Elif KEY/New YORK

Trajedilerle hesaplaşma yüzyılında tonla yazı da yazılsa, belgesel de çekilse, her kare her kâğıt o yıllara dair bir ipucu da verse bir türlü gerçek resim ortaya çıkmıyor. Muhtemeldir ki herkesin eli kirli, kimse kendinden evvel verilen zararların tazminatını yüklenmek istemiyor. Orijinal adı, “A Nazi Legacy, What Our Fathers Did” yani, “Nazi Mirası, Babalarımızın Yaptıkları”, üç adamın beraber çıktığı bir yol hikâyesi. Üç yetişkin adamın -ikisi 70’lerinde biri 50’lerinde- hesabına bakacağı hikâye 70 yıl öncesinde kalmış olsa da üçü de birbirinin canının yandığı yeri çok iyi biliyor. Hikâyenin baş kahramanları çoktan ölüp gittiği için, bu, geride kalanların hesaplaşması. Bir baş mağdur yok, zira hepsi aynı mağduriyetin farklı pencerelerinde duruyor! Belgesel, hâlâ bir yerlerde kapanmayan ve hatta hiç kapanmayacak yaralar olduğunun, bir noktada kimilerinin sulh sağlayacağının, kimilerininse büyük bir pişkinlikle olay yerinden uzayacağının, “Dün dündür, bugün bugündür” diyeceğinin soğuk bir kanıtı.

ÜÇ AYRI TERAZİ

Hikâyeyi araştıran Philippe Sands, insan hakları avukatı, ailesinden 80 kişi soykırım kurbanı, bir tek büyükbabası sağ kalmış. Yolculuğun diğer iki üyesi, Niklas Frank ve Horst von Waechter ise çok üst düzey iki Nazi generalinin oğulları... Babalarının Hitler’le çıktıkları yola, ailelerini de peşlerinden sürüklediği, çocukların bir vakitler hafta sonları gettolarda oyun oynadıkları zamanlara dönecekler. Rotaları belli: Önce Avusturya ve Almanya’ya, oradan Ukrayna’da Lviv kentine yolculuk yapacaklar. Buraların seçilmesi kasıtlı, zira bu noktalar Almanya’nın “Büyük Aksiyon” adını verdiği ve soykırımı başlattığı yerler ve hesaplaşmak için bu rotadan gitmeleri şart.







‘BENİM BABAM ŞAHANE BİRİYDİ’


Niklas Frank, ömrünü babasının Hitler’in özel avukatı ve daha sonra kumandanlarından (1941-1944 yılları arasında görevli, Polonya’daki Yahudi soykırımının baş sorumlusu, 1946 yılında idama mahkûm edildi ve asıldı) biri olan Hans Frank’ın suçlarını anlatmaya adamış, bu uğurda babasını silmiş, “O benim sadece biyolojik babamdı” diyecek kadar kalbini soğutmuş biri. Ancak konu Horst von Waechter’in babasına gelince hesaplar değişiyor, “Benim babam şahane biriydi”den başka bir şey söylemeyen, bir devlet gibi sadece inkâr politikasıyla yaşayan Bay Horst, belgesel boyunca seyredenleri de Philippe Sands’i de epey zorlayacak. İlk durak, Horst von Waechter’in yaşadığı malikâne. Bir vakitler ailesiyle yaşadığı, babasının soykırıma dahil olduğu günlerde koridorlarında koştuğu yerdeler. Aile albümleri açık önlerinde, Sands’in ailesinden 80 kişinin, ibadet ettikleri sinagogun yakılıp yıkılmasına, neredeyse Sands Ailesi’nin köklerinin yok olmasına yakın günlerde çekilmiş mutlu aile fotoğrafları. Zor anlar olsa da Horst von Waechter büyük bir aymazlıkla tek tek aile fotoğraflarını anlatıyor. Bazı fotoğrafların yanında A.H. imzası da var, nihayetinde babasıyla Adolf Hitler yakın çalışma arkadaşı. Anlattığı adam bir suçlu değil, sanki mahkemelerden kaçıp saklanan adam babası değil.

O özürdilemeyi reddeden taraf olmayı seçiyor, çünkü babasına bağlılığı, babasının Hitler’e bağlılığı kadar taşlaşmış! Sabit bir cümlesi var: “Benim babamı kime sorsanız, size onun harika biri olduğunu anlatır, o bu suçlara dahil olmadı, oldu diyorsanız kanıtlayın!”

‘BİRBİRLERİNDEN NEFRET EDER, HİTLER’İ SEVERLERDİ’

Ve diğer tarafta Niklas Frank var. O ise babasını sadece bir küçük an olarak hatırlıyor: “Tıraş oluyordu, yüzündeki köpüğünden bir parça burnuma sürdü, ona dair anlatabileceklerim bu kadar. Annemle babam birbirlerinden nefret eden, sadece Hitler’i seven insanlardı.” Beraber gittikleri duraklardan birinde Niklas Frank, babasının “Büyük Aksiyon”a dair konuşma yaptığı kürsüye çıkıp babasının söylediklerini tekrarlayacak. Dinleyiciler arasında Hitler var. Zira bu konuşmadan tam bir ay sonra 75 bin Yahudi öldürülecek.

Ama Horst von Waechter, tüm bunlara rağmen soykırımı kabul etme raddesinde değil ve belli ki ömrü boyunca olmayacak. Aynı cümle geliyor: “Bana bunu kanıtlayın!” Philippe Sands büyük çabalardan sonra kanıtı buluyor: “Otto von Waechter insanlık suçu işlemiştir ve yargılanacaktır.” Kanıt da gelecek. Bay Horst’un kaçış noktası orada: “Babam Polonya’da görev yaparken, Polonya Sovyetler tarafından işgal edilmişti. Demek ki babam Polonyalılarla mücadele etti, özellikle Yahudilerle değil!” Babasının gölgesini güneşi yapmış birinin karşısında, babasının gölgesi karanlığı olmuş başka bir adam. Niklas Frank, sigara üstüne sigara yakarken, çok net: “Babam korkağın tekiydi. Katolik olmasına ve hukuk okumasına rağmen, işlediğinin bir suç olduğunu biliyordu. Ama gettolara gitmekten bir gün bile vazgeçmedi. Lakin onda ‘Bay Hitler, buraya kadarmış’ diyecek yürek yoktu” diye anlatıyor. Hikâye bir mağdurun hikâyesi değil, ortada üç mağdur var. Son gidecekleri nokta Lviv’e yakın bir nokta, bir arazideler, gölün dibinde kimbilir kaç yüz Yahudi’nin cesedi yatıyor. Üçü aynı göle bakarken, hepsinin ceplerinde farklı kelimeler, farklı fotoğraflar var. Birinde babasının idam edilmiş fotoğrafı, birinde mutlu çocukluk günleri. Belgeseli büyük umutlarla izleyecek olanlar için sonunu yazmayalım. Özür dilemek, kabul etmek erdemdir, bu, bazı coğrafyalara hiç uğramıyor.