Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması
  • Habertürk Huawei Uygulaması
AA

Prof. Dr. Yusuf Serengil, mevcut kurak dönemi ve onunla ilişkili iklim değişikliği sürecini AA muhabirine değerlendirdi.

Son aylarda gündeme gelen su sıkıntısı ve İzmir taşkınının iklim değişikliğini yeniden gündeme taşıdığını ancak Türkiye'nin birçok bölgesinde uzun süredir sıcaklık artışı ve yağışta düzensizlikleri görüldüğünü dile getiren Serengil, "Bu, beklenen bir durumdu. Son 10 yıl içerisinde küresel ölçekte ortalamanın üzerinde sıcaklıklar kaydedilmekte. Örneğin 2020 yılının henüz tamamlanmadan bile insanlık tarihindeki en sıcak yıl olarak kayda geçmesi bekleniyor. Geçen yıllar içinde birçok buna benzer yüksek sıcaklık rekorları kırıldı. Bunun sonucunda sıcaklık artışı sanayi devrimi öncesine göre 1 derecenin üzerine çıktı." diye konuştu.

Serengil, Paris Anlaşması'nın sıcaklık artışını yüzyıl sonunda 2 derecenin altında tutmayı hedefleyen küresel anlaşma olduğunu hatırlatırken, Türkiye'nin anlaşmaya taraf olması gerektiğini belirtti ve şöyle devam etti:

"İklim değişikliği ile mücadelede Çin ve AB taraflarından gelen pozitif rüzgarlar ve ABD'nin de bu yönde ciddi adımlar atmasının beklendiği önümüzdeki 10 yıllık süreç hızlı bir yeşil dönüşüme sahne olabilir. Paris Anlaşmasınca ortaya konulan küresel hedef 2050 yılına kadar net sıfır salım. Fakat bu hedef yeterli mi? O zamana kadar 30 yıl var ve önümüzdeki on yıllar afetler bakımından hiç de iç açıcı geçmeyebilir. Öte yandan emisyonlar kısılsa bile atmosferdeki fazla sera gazının ortadan kalkması yüzyılları bulabilir. Düşük karbonlu ekonomiye geçiş süreci ülkemiz açısından artık bir seçenek olmaktan çıkıp zorunluluk olma yolundadır, zira ticaret partnerlerimiz bu konuda bazı kriterleri önümüze koymaya başladı bile. Aslında bu süreç beraberinde sayısız fırsat ve avantajı beraberinde getirme potansiyeline sahiptir. Yeni oluşumlar, projeler, yeni fırsatlar ve iş olanakları. Başlangıç olarak, ülkemiz Paris Anlaşması'na girip Ulusal Katkı Beyanını (INDC) güçlendirebilir ve ekonomisini başta AB fonları olmak üzere bazı mekanizmaları kullanarak düşük karbonlu bir sürece yönlendirebilir. Bu hem ekonomiye yeni bir motivasyon kazandıracak hem de ülkemizin uluslararası imajına büyük katkı sağlayacaktır."

- "Atmosferde sera gazı artışı pandemi sürecinde yavaşlamadı"

Prof. Dr. Serengil, Türkiye'nin emisyonlarının beklenenin altında seyrettiğine ve azaltım yönünde avantajlı olduğuna işaret ederek, "Ülke olarak her yıl atmosfere verdiğimiz 5 birim karbondioksitin yaklaşık 1 birimini ormanlar sayesinde geri alıyoruz (yıllık 95 milyon ton civarı). Bu, kişi başı karbon hesaplamasında oldukça iyi bir oran ve bu konuda daha fazla potansiyel var. Kişi başı karbon salımı artışımız son yıllarda yavaşladı. Şu an 6 ton/kişi civarında. Birçok Avrupa ülkesinden ve ABD'den düşük bir değer. Bu, Türkiye'nin iklim değişikliğiyle mücadele müzakerelerinde elini güçlendirmektedir." dedi.

Serengil, Kovid-19 pandemisi sürecinde sanayi üretiminde küresel çapta düşüşün, atmosferdeki karbondioksit konsantrasyonunu artışını frenlemesinin beklendiğini ifade ederek, "Oysa Kasım 2020 itibarıyla karbondioksit konsantrasyonu 413 ppm olarak ölçülmüştür. Konsantrasyon, Eylül 2019'da 408.5, Eylül 2018'de ise 405.5 ölçülmüştü. Dolayısıyla beklenin aksine, atmosferde sera gazı artışının pandemi sürecinde yavaşlamadığı net olarak görülmektedir." diye konuştu.

- "Her sektör direnç kazandırıcı stratejilere yönelmeli"

Prof. Dr. Yusuf Serengil, şu değerlendirmede bulundu:

"Şu an yaşanan kurak dönemin önümüzdeki yıllarda daha sık görülmesi, buna paralel şekilde sel-taşkın ve heyelan gibi aşırı hava olaylarında artış olasılığı söz konusu. Bunların hepsi iklim değişikliğiyle bağlantılı klimatolojik riskler ve aslında dikkatli bir göz bunları her geçen gün artan sıklıkta yaşadığımızı fark edebilir. Dolayısıyla iklim değişikliği konusunda dirençli yapı ve sistemler yanında toplumun da bu konuda güçlendirilmesi ve bilinçlendirilmesi gerekmektedir. Sektörel değerlendirmeler bu kapsamda çok kritiktir. Her sektör iklim değişikliğinin getirebileceği avantaj ve dezavantajlar yanında direnç kazandırıcı stratejilere yönelmelidir. Su kaynakları yönetimi bu anlamda kritik öneme sahiptir. Bunun için en temel yaklaşım farklı kuraklık senaryolarına göre eylem planlarının oluşturulması ve Kovid-19 döneminde gayet net biçimde görüldüğü gibi ilgili sektör uzmanlarının bir araya gelerek, çözüme yönelik projeler geliştirmesidir."

Bundan sonra tüm planlama süreçlerinde, iklim değişikliğini temel bir parametre olarak dikkate almaya ve ortaya çıkarabileceği etkilere karşı adaptasyon stratejileri geliştirme zorunluluğu olduğuna işaret eden Serengil, "Su kaynakları yönetiminde, ormanların idaresinde, kentsel planlamada, belediyecilikte, tarımda ve benzer birçok sektörel konuda adaptif çözümler ortaya konulmalıdır. İklim değişikliğine uyum çalışmaları ve buna paralel düşük karbonlu ekonomiye geçiş süreçleri hem afetler konusunda daha organize olmamızı yani direnç kazanmamızı hem de yeni iş fırsatlarını beraberinde getirecektir. Bu rüzgara direnmektense, bu rüzgarı arkamıza alalım." şeklinde konuştu.

BAKMADAN GEÇME