Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması
  • Habertürk Huawei Uygulaması

Kahve falı açmak gibi olacak, farkındayım... Ama üç zamana kadar, dünya o sahnedeki gibi yönetilecek. Antik çağa geri döneceğiz. Şehir devletler, temsilcileri ve dünya senatosu. Uçuk mu? Kim bilir? Göreceğiz, az kaldı hem de çok az. Taş çatlasa 2050! Yani azman çocukların son 30 yılı... O gün gelince günümüz halleri mizah edebiyatı olacak. Geçen hafta tanık olduğumuz toplantı var ya Beyaz Saray’ın kamu spotu olarak yayınladığı! Pespaye bir filmle Asrın Toplantısı olarak reyting aradığı... Mizah edebiyatı olmak için geleceği beklemeyecek!

Ali Esad Göksel'in HT Cumartesi'de yer alan yazısına göre, Trump ile Kim arasındaki toplantı Singapur’da yapıldı. Bu tuhaf şehir o tuhaf toplantı ile dünyanın ilgi merkezi oldu. Malum, bu şehir devleti ve çok müreffeh! O ne demek? Söyleyelim, Twitter taifesi de anlasın: İbadullah paraları var! Bakın felsefe meraklılarının sevdiğim duruşu şudur: Nerede durduğunuz ve nereye baktığınız önemlidir. Fevkalâde belirleyici olabilir. Örneğin bence Kim sevimli. Zahiren! “Nasıl yani?” diye soranları duyar gibiyim. Tamam egoistçe ancak ben Kuzey Koreli değilim ki. Amerikalı da değilim. Güney Korelilere de sempatim var. Ama endişeye mahal yok, başlarının çaresine bakarlar.

İkisinin bulunduğu fotoğrafta Kim’i nasıl mı görmedeyim? İtirafımdır, bana sevimli bir panda gibi gözüküyor. Donald Trump? Tam emin olamıyorum.

Geçen hafta Robert De Niro Trump hakkında bir şey söylemiş, salon uzun uzun alkışladı. Netice şu: Nesillerinin tükenmiş olmasını istediğimiz azman çocuklar. Ve şaşılacak bir şekilde ellerinde tuttukları iri mi iri ölçekli güçleri... Başımızı çok uzun zaman ağrıtabilecek bir potansiyale de sahipler. Deli deliyi görünce sopasını saklarmış! Barışmaya karar verdiler.

Singapur’u seçmelerine hiç şaşırmadım. Çok uzun zamandır George Orwell dekoru gibi. Her şey ve herkesin ‘big brother’ tarafından izlendiği şehir, felç edilmeksizin kontrolü adeta bir folklor! Singapur’a çok gittim. Ne diye? Tesadüfler... Zaten el kadar bir yer. Trump’ın kaldığı Shangri La’da kaldım. Başkan Kim’in tercihi St. Regis de iyi tanıdığım bir zincir. Sentosa Adası’na gelince... Toplantının yapıldığı Capella Hotel, balayı aktiviteleri için uygun bir yer... İmzalanan metnin detayları ve satır araları okununca, balayı safahatını daha iyi anlayacağız.

Ormanda bilindik bir uyarı olur ya: Dikkat! Ayı Çıkabilir! Atabilir!

ANNE, ÇİNLİLER GELMİŞ!
Gazetelerimizde arada bir mutad müjdeler okuyorum: “Singapur’u geçeceğiz!” Erkin Koray’vari bir ‘Fesüphanallah’ çekeyim... Hedefi kim koydu ve biçtiği zaman dilimi aklımda kalmamış. Ama son 6 ayda iki kez Singapur’a gitmiş biri olarak bendenizi bir düşünce alıyor! Şu geçme işini bir kenara koyalım, ya hakikaten benzersek? Maazallah! Gelin şu dosyaya bir göz atalım.

Singapur tropikal iklimli bir ada. Şaşırtıcı şehir devleti. Rutubet had safhada! Yüksek nem kadın cildi ve purolar dışında hiçbir şeye yaramıyor... Nem oranı halihazır kondisyonları çarpan faktör gibi. Hava sıcak mı, nemle çarpılınca soluğunuzu iflahınızı keser. Singapur Adası’ndaki hal ve ahval budur. İkinci ‘Singapur rengi’ alışveriştir. İki yere göz atınca şaşıp kalıyorsunuz. Pahalı! O zaman alışveriş eden kim? Bildiniz, Singapurlular. Ahalinin milli sporlarından birisi alışveriş. Her dert ve bütçeye deva alışveriş merkezi mevcut. Onlar teker teker tavaf olunmadalar... Gitmedik, görmedik köşe koyulmuyor. Şunu da eklemeli: Lüks mallar âleminin küresel ölçekteki gözdelerinden birisi. Biz fanilerin, “Bu malları alan ölümsüzler de var” diye iç geçirdiğimiz malum dükkânların Singapur’da birkaç adresi var. Denizin ortasına kendine bina inşa eden markalar dahi var. Pek muhterem müşterilerini bir dehliz geçit marifetiyle kabuldeler.

Ne ise konudan kopmayalım. Tez zamanda bizim gerimize düşecekler ya. Müstakbel ikinci kankalarımız dolaştı, alışveriş etti, bitap düştü... Sıra ada ahalisinin sair ana faaliyet sahasında: Yemek. Aman yanlış anlamayasınız. Evde pişirdikleri yemekten söz etmiyoruz. Diğer milli haslet dışarıda yemek yemek. Bu faslın içinde her bir şey var. Mütevazı sokak mutfağı da, çok lüks fine dining room- iddialı aşçılarla tam teşekküllü lokantalar da. Her yer dolu, tıklım tıklım. Ada halkı ofansif. Ayak basılmadık yer bırakmıyor. Bir şey daha: Sosyal sınıflar yeryüzünün her köşesinde mevcut mu? Batı’nın bazı ülkelerinde, örneğin Fransa’da aristokrat ya da büyük burjuvaları lüks lokantalarda göremezsiniz. Singapur’daysa her an, herkesi, her bir yerde görmeniz olağandır.

Shangri La Hotel Singapore’da Shang Palace’tayım. Efsanevi Canton mutfağını tema edinmiş bir Çin lokantası. Zincirin alameti farikası aynı standartlarda bir Shang Palace Canton mutfağı. Öğle dim sum dedikleri envai çeşit mantı ve diğer marifetler. Akşama da iddialı tarifler... Baş aşçı ördek hakkında bilgi veriyor. Nasıl kızartılıyor, seçerken nelere dikkat olunuyor. Ateşli muhabbeti izleyen yan masa nüfusu topa giriyor. Orta yaşın son kulvarında iki kadın, mahalli nüfustan. Çok hoş ve şıklar. Şehirdeki en iyi ördeğin burada olduğunu anlatıyorlar. Ama öyle bir heyecan ve angajman?

Zevzek bir humor’la soruyorum: Sakın Shang Palace Lokantası’nın hissedarı olmayalar? Gülüyorlar. Aynen aynı yaşlardaki Türk kadınları gibi, ellerini ağızlarının önüne tutarak. Gülme faslı sonlanınca, yanakları kızarıyor. “Hayır” diyorlar, “Bambaşka bir sektördeyiz.” Çip üreten bir şirketin iki ortağı imişler. Kartlar teati olunuyor. Yaptığım münasebetsizliğin ölçeğini öğreniyorum. Komşular Singapur’un şampiyonlar liginden. Ne yapalım oldu bir kere.

Shang Palace’taki hedonist-zevk oturumu toz bir yeşil çayla son buluyor. Aşçıya asılıp, sokak mutfağı için adres soruyorum. Orası burası derken birden karar veriyor, burayı görmelisin diye kâğıda yazıyor. Ertesi gün havanın kararmasını bekliyor, oyalanıyorum. Serinleyecek, rutubet düşecek ya. Ümit fakirin rüyası. Kâğıdı bulup taksi şoförüne veriyorum. Bakıyor, yan yan gülüp hareketleniyor. Hayırlısı. Yarım saat sonra, bizim Ali Sami Yen’in maç öncesi atmosferinde bir yere geliyoruz. Şoför baklayı ağzından çıkarıyor, “Rahat bir şeyler giymeliydiniz.” 60m x 40m çapında bir elips. Fırdolayı 6-8 metrekarelik mutfak pavyonlar var. Deniz mahsullerini seçiyorsunuz, hazırlıyorlar; taburelere tüneyip açık havada götürüyorsunuz. Ofsayttayım: Haydi seçtik. Bozuk para bul. Öde, bekle, al, taşı, içki bul. Bitmedi, oturacak yeri ayarla, çatal, bıçak, peçete. Uzun iş.

Akça pakça Turkish delight tadında çığırıcı bir kadını gözüme kestiriyor, ihale ediyorum. Yiyebileceğimin beş misli yemek geliyor. Merak böyle bir şey. Sıra hesap ödemeye geliyor. Bu da nesi, bizim Ali Ceng Sami Yeng, Shang Palace’tan pahalı çıkmasın mı?

İstanbul pavyonlarında bira hesabı için didişen saftrik Amerikalılara benziyorum. Üstelik kartla ödeme yok. Bende de o nakit yok. Yan masalardan lojistik destek teklifleri alınıyor. O da nesi? Meğer bizim çip kraliçeleri şort ve atlet ile değiller mi? Amma velakin dikkat, hepsi high-end hazerunda imiş bizi izler ve kıkırdarlarmış... Size dedi idik: Ada halkı, sosyal sınıfları gardıroba kaldırıp dolaşmadalar diye.