Kelimesi Annemin Ağzında Feci Yanlış Tınlıyordu, 92’deki Bosna Hersek Savaşı’nı anlatıyor, Türkiye’yle bağlantısı ne?
Çünkü Türkiye’nin güncel meselesine doğrudan parmak basıyor. Cumartesi Anneler 521 haftadır Galatasaray Meydanı’na oturuyor ve toplumun büyük bir kısmı buna duyarsız kalıyor. Bir sorgulama, düşünme ve yönlendirmeden ziyade durduğumuz yeri sorgulayan bir oyun. Oyun aynı zamanda metin olarak dil ve kurgu açısından sağlam bir bütünlük içeriyor.
Yazarı Matei Vișniec. Nasıl biri?
Romanya asıllı ama Fransa’da yaşıyor. Son yıllara Avrupa’da trendi çok yüksek oyunlar yazan bir yazar. Sosyal içerikli metinler yazıyor ve yakın tarih hesaplaşması yapıyor.
İlerleme kelimesi neden annenin ağzında yanlış tınlıyor?
“İlerleme kelimesi annemin ağzında feci yanlış tınlıyordu” ironik bir cümle. Oğlunun annesine söylediği bir şey bu... Uygarlık anlamında “ilerleme” çoğu zaman savaşlarla elde edildi. Oysa savaşta annelerin çocukları ölüyor. Bir kuyu düşünün. Kuyudan çıkan ceset parçalarının her biri aslında sizi geriletiyor. O yüzden “ilerleme”den yola çıktık.
“BİRBİRİMİZİ İKNA ETMEKTEN ZİYADE İKNA OLMAMIŞLARA ULAŞMALIYIZ"
Oyunu Cumartesi Anneleri’ne ücretsiz göstermeyi düşünüyorsunuz, fakat bunu izlemek onlara daha fazla acı vermez mi?
Bu doğru fakat aynı zamanda Bosna’da yaşanmış olayı yazan bir yazarla ortak düşünceler içinde olmak onlara ve mücadelelerine güç de verir.
Yine de onların izlemelerinden ziyade acıya duyarsız kalanların izlemesi önemli, değil mi?
Elbette. Birbirimizi ikna etmekten ziyade ikna olmamışlara ulaşmamız gerekiyor. Augusto Boal, “Tiyatro, kültürel etkinliklerin dışında düşürülmüşlere götürülmelidir” der. Olanağımız olsa da bu oyunu Anadolu’nun her yerinde sergileyebilsek ve annelerin yaşadığı dramdan insanları haberdar edebilsek. Ama olanaklarımız o kadar sınırlı ki, bu mümkün olmayacak ne yazık ki!
KEMİKLERİ KOKLAYARAK ÇOCUĞUNU BULMAYA ÇALIŞAN ANNELER
Beni oyunda en çok etkileyen, annenin kemikleri koklayarak çocuğunu teşhis etmeye çalışmasıydı. Cumartesi Anneleri’nin böyle bir şansı bile yok. Türkiye’nin birçok kesimi bunu bilmiyor ya da bilse de tepkisiz kalıyor. Bu nasıl değişir?
Türkiye toplumunun insan olma ölçütlerini daha ziyade vicdan ve merhamet duygularını aşındırdığını düşünüyorum. İstenen buydu, başarıldı da. Türkiye insanı, kendi dizi kanadığında ya da ayağına taş geldiğinde harekete geçiyor. “Susma, sustukça sıra sana gelecek” diye bir slogan vardı. Oysa harekete geçmek için illa kendi oğlunu kaybetmek gerekli mi? Cumartesi Anneleri’nin durumunu duyurmak sanatın, edebiyatın ve gazetecilerin görevi. Bir başkasının sorununu kendimize sorun ettiğimiz oranda insan oluyoruz.
José Martí’nin “Gerçek insan, başkasının yüzünde patlayan tokadı kendi suratında duyabilen insandır” diye bir sözü vardı. Bunu her gün hatırlamak için başucumda tutuyorum.
Güneydoğu’dan gelen ölüm haberleri ile ilgili birçok tarafsız insan dahi “ölen gerilla mı, asker mi?” diye sorar. Bu soruyu sormamaya başladığımız ya da ölüme üzüldüğümüz zaman insan olacağız. Devletin bu anlamda sicili zaten bozuk o yüzden tek tek insanların duyarlılığı çok hayati, çok önemli.
"YAS TUTABİLMEK ACIYI KABULLENMEK VE AĞLAYABİLMEKTİR"
Oyundaki anne, oğlundan bir parça bulup ona mezar yapıncaya kadar ağlayamıyor. Neden?
Yas tutabilmek acıyı kabullenmek ve ağlayabilmektir. Ağlayamama gerçekle yüzleşememe durumundan kaynaklanıyor. Çünkü insan umutla yaşamaya programlıdır, umut olmazsa hayat çekilmez olur. Düşünsenize çocuklarını 20 yaşına getiriyorlar, gelecek vaat ediyorlar ama bir anda ellerinden alınıyor. Anneler de kilitleniyor, inanamıyor ve içindeki umut küçük de olsa devam ediyor. Çocuğun bulunamaması büyük travma yaratır. Aramalar sonucunda bulamayınca “hiç değilse öldüğünü bileyim ve dua edebileceğim bir mezarı olsun” diyor. Bu gerçekleşmediği zaman annenin hayata olan bağı azalıyor ve kendini suçlamaya başlıyor.
Gerçek hayatta yaşamadığımız bir duyguyu sahne sayesinde hissetmemiz mümkün mü?
Tiyatro, hayatı tam olarak sahneye taşıyamasa bile hayatın bir parçasını kıyısından da olsa fark ettirebilir. Sahnenin olanakları kısıtlı ama duygunun her türlüsünü sahneden görmemiz mümkün. Biz seyirciye düşünme olanağı sağlıyoruz çünkü hangi savaş olursa olsun acı hep aynı. Silah sanayi, ölümler, tahrip olmuş kentler, mahvolmuş anneler... Bunlar bile savaşı ne kadar gayri insani bir mekanizmanın çıkardığını gösteriyor. Savaşı yaşamasanız da savaşın korkunç yüzünü hissetmek mümkün. Yeter ki zihniniz açık olsun.
ÖLÜ ERKEKLERİN KEMİKLERİ, KADINLARIN BEDENLERİ SATILIYOR
Oyunda kapitalizmi temsil eden bir karakter var. Olayın özünü biraz da o anlatıyor, değil mi?
Evet, ölü erkeklerin kemiklerini ve yaşayan kadınların bedenini satıyor yani insanların kendisini... Kapitalizmi temsil eden karakter üzerinden bir paradoks anlatılıyor. Yani hem savaşı çıkarıp her şeyi tahrip ediyorlar ve sonra da tahribattan yara alanları satıyorlar. Suriye’den Türkiye’ye kaçarak gelmiş insanların çaresizlikten yaptığı ilk şey de para için bedenini satmak zorunda kalmak olmuyor mu? Bu bire bir yaşadığımız gerçek. Bizi ilgilendiren de bu paralel öykü... İzleyiciler, kapitalizmin bu acımasız yüzünü görmesi için uyanık olması gerekiyor.
İlk sahnede farklı taraflarda savaşan ve birbirine küfür eden iki akraba var. Savaş hep bunu yapıyor, akıl tutulması gibi...
Savaşın ne demek olduğunu hepimiz biliyoruz ama yaşamadığımız için hissedemiyoruz. Sonuçlarını görmeden ekranda bombaların düştüğünü görmek bizi daha da köreltiyor ve sonuçta yaşanan acıyı bir türlü anlayamıyoruz. Ama bu oyunu içinde hissederek izlemek bunu kırmak açısından da önemli.
Fahişelik yapan kız neden sadece siyahlara oral seks yapmayı reddediyor? Bu neyi gösteriyor?
Hepimizin içinde öğretilmiş, örtük olarak süregelen ırkçı bir tavrı simgeliyor.
FİLM GÖSTERİMİNE POLİS BASKINI
Kadınların sineması Filmmor’un filmleri Tiyatro Rampa’da gösteriliyor ama gösterimleri zabıta bastı. Neden?
Filmmor, kadın, çevre, kültür kooperatifi. Bu yıl üç ayrı salonda 13. festivalini gerçekleştiriyor. Gösterimler İstanbul Modern, Pera Müzesi ve Rampa Tiyatro’da gerçekleşiyor. Bu bir dayanışmaydı ama zabıta, mekanın ruhsat problemi olduğu gerekçesiyle “burada film gösteremezsiniz” diyerek salonu bastı. Neyse ki Sırrı Süreyya Önder’in araya girmesiyle olay çözüldü.
Tiyatro Rampa neden kuruldu?
Mesleğimizi kendi mekanımızda bağımsız olarak, istediğimiz üslupta sahneleme ve gösterim yapmak amacıyla Tiyatro Rampa’yı kurduk. İlk gösterimi 23 Nisan 2014’de Genco Erkal dayanışmak için Rampa’ya çıktı ve Nazım Hikmet’in şiirlerinden kurguladığı “İnsanlarım” adlı oyunu seyirciye sundu. Rampa’nın mekan olarak ne kadar gerekli olduğunu yaşadığımız süreçte öğrendik. Bu sezon otuza yakın topluluk sahnemizi kullandı. Bütün sanatsal ve ahlaki değerlerin yozlaştırıldığı bir toplumda daha nitelikli işler yapmak ve sahnemizi paylaşmak istedik.
“AY SONUNDA 7 BİN LİRA KİRA ÖDEMEK ZORUNDAYIZ”
Oyun kabul ederken bir ölçütünüz var mı?
Amatör, profesyonel, sendika, öğrenci ya da işçi tiyatrosu olması bizim için fark etmiyor. Ölçütümüz, işlerin kaliteli olması ve küfür barındırmaması ve faşizmin övülmemesi.
Ayakta kalmak ne kadar zor bir tiyatro için?
Devlet desteği de ne yazık ki yok. Sponsorlar da sıfırlanmış durumda ve hayat gerçekler üzerinden akıyor; ay sonunda 7 bin lira kira ödemek zorundayız, giderleri saymıyorum bile. Zorlanıyoruz.
Oyunların bilet fiyatları ne kadar?
Öğrenci ve memur 20 TL, yetişkin 30 TL. Bilet paralarıyla giderleri ödemek pek mümkün olmuyor.
“OYUNCULARIN ŞÖHRETİNE DEĞİL, SAHNEDEKİ OLAYLARA KAFA YORULMASINI İSTİYORUM"
Bir belediyeye ya da kuruma oyunu vermek mümkün değil mi?
Bunu talep ettiğimizde “hangi popüler oyuncular oynuyor” diye aptalca bir soru soruyorlar. Tanıdık oyuncu ve ekran yüzü istiyorlar. Benim derdimse konuya ve öyküye dikkat çekmek. Oyuncuların şöhretine değil, sahnedeki olaylara kafa yorulmasını istiyorum.
Anladığım kadarıyla hayatta kalabilmeniz için dayanışma şart.
Evet, son yıllarda Türkiye’de tiyatronun durumu içler acısı. İktidar seküler ve laik tiyatroyu sevmiyor, önemsemiyor. Kurmak istedikleri dünyayı olumlamayan tiyatrolara düşmanca yaklaşıyorlar. Bu yıl Kültür Bakanlığı, özel tiyatrolara ödenek olarak verdiği bütçeyi 80 tiyatroya verdi ve 70’i tanıdık tiyatrolar değil; perde açmadan ödenek alanlar var.
Kenterler’e de ödenek verilmedi sanırım.
Genco Erkal’ın 50 yıllık Dostlar Tiyatrosu’na, Ankara Sanat Tiyatrosu’na, Kenterler’e, Kumbaracı’ya, Tiyatro Rampa’ya ödenek verilmedi. Bu tiyatroların çoğu, Türkiye’de kökleşmiş seyircisi olan tiyatrolar. Ödenek verilmesinin ilk şartı, “Yerli yazarların oyunlarını oynayacaksınız ve Anadolu’da tiyatronun yaygınlaşması için yardım edeceksiniz.” Bu topluluklar zaten Anadolu’ya turneye gidiyorlar. “Mekan kuran topluluklara öncelik tanıyacağız” dediler, bize de vermediler. Aynı şahıs dört farklı şirketle başvuruyor ve dördü için de yardım alıyor. Her yıl ne kadar yardım yapıldığı açıklanıyordu. Bu yıl sadece tiyatroların isimlerini açıkladılar; şeffaf olması gereken bütçe açıklanmadı.
"PARASINI VERİYORUM İSTEDİĞİM OYUNU OYNATIRIM ANLAYIŞI VAR"
Devlet Tiyatrosu size dekor vs konusunda yardım ediyor mu?
Eskiden ediyorlardı ama şimdi kullandıkları dekoru depoya atıyorlar ve orada çürüyor. Devlet Tiyatrosu istediği prodüksiyonu yapabiliyor, istediği dekoru, kostümü kullanıyor. Bize sahnelerini bile kullandırmıyorlar. Politikacıların sanat üzerinde tahakkümü var ve bu alana düşmanca yaklaşıyorlar. “Parasını veriyorum istediğim oyunu oynatırım” anlayışı var. Almanya da ya da Fransa’da bir siyasetçinin tiyatro sanatçısını hedefleyen bir cümle kurması bile ayıp karşılanır. Özel tiyatroların varlıklarını sürdürmeleri giderek imkânsızlaşıyor.
“İlerleme Kelimesi Annemin Ağzında Feci Yanlış Tınlıyordu” ne kadar sürecek?
Haziranın sonuna kadar gösterimde tutmayı planlıyoruz. Kamu kuruluşları, belediyeler ve sendikalarla ortak gösterimler planlıyoruz. 27 Mart’ta Pera Fest için sahneye çıkıyoruz. 29 Mart’ta Eğitim Sen’in toplu satışı var. 13 Nisan’da Bursa Nilüfer Belediyesi’nde olacağız. Kendilerine teşekkür ederim bizimle dayanıştıkları için. Genelde Tiyatro Rampa’da olacak ama oyunun görünürlüğü açısından başka sahnelerde de sergilemek istiyoruz. Olanak bulduğumuz takdirde Anadolu’yu gezmeyi çok istiyoruz.