Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
GÜLENAY BÖREKÇİ - HT PAZAR

15 Mayıs'ta Kanyon AVM'de yeni sergisini açmaya hazırlanan Okan Bayülgen bugünlerde hiç olmadığı kadar sakin bir hayat sürüyor ve sadece ona haz veren işleri yapıyor. Öykü yazıyor mesela. Sonra Franz Kafka ve Stefan Zweig'ın yapıtlarını sradyodan sesli olarak okuyor. Bir yandan da yayıncılıkla flört ediyor. Makinakafa adlı küçük bir edebiyat blogu bile açtı. Bir de tabii her zaman olduğu gibi tutkuyla fotoğraf çekiyor. Röportajımızda bütün bunların yanı sıra, onu "en çok kazanan fotoğrafçı" yapan şeyi anlattı...

Okan Bayülgen bu yıl televizyonda program yapmadı. Daha küçük ve şahsi başka projelerin peşindeydi çünkü. Bir de belki kamera önünde olmaktan, "seyredilmekten" bıkmıştı. Kadınlar ve Kuaförler adlı yeni fotoğraf sergisinin hemen öncesinde yaptığımız röportajda ona ilkin bunu sordum. Şöyle cevap verdi: "Ben hem seyredenim hem seyredilen, hem fotoğrafçıyım hem fotoğrafı çekilen. Çocukluktan kalan burun karıştırma adetim var, o yüzden insanların her yerde gözlerini dikip bakmaları beni rahatsız ediyor. Ve bazen sadece bir gözlemci olarak dolaşmak ya da köşemde oturmak, yaşamak istiyorum. Gittiğim lokantalarda, kıraathanelerde, kafelerde hep evime en yakın, içinde en az insan olan ve en karanlık mekânları tercih ediyorum. Çünkü sosyalleşmek arzusunda değilim. Kendi başıma kalıp kitabımı okumak istiyorum." Başlamak için güzel bir yer, buradan devam edebiliriz...
Uzun süredir şov dünyasının ne içinde ne de tamamen dışında bir hayat sürüyorsunuz. Araya mesafe koymak insanın yanlış giden şeyleri daha net görmesini sağlıyor mu?
"Şu yanlış gidiyor, bu yanlış gidiyor" diye ahkâm kesecek halim yok. Şov dünyasında her şey şov dünyasına uygun olarak gidiyor. Bense başka bir yere gidiyorum.

'TELEVİZYON ÇOK AHLAKLI VE KÜLTÜRLÜ DEĞİLDİR'
Niçin böylesini tercih ediyorsunuz?

Bazı dizi oyuncularıyla futbolcuların, bir de Demet Akalın, Serdar Ortaç ve Nejat İşler'in farklı farklı semtlerde sürdürdükleri hayata ve gittikleri mekânlara gazeteler "şov dünyası" diyor, böyle bir imaj oluştu. Ben o dünyanın hep dışındaydım; dışında kalmaya devam ediyorum. Şov dünyası denen şey beni ilgilendirmiyor. Los Angeles'ta da yaşasam, ödüllerin dağıtıldığı salonlardan uzak kalırdım. Çünkü insanın ya kendisini ya üretimini dejenere ediyor bunlar. Benim sevdiğim şey yayıncılık ve yaptığım işleri insanlara hızla göstermek... İşimi bitirince de kaçıp gitmek istiyorum.
Sinemaya ara vermenizin sebebi ne? Sanki aranızda bir küskünlük, kırgınlık var gibi. Neden böyle?
Sinemayla karşılıklı bir kavga etmiş ve bozuşmuş değiliz. Hem zaten sinemaya ara verilmez, sadece ara sıra film yapılır. Çok da film yapılmaz, yapılırsa tadı kaçar çünkü.
Televizyoncu olarak niçin bu kadar özlendiğinizi düşündünüz mü peki?
Eskiden özlenmeye inanmazdım. Şöyle düşünürdüm: Bir talep yaratıyorsanız, var olursunuz televizyonda. Hiçbir şey bir gereklilik yüzünden orada değildir. Televizyon gerekli bir şey değildir zaten. Çok ahlaklı değildir, çok kültürlü değildir, çok lazım değildir... Aptalca bir eğlencedir ama iyidir. O aptalca eğlencenin zekâ seviyesini biraz yükseltirseniz, daha da iyi olur.

'YAŞLILAR, HASTALAR, ÇOCUKLAR, YALNIZLAR BENİ ÖZLÜYOR'
"Eskiden" diye başladınız, sonra ne oldu?
Önceki sene gördüm ki, "Yalnız kalmayacaksın" mottosuyla haftada 5 gece arkadaşlarımla birlikte yaptığımız yayınları televizyonun asıl seyircisi olması gereken insanlar izlemeye başladı. Her zaman söylediğim gibi, yaşlılar, hastalar, çocuklar, yalnızlar... Genç olduğu halde kendini yalnız hisseden ve sıkı şeylerle vakit geçirmek isteyenlerin sayısı da artmıştı sanki. Ya da belki artık çok fazla insan kendini yalnız, asosyal hissediyordu. Bugünün toplumunda normal. İşte onlar beni özlüyor.
Ne hissediyorsunuz bu durumda?
Çok mutlu oluyorum. Bir resim çizersin ya da bir film çekersin ya da bir kitap yazarsın... Ya da televizyonda bir program yaparsın. Televizyondaki program tabii ki sanat değil, diğerleriyle boy ölçüşemez. Bu konuda her zaman tevazu içinde olduğumu herkes bilir. Ama işte bu işleri yaparken birisine ulaşırsın ve haberin bile olmadan onunla arkadaşlık etmeye başlarsın. Seni izleyen kişi samimiyetine inanıyorsa, karşısında dosdoğru bir adam görüyorsa, bu iyidir. "Bu adam benim arkadaşım olsun" demişse, seni göremediği zaman özlemeye başlar, bu da iyidir. Gururlanmaya, havalara uçmaya, kendini bir halt sanmaya gerek yok. Bir halt değilim ama arkadaşlığımı seven izleyicilerim var, bu da beni mutlu ediyor.
Makinakafa adında küçük bir edebiyat blogu açtınız, satır aralarında devamının da geleceğini vadediyorsunuz. Yayıncılıkla flörtünüzden bahseder misiniz? Bir yayınevi kurmak istediğinizi okumuştum...
Yayıncılıkla flörtüm gayet güzel gidiyor. Hem kendi öykülerimi seslendiriyorum hem de dünya klasiklerini... Şu sıralar "Okan Bayülgen Format Atıyor" turnesi içinde üniversite radyolarıyla bir araya geliyorum, radyoyu insanlara anımsatmak için. Çünkü eğer işler böyle giderse, 2016'da radyolara reklam pastasından hiçbir şey düşmeyecek.

'TAKSİ ŞOFÖRLERİ KAFKA DİNLEDİ'

Bir etkisi oldu mu turnenizin?
Aslında bu turneye başlarken kimseden destek istemedim. Dipten gelen dalgalar halinde sosyal medyada yükselttim sesimi. Taksi şoförleri Kafka dinledi, Stephan Zweig dinledi, Goethe dinledi. Yakında Reşat Nuri Güntekin dinleyecekler. Harikulade! Gerçi kimseden "Allah razı olsun, bu işe dikkat çektin" diye bir teşekkür falan gelmedi, hayır. Peki kim toplandı radyo hareketinin etrafına? Tabii ki genç radyocular ve üniversitelerin iletişim bölümlerinde okuyan arkadaşlar... Radyoların yaşaması adına başlattığım bu hareket sadece neredeyse hiç radyo dinlememiş gençlerin dikkatini ve ilgisini çekiyorsa, batsın bu radyolar gerçekten! O FM bandındaki kanalları da üç, beş arkadaş harçlıklarını birleştirerek gençler alsın.
Radyoda kitap okumak için ilkin neden Kafka'nın Dönüşüm'ünü ve Zweig'ın Satranç'ını seçtiniz?
Siz hangi yazarları isterseniz, onları da okurum, merak etmeyin. Kafka ve Zweig benim ilgimi çeken yazarlar. Dönüşüm ve Satranç'a gelince; onları seslendirmekten hoşlanacağımı biliyordum. Müthiş tercümeleri vardı, bir de okurken beni zorlayacak anlam kargaşaları... Yani benim için altından kalkılması güç romanlardı. Herhangi bir televizyoncu olsaydım, "Halk bunu anlar" diye düşünerek şu günlerde çok beğenilenlerden bir aşk romanı seçebilirdim. Öte yandan halkımız Allah'a çok şükür, televizyoncuların düşündüğünün aksine her şeyi çok güzel anlıyor, her şeyi çok güzel takip ediyor. İsterseniz taksi şoförleri ve beni dinleyen insanlara sorun, bakın bakalım anlıyorlar mı, anlamıyorlar mı?
Son olarak şunu soracağım size... Aktörlük, radyoculuk, televizyonculuk... Şimdi fotoğrafçılık. Başka işler de yaptınız, şarkı söylediniz, gitar çaldınız... İçinizde ukde kalan ne var?
Survivor'a ve Ben Buradan Atlarım'a katılmak istiyorum! Bu iki dileğimi de gerçekleştirirsem artık dünya üzerindeki ödevimi tamamlamış olacağım.

Bayülgen kadın kuaförlerinde...

Bugüne kadar kozmetik ve moda alanında birçok fotoğraf çekti Okan Büyülgen ama söylediğine göre bir süredir farklı bir şey yapmak istiyormuş. Kadınlar ve Kuaförler fikri, Schwarzkopf Professional'la bir görüşmesinde çıkmış ortaya. "Kadınların kuaför salonlarında geçirdikleri zamanı merak ediyordum" diye anlatıyor. "10 yıldan fazla bir zamandır saçımı boyatmak için ben de kuaföre gidiyorum ve orada filmlerde anlatılan hafif ve biraz laübalı dedikodu ortamına değil, bir laboratuvar çalışmasına tanık oluyordum. Her yerde bir sessizlik, bir ağırlık... Ben 10 dakikada daralıp oradan kurtulmak isterken kadınlar bana korku tüneli gibi gelen salonlarda saatler geçiriyordu. Nedenini öğrenmek için başladım bu işe..."
Kuaförlerin tepkisi ne oldu? Müşterilerinin güzelleşme sürecini paylaşmak konusunda tereddüt yaşadılar mı?
Sadece İstanbul'dan değil, Mersin'den, Bursa'dan, Edirne'den, Ankara'dan gelen kuaförlerle bir yemekte buluştuk, yapmak istediğim şeyi anlattım. Onlar beni canı gönülden ağırlamak derdindeydi, bense kendimi mümkünse kuaför salonu içinde yok etmek ve böylece doğal olanı kaydetmek istiyordum. Herkesin tanıdığı birini bu şekilde görünmez kılmak kolay olmadı elbette. Sonuçta orta yolu bulduk. İçeri girişim bir parça ciddi hatta despotça oluyordu, dışarı çıkışımaysa yemeler içmeler, beraber fotoğraf çektirmeler eşlik ediyordu.
Kadın kuaförleri erkekler için bir parça mahrem mekânlar. Sizi görünce şaşıran, içeride olmanızdan tedirginlik duyan kadınlar oldu mu?
Kadınlar beni görünce şaşırmıyorlardı, nedenini bilmiyorum. "Okan'ın burada ne işi var" diye soran bir bakışla karşılaşmadım. Ama mutlu oluyorlardı, bundan eminim. Her çekimde salondan yöresel yiyecekler ve hoş anılarla ayrıldım. Tedirginlik meselesine gelince, kadınlar cesur. Ayrıca saklayacakları bir şey de yok ki, daha güzel olmak için müdahale alıyorlar sadece. Elbette ağda odalarına girmekten söz etmiyorum. Ama saçları yıkanıyor, manikür-pedikür yaptırıyorlar. Bir kuaför onlarla meşgul oluyor, asistan yardım ediyor, patron girip çıkıyor... Etraf föncü, boyacı, manikürcü dolu. Neredeyse bir ameliyat masasında gibiler.

Her kadının bildiği ama kendine sakladığı o sır
1.5 ay süren çekimlerden sonra, kuaför salonlarının tılsımı nerede saklıdır öğrenebildiniz mi?
Demiştim ya; filmlerdeki kuaför salonları gibi hafif mekânlar değil gerçek hayattakiler. Tam tersi, bir sürü iş adamının orada çok mühim toplantılar yaptığını zannedebilirsin. Kuaför salonlarının sırrı da o ciddiyette saklı. Her kadının bildiği ama kendine sakladığı sır. Kuaföre giderken aslında bir arayış içinde oluyor kadın. Saçının rengini değiştirmek istiyor mesela, yeni bir saç rengiyle daha değişik bir havaya bürünmek, dışarıya daha güzel hissederek çıkmak... Bazen garip bir saç kesimiyle oluyor bu, bazen de tırnaktaki en çılgın ojeyle... Bıkmadan usanmadan görünümüyle oynayabiliyor. Tek amacı kendisini mutlu etmek. Bunu ne o kadının kocası anlayabilir, ne de çocukları... Başka bir kadın bile anlayamaz. Birkaç kadın biraraya gelince aralarında yaptıkları oje ve saç sohbetine katılmanın bile imkânı yokken, nasıl çözebilirdim kuaför salonlarının tılsımını!
Hiç değilse şunu söyleyin: Profesyonel olarak güzelleştirilmeden önce nasıl hissediyorlardı, sonra nasıl hissettiler? Halleri, tavırları, konuşmaları değişti mi?
Beklerken daha asık suratlı oluyorlardı. Ayrılırkense neşeli ve güne hazır. Akşamki davete, katılacağı yemeğe hazır. Ya da sadece eşine, çocuklarına hazır. Çoğu zaman kendilerini iyi hissediyor, en azından aradıkları şeyi aldıklarını düşünüyorlardı. Öyle olmasa dağıtırlardı o mekânı zaten.
Projeyi kabul ederken, kadınların sadece kuaför salonlarındaki aynalara yönelik "Tamamdır bu iş kızım, iyisin" bakışının peşinde olduğunuz söylemiştiniz. O anı yakalayabildiniz mi?
Evet, birkaç fotoğrafımda mizansen olarak değil, gerçekten var. Bu yüzden mutluyum.

Kadınlar, erkekler ve kuaförler
"Eşimden biliyorum; oturduğumuz semte uzak kaç kuaför varsa hepsini denemiştir. Söz konusu olan kuaförlük hizmeti almak olunca kadınlar mesafe kat etmekten korkmuyorlar. Bense, eşimden ve bir sürü kadından farklı olarak, semt berberlerine giderim. Çünkü benim için bu hizmeti alacağım dost insanın yakında olması yeğdir. Bir de şu var: Kadınlar küçücük bir olaydan ötürü küsüp kuaför değiştirebiliyor. Erkeklerse tembellikleri ve korkaklıkları yüzünden memnun olmadıkları halde yan kapıdaki berbere gitmeye devam ediyor. Görüyorsunuz, kadınlar bu konuda da erkeklerden daha akıllı."

'Hâlâ tüm fotoğrafçılardan daha çok kazanıyorum'
"Fotoğrafçıların pek sahip olamayacakları, aslında olmak da istemeyecekleri büyük formatlı, pahalı kameralarla ve analog yöntemlerle, dijital üçkağıt yapmadan çalışıyorum ben. Bu sergide mesela doğal, siyah beyaz fotoğraflar çektim. İlk bakışta şok edici olan ama iki dakika baktığınızda size tiksinti verecek kadar sıradan fotoğraflar yaratmadım. Sıradan görünümlü derin fotoğraflar çekmeye çalıştım. Duvarınıza asınız ve ruhunuz bütün o üçkağıtsız şeyi alsın, içsin istedim. Yoksa kahverengi suratlı ve kahverengi vücutlu kadınlar, kontrastı ve keskinliği yapay olarak artırılmış fotoğraflar çekmek de, onları Photoshop'lamak da zor değil.
"Fotoğrafçılığın değil ama fotoğrafçıların sonunu getirenler 17-18 yaşında bebeler. Herhangi bir tarzı birkaç dakika içinde Photoshop'ta taklit edebiliyorlar. Yıllar önce birçok fotoğrafçı arkadaşımı bu dijital fotoğraf işi konusunda uyarmıştım. Ama pintilikten, yani daha az film kullanmak yahut hiç kullanmamak adına dinlemeyip girdiler. Şimdi dünyadaki hiçbir fotoğrafçıyla bir diğeri arasında üslup farkı kalmadı. Ayrışabilenler sadece benim gibi analog çalışanlar. Profesyonelleri ayrıştıramıyorsanız, onlara para ödemenize de gerek yoktur. Dijitale geçen fotoğrafçıların hiçbiri artık para kazanamıyor. Yaptıkları işi 16-17 yaşındaki bebeler de yapabiliyorsa, neden para ödensin ki onlara? Dolayısıyla ben hâlâ tüm fotoğrafçılardan daha çok kazanıyorum.