Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Gizem Sevinç SELVİ / HT PAZAR

        Gizemsevincs@gmail.com

        İlk Türk kadın opera sanatçısı Semiha Berksoy’un eserleri ilk kez bir müzede değil, sanat galerisinde sergileniyor. Berksoy’un çok yönlü sanat üretimini yansıtacak resim, video, kişisel obje ve belgelerin yer aldığı ‘Halüsinasyon Duvarı’ başlıklı sergi, Galerist’te 10 Ocak’a kadar devam edecek. Buradan elde edilecek gelir Semiha Berksoy Müzesi’nin kurulması için kullanılacak. Hayata, insanlara, hayvanlara, bitkilere ve sanata aşkla bağlı, Özsoy Operası’nın Ayşim’i, Nâzım’ın âşık, Atatürk’ün hayran olduğu Semiha’yı sergi vesilesiyle sanatçı kızı Zeliha Berksoy’dan dinlemek istedim. Bütün zarafetiyle sorularımı yanıtladı, annesini anlattı. Günümüz Türkiye’sindeki sanat algısıyla ilgili endişelerini paylaştı.

        ■ Semiha Berksoy nasıl bir kadın? Nasıl bir anne?

        Semiha sanatla yaşardı. Çalışkan, disiplinli bir kadındı. Akşam 20.00’de yatıp sabah 05.00’te kalkar, güneşi üstüne doğurtmazdı. Özel yaşamına ve sanatına dair ciddi bir duruş içindeydi. En artistik duruşunda bile yalınlık vardı, yaratırken de ekspresifdi. Moda vardır mesela Semiha’da. 90’larda rönar kürkler kullanarak yaptığı şapkalar, Paris’te yeni moda oluyor.

        ■ İleri yaşlarında dahi ağır makyajlar, jartiyerler, kürkler...

        Bakımsız katiyen kimseye görünmezdi. Eve tesadüfen konuk gelse yarım saatten evvel karşısına çıkmaz, giyinir, makyajını yapardı. Mümkünse tuvalet giyer ve “Nasıl, buldunuz beni?” diye sorardı. “Aman Semiha Hanım, harikulade” demenizi beklerdi.

        ■ Semiha’nın kızı olmak nasıldı? Nasıl bir çocukluk?

        Semiha’nın kızı olmak zor. Bana hiçbir zaman bebek, çocuk muamelesi yapmadı. “O küçük bir insan ve bütün hayatımı benimle paylaşacak” diyordu. Katiyen bakıcıya, anneanneye bırakılmadım. 3.5 yaşında beni Viyana Devlet Operası’na götürüyor ki asla çocuk sokmazlar. “O bilir, sesini çıkarmaz” diyor. “Tanrıların Çöküşü” operasını izliyoruz, oradan konsere gidiyoruz, o şarkı söylerken gıkımı çıkarmıyorum. Çünkü öyle terbiye etti. Kendi nasıl yaşadıysa beni de öyle büyüttü. Tabii ki oyuncaklarım oldu ve müthiş bir hayal gücüm... Ama opera, senfonik müzikler, resim de vardı...

        ■ Mutlu bir kadın mıydı?

        Hayır değildi, optimist bir kadındı. Hayata yenilmeyi reddeden, ölüme karşı duran yapısı vardı. Bir resminde “Duran” bir kadın vardır. Biliyorsunuz, Taksim olaylarında da çıktı. Semiha o resmi 68’de yaptı. Tam bir İkizler burcu kadını. Mutsuzluk ve mutluluk en büyük çelişkisiydi. Kendini hep özdeşleştirdiği opera, Avrupa’da Medicilerden beri var. Bu meslekte de sıradan bir operacı değil, primadonna. 1937’de Ankara Devlet Konservatuarı yeni kurulmuş. Bir dünya primadonna’sı böyle bir yere geliyor. Bu yüzden kendisine “Feniks kuşu” diyor. Feniks kuşu, biliyorsunuz yuvasında yeniden doğmak üzere kendisini yakar ki bu bir özveridir. Ama hiç yüksünmedi. “Bir daha yaşasam bu memlekete gelirdim, yine sürünürdüm” derdi.

        ‘NÂZIM’A BÜYÜK HAYRANLIĞI VAR’

        ■ Müthiş mücadeleci bir kadın...

        Tabii, bir de 40’lı yıllarda mücadele etmek kolay değil. Hele bir de başdostunuz Nâzım Hikmet ise ve siz o dönemde tek başınıza Çankırı Hapishanesi’ne gidiyorsanız... Bunlar o dönemde affedilen şeyler değil. 1940’ta Türkiye’ye geliyor, Riyaset-i Cumhur Orkestrası var sadece, bir de meşhur Carl Ebert var, Ankara Konservatuarı’nı kuran. Semiha “Nihayet operaya başlayabilirim” diyor ve bir Richard Wagner konseri veriyor. O sırada sokakta kağnılar yürüyor. Berlin’de çiçeği burnunda primadonna olmuşsun, burada radyo orkestrasıyla çalışıyorsun. Ardından hanımefendi durmuyor, trene binip Çankırı’ya gidiyor. Hapishaneye gidip bakıyor ki Nâzım sefalet içinde. Bunun üzerine fişleniyor.

        ■ Ve ziyaretleri sürüyor...

        Tutturmuş “Nâzım’a tercüme ettirip Tosca’yı oynayacağım” diye. Çünkü o para kazansın istiyor.

        ■ Efsanevi bir de aşk var...

        O yıllarda annem 25 yaşında bir yıldız, çok yetenekli. Nâzım niye sevmesin? Ben de âşık olurum, çitlembik gibi bir şey. Nâzım’a büyük hayranlığı var. Mesela “Aysel Bataklı Damın Kızı” filmi için Bursa’ya gidilecek. Semiha, filmde oynamamasına rağmen ekiple gidiyor. Oradan da hep birlikte Nâzım’ı görmeye, hapishaneye. Nâzım böyle hayranlık duyulan bir şair, bir tiyatro adamı, bir yazar.

        ‘TAŞ YERİNDE AĞIRDIR, MEMLEKETİNDE OTURACAKSIN’

        ■ Yine de ilk sırada Nazım değil kariyeri var...

        Berlin’e gönderilmesi söz konusu olduğunda “Ben oturup Nâzım’a çocuk doğurayım, fasulye pişireyim” demiyor. Pasaportunu alıp gidiyor. Evet, büyük bir tutku var. Ama kendine aşkı daha büyük. Bazen “Sen oturmuşsun Türkiye’de, dışarıya açılmamışsın” dediğimde “Ne var Mevlânâ da Konya’da oturmuş ama Mevlânâ” derdi. Bir de “Taş yerinde ağırdır, memleketinde oturacaksın” derdi.

        ■ Atatürk’le karşılaştıktan sonra babasına yazdığı bir mektup var.

        Tarihi bir mektuptur o. Atatürk, Semiha’nın inandığı, dahi bir lider olarak gördüğü bir devrimciydi. Ankara’daki opera binasını Atatürk 1933’te yaptırıyor ve Adnan Saygun’a opera besteletiyor. Tüm artistleri Köşk’e davet ediyor. Anneme “Ayşim’den bir şey söyler misiniz?” diyor, annem de “Efendim henüz ezberim yok” diyor. Yalan halbuki. Derdi, “Madam Butterfly” söylemek. Şaşırıyor Atatürk “Öyle mi? Peki...” diyor. Bir Türk kızı Madam Butterfly söylüyor. “Okay” diye bağırıyor Atatürk. “Hemen Avrupa’ya gönderilsin” diyor, “Opera tahsil etsin”.

        ‘SATABİLİRSİN DEDİĞİ 30-35 RESMİ VAR’

        ■ Balenin, orkestral müziğin bize yabancı olduğunu söyleyenler var.

        Japonya’da da geleneksel Kabuki tiyatrosu var ama yanında da Tokyo Operası. Bu evrensel bir şey, dışlarsanız arkaik kalırsınız. Opera bize yabancı değil. Sadece yatırım yok. Ankara’da Akün ve Şinasi Tiyatroları gitti. AKM’nin hali ortada. Nasıl adalet sarayı, hastane varsa sanatın da binası olacak. Üstyapı kurumu bunlar, değerlendirme olarak her zaman en üstte sanat durur.

        ■ Eserler ilk kez bir müzede değil sergide yer alıyor...

        Bize teklif getirdiler, kabul ettik. Çünkü annem gündeme gelsin istiyorum. Normalde satışı olmayan bir ressam Semiha. Eserlerin içinde bana “Satabilirsin” dediği 35 eser var. Uzun zaman satmadım. Sonra müze açacak koleksiyonerlere satmaya karar verdim.

        ■ Buranın geliri müze için mi harcanacak?

        Vakıf da müze için var. Tüm bunlar bir gün müze açıldığında ele güne muhtaç olmadan kendini çevirsin diye. Küçük bir bina buldum. Zaten annem “Aman şöyle küçük bir müze olsun” derdi.

        ■ Müze ne zaman hayata geçecek?

        Koleksiyonumuz var, paramız yok. Bina meselesi yılan hikâyesine döndü. Vakıflar Kurulu’ndan karar bekliyoruz. Sponsor bulmak zor. “Bari birkaç eser satıp kendi zeminimizi oluşturalım” dedik.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ