Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Biliyorum, coğrafyamız için istisnai... Ama bakın itiraf edeyim: Bu eski ve bilindik bir hinlik! Başlıktaki kıvrak çalım ile iki kişi daha tavlamak. Tamam da şart mıdır? Evet çok iyi olur... Çünkü sizlere anlatmak istediğim birisi var. Bu yazının konusu Bülent. Çok önemli!

Galiba herkes ona “Erkmen” demede. Ne diye? Tam bilemiyorum... Ama bir tahminim var. O da şu: Bunu da kendisi yönlendirmiş olabilir. Hiç şaşırmam. Pekâlâ ne diye? “Senli benli olmadan iletişim için?” Olabilir. Erkmen’i otuz yıldır tanıyorum. Aramız hep iyi oldu. Çok şükür. Bu düzenli hukuka rağmen tercihim net: Üçüncü şahısların yanında Bülent demem!

Ali Esad Göksel'in HT Cumartesi'de yer alan yazısına göre, sanki kişisel bir detay gibi geliyor kulağa. Oysa değil. Aslında bu da bir tercih. Kendisine göstermeyi arzu ettiğim özen. Otuz yılın ardından dahi orada durmadayım... İyi de neden diyeceksiniz? Otuz yıllık dostluk... “Artık rahat olasın!” Olmaz... Biliyor musunuz neden? Çünkü Erkmen küresel ölçekte bir sanatçı! Geçtiğimiz çarşamba açılan sergiyi görün. Görmelisiniz. Bunu egoist hislerle söylemedeyim. Sadece Erkmen’i sevdiğim için değil.

Küresel ölçekteki sanatçımıza saygımdan değil. Kendimiz, kendiniz açısından önemli. Son kırk yılımız nasıl geçmiş? Hepsi orada! İyisi kötüsü... Utanacağımız... Gurur duyacağımız... Erkmen istisnai bir maharetle... Kartları yeniden karmış. Sonra da elindekileri açıvermiş... Sinirleriniz sağlam ise. Sabırlı iseniz... Şu labirente bir dalın: Sıkı durun... Kaderimiz küfi yazı ile kaleme alınmış? Sanki Rue de Pera’dan kalanların zaptı...

SANAT KOLAY BİR İŞTİR?
Nasıl oldu da İstiklal Caddesi’ne yaslanıverdi? Erkmen son kırk yılı anlatmış. Remix onun “yaratmasının özeti”. Labirent benim mimar olarak merakım. Zordur. Hem tasarlayana hem de dolaşana...

Erkmen ile bir öykümüz var! İşte o öyküyü sizlerle paylaşmalıyım. Çünkü aslında o öykü bizim öykümüz. Yani yaşadığımız coğrafyanın... Gelin şu makarayı geri saralım. Otuz yıl geriye. 1990 senesine... Senenin son günlerine... Rahmetli Tuğrul Şavkay beni aradı. Ergun Köknar, Aydın Yılmaz ve Muhtar Bey. Yani Katırcıoğlu bir de Uğurlu Tunalı... Buluştuk. Mutfak konusu ortak ilgi alanımız. Bu dostlarımızın hepsi gittiler. Turgut Kut çok şükür burada. Sık sık konuşuyoruz. Akıl alıyorum. Ama durun, daha 1990 senesindeyiz. Çok sürmedi derneği kuruverdik... Mutfak Dostları Derneği o zamandan. Yani kuruluşu otuz yıla yaklaşmış. O günlerin heyecan dolu tartışmaları... Tuğrul ile sokağa dökülüp ezilen midemize şifa arayışımız... Ne zaman ki kurumsal bir yapıya kavuştuk. Galiba Tuğrul idi, kâğıdımız kartımızı soran? Oldum olası teşrifata merakı vardı bizimkinin... Yönetici olmak ilk ve son kez işime yaradı... İtiraf edeyim ki sancılı bir süreç oldu. Neden mi? Meğer içimizde “cevval sanatçılar” bulunurmuş! Hemen bir kâğıda çiziktirenler mi istersiniz. Yoksa beyaz parlak kartonu varak ile kaplayıp gelenler mi... Derneğimizin yönetim kurulu bir maket gibi idi. Toplumumuzun karakteristik bir maketi. Sevimli tarafları, cevvalliği, hevesleri... Nafile ve komik iş bitirme gayretleri... Her ne isterseniz mevcut idi. Şunu hatırlatmama izin veriniz. Bu yönetim kurulu masasındakiler var ya... Rafine insanlar idiler. Kendi konularında yetkin... Ama hiçbir şey, hiçbirine engel olamıyordu. Logoyu çizme işine herkes talipti. Fikirleri “eserleri refüze olunanlar” küsüyorlardı. Benim favorim Aydın Usta idi. Bu efsane aşçımız, zımni yarışmada deparda idi. Kazan ve kepçelerden oluşan “kompozisyonu” nasıl kayboldu... Hâlâ yanarım. Ne diye el koyup saklamadım. Masadaki en içteni Aydın Usta diye hatırımda... Yoksa Tuğrul ve benim dışımdakilerin kâğıt kalemleri önlerinde idi. Hem de son ana kadar. İlk kırıcı darbeyi ben indirdim: “Bakın, bu işi bir profesyonele emanet etmeliyiz” diye... Şavkay da bana yardım edince herkesin hevesi sarsıldı. Vurucu, nihai darbe Turgut Ağabey’den geldi. Akademik senyör edası devreye girdi. Az ve öz konuşan “Kut” raconu kesti: “Bu işin icrasını Ali Esad’a bırakalım, hazırlatsın, seçsin...”

Esasen hazırlıklar tamam idi. Erkmen’in kapısını çaldım. Anlattım. Uzun uzun konuştuk. Galiba iki ay sonra aradı. “Sana bir zarf yolluyorum. Onlara bak iki gün sonra görüşürüz” diye! Zarfı heyecanla açışım hatırımda... Mimarlık ofisinde duvara astık. Bir şarap açıp karşısına oturdum. “Bülent ile dostluğumu” itina ile katladım. Ve ceketimin mendil cebine yerleştirdim. Artık “Erkmen’in müridi” idim...

KAYBOLMANIN NİMETLERİ
Erkmen’in sergisine dikkat. Sonra söylemedi demeyesiniz. İçinde kaybolacaksınız! Hem de “maddeten ve manen”. Önce kafanız karışacak. Sonra başınız dönecek. Ve beklenen sonuç... Kaybolacaksınız! Peki ama nasıl? Ve neden? Neden olacak canım? Öngörülen o da, ondan.

Hakkınızda yazılan bu: “İki Levha’nın” arasındayız.

Erkmen ile bakıyoruz... Biri “cennet”, biri de “cehennem”. Gülerek köşeyi dönüyorum. Hoppala, bir “levha” daha... ‘Cennet - cehennem’in arkasında...

Bu ise üzerinize afiyet “araf” imiş... Neden arada, ortada değil? Öyle ya araf diye bildiğimiz o! Olmalı? Peki ya öyle değil ise? Araf ortası değil de üçüncü bir çerçeve ise... Tesadüf mü? Sergi alanı. Falan? Sakın ha saf olmayasınız. Olmayın. Erkmen’in en bilindiği ne? “Mutlak hâkimiyet arzusuna dikkat !”

Buradaki her şey öngörülenler. Sizin için yazılanlar. Kaybolasınız diye... Canım siz de kayboluverin. Kaybolmak kötü bir şey mi ki? Eco’nun kitabı Gülün Adı’nı hatırlayın: Labirent kütüphane. Hem de üç boyutlu. Haydi ama Erkmen, “Ellinci yılın için...” Mimari uygulama projesini ben sana çizerim.

Sen yeter ki karar ver: Oyun kurucu mu olmak istersin? Görünmez kahraman savunma mı? Yoksa iki formayı üst üste mi giyeceksin...