Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

GAZETE HABERTÜRK

Habertürk yazarları Serdar Turgut, Muharrem Sarıkaya ve Soli Özel İsrail ve Rusya ile atılan adımları değerlendirdi...

SERDAR TURGUT: YENİ DÜNYA VE TÜRKİYE

Dünya savaşlarından sonra global dünyaya düzen getirmek için adımlar atıldı. Şimdi bu düzen her yönüyle çöktü veya çökmekte. Hiçbir ülke bu çöküşe hazır değildi. Türkiye ise global çöküşten en fazla etkilenen ülkeler arasında.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından dağılan Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine Ortadoğu’ya yeni düzen getirilme çalışması, Sykes-Picot Anlaşması’yla yapıldı. Ortadoğu’ya suni sınırlar çizilerek “tüm barışları sona erdirecek bir barış” getirildi. Oluşan yeni harita, kriz çıkarmak için özel planlanmış gibiydi. Ve krizler de kısa sürede çıktı. Çöküş ise 21’inci yüzyılda gerçekleşti. Suni Ortadoğu, kendi içine yerleştirilen yapısal streslere ancak bu zamana kadar dayanabildi.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da ileride Amerika’nın liderliğinde çalışacak dünyanın kurumları getirildi. İlk savaştan sonra oluşan yeni düzenden en fazla etkilenen Türkiye, ikinci savaştan sonra oluşan yeni düzende de aktif biçimde yer aldı.

Terör, Müslüman ülkelerdeki sistemi oturtamama ve Suriye nedeniyle yanıbaşımızdaki Ortadoğu düzeni çöktü.

Şimdi de İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkmasıyla ikinci savaş sonrasında oluşan yeni global düzenin o ayağı da çöküyor. Yani dünya bir çalkantı içinde ve ne yazık ki anlattığım nedenlerden dolayı Türkiye bu çalkantının tam da ortasında.

Ortadoğu’da ve Batı dünyasında çöken düzenlerin yerine ne geleceği henüz belli değil, ama şurası kesin ki bir düzen mutlaka getirilecek. 21’inci yüzyıl, yeni dünya düzeninin kurulduğu ve global haritaların yeniden çizildiği yüzyıl olacak.

Ortadoğu’daki özel konumu ve Batı’yla ilişkilerindeki özel bağlantıları nedeniyle bu değişimde Türkiye’nin nasıl bir rol oynayacağı ve konumunun ne olacağı en çok merak edilen ama şu anda cevabı meçhul olan bir konu.

Türkiye’nin bir an önce kendi pozisyonunu netleştirmesi ve global dünyanın geleceğinde kendisine biçtiği rol ve konumu dünyaya anlatması gerekiyor.

Terör krizi, ekonomik kriz derken bizler haddinden fazla içimize kapandık; oysa şu anda Türkiye’nin en önemli sorunu dış politikadır. Çünkü bir süredir yürütülen dış politika, bizi hem Ortadoğu’da hem de Batı’da tıkanma noktasına getirmiştir. Stratejik fanteziler eşliğinde yürütülen bu dış politika neredeyse felaketimize yol açmak üzereydi. Neyse ki içinde bulunduğumuz tüm düzenler çöküyor da biz de zaten iflas etmiş bu politikadan hızla çıkıp yeni bir şeyler söyleme imkânına kavuştuk.

YENİ DÜZEN NASIL KURULACAK?

İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkmasından hemen sonra Çin’in önderliğinde Dünya Bankası’nın yerine getirilip onun gibi çalışacak yeni bir global banka kurulmasının gündeme gelmesi önceden planlanmasa da pek tesadüfi değildir. Çünkü Çin, çöken düzenin yerine kurulacak yeni düzenin hâkim ülkesi olmayı planlıyor. Bu konuda Rusya’yla da işbirliği yapabilir.

İngiltere, Amerika ile özel ilişkisi doğrultusunda yeni düzende söz sahibi olmaya, direnmeye çalışırken Avrupa’nın Almanya tarafından uzun süreli taşınabileceği meçhul gibi görünüyor. (Tam bugünlerde Türkiye’nin, Alman heyetinin İncirlik ziyaretine izin vermemesiyle bir krizin patlaması da tesadüfi değildir. Bu da yeni düzen kurulması sürecinin parçası olan bir anlaşmazlıktır.)

Yeni düzenin süper devleti olmak için ekonomisi ve dünyaya katkısı nedeniyle zaten buna hazır olan Çin, uçak gemileri atağıyla da dünya polisi olmanın adımlarını atıyor.

Ancak yeni dünya düzeni nasıl kurulursa kurulsun bunda Türkiye merkezi önemde bir rol oynayacak. Hangi senaryoya bakarsanız bakın, yeni global düzenin sürdürülebilir ve barışı getirecek bir sistem olabilmesi için Türkiye’nin kendisini “seküler, modern ve özgürlükçü bir Müslüman demokrasi” olarak tanımlaması ve hem iç siyasette hem de dış politikada adımlarını sağlam biçimde atması gerekmektedir.

Bu bir “paradigmatik kopuş” anlamına geliyor; yani Türkiye son yıllarda içeride ve dışarıda yaptığı, sonuçları çok da ağır olan yanlışlarından bir özeleştiriyle vazgeçmeli ve aslında eski olan yeni yönüne doğru gitmelidir.

Dış politikada küslerle barışma ve İsrail’le atılan adımlar, AK Parti’nin de bu zorunluluğu gördüğünü ve konu üzerinde düşünmeye başladığını gösteriyor. Aslında AK Parti’nin de geleceği, bu global düzenin yeniden kurulması sürecinde Türkiye’nin konumu ve rolünü nasıl yöneteceğine de bağlı görünüyor.

Umarım başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere tüm AK Parti yönetim kadroları, Türkiye’yi bir cumhuriyet olarak var eden ve onu global dünyanın merkez ülkesi yapacak özelliklerin “seküler, modern ve özgürlükçü bir Müslüman demokrasi” olabilmemizde yatmakta olduğunu görüp bunun temellerini sağlamlaştırma yolunda adımları bir an önce atarlar.

 

MUHARREM SARIKAYA: DOST ARTIRIMI

Önce İsrail’le anlaşma, ardından da Rusya’yla ilişkileri düzeltme çabasına Mısır da eklendi.

Yakında Kahire ile de bakan düzeyinde temas başlıyor.

Buna ister, AK Parti’den gelen, “Fabrika ayarlarına dönüyoruz” yakıştırmasıyla bakılsın, ister Türkiye’nin dış politikasının yeni yönü olarak değerlendirilsin...

Bölgesel barışa da katkı sağlayacak adımlar Başbakan Binali Yıldırım’ın şu cümlesiyle özetlenebilir:

“Dostları artırıp, düşmanı azaltmak...”

Veya, Türkiye’nin dış politikada 2010 öncesine gidiş...

Yani, bölgede oyun kurucu, arabulucu lider ülke pozisyonundan, ikili ilişkileri ve bölgesel ittifaklara önem veren ve bunları geliştiren “yurtta sulh, cihanda sulh” politikasına dönüş...

Ankara bunun işaretini bir süredir veriyordu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mektubuyla yeni boyut kazanan Rusya’yla ilişkileri iyileştirme adımı da bu politikanın yansıması.

TAZMİNATA EVET

Görünen o ki Rusya ile bu noktaya gelinmesinde Moskova’nın krizin çözülmesi için ortaya koyduğu şartlardan bazılarına Ankara olumlu yanıt verdi.

Başbakan’ın dün açıkladığı Erdoğan’ın mektubunda pilotun ailesi için “verilen acıların ve zararın hafifletilmesi için gerekli inisiyatifi almaya hazır olduğunu” belirtmesi de bunun göstergesi.

Anlaşıldığı kadarıyla Ankara pilotun ailesine tazminat öderken, uçağın düşürülmesi nedeniyle Moskova’nın talep ettiği tazminatı vermeyecek.

Sonuç, Erdoğan ile Putin’in iki gün içinde yapacakları telefon görüşmesinde netleşecek.

Ancak, Moskova’nın da dün medya aracılığıyla iç kamuoyuna güçlü bir şekilde mektubu sunması gelinen noktayı onların da kabullendiğinin göstergesi.

Dolayısıyla diplomasinin çatışma halinde olan çıkarları uzlaştırma sanatı burada da işledi, İsrail’in yaklaşımını Türkiye de Rusya’ya sergiledi.

Şurası gerçek ki gelinen bu nokta içerde tartışma yaratacak, ancak ekonomik çıkarlar belirleyici olacak.

Sürecin bu noktaya gelmesinde uzun yıllardır Rusya’da yatırımları olan işadamlarının etkin rolünün olması da bunun göstergesi.

DAVALAR NE OLUR?

İsrail’de de durum benzer.

Yeni olan Mavi Marmara krizi öncesine dönüşün iki ülke arasındaki anlaşmayla sağlanıyor olmasında.

Mavi Marmara krizi sonrası BM Genel Sekreteri’nin isteğiyle kurulan ve Palmer Raporu ile sonuçlanan Soruşturma Komisyonu’nda bulunan emekli Büyükelçi Özdem Sanberk de dünkü sohbetimizde, “Büyük bir yenilik getirmiyor” dedi.

Türkiye’nin Aşdot limanından Gazze’ye yardımı Kızılay’ın bu amaçla orada kurulan birimi aracılığıyla geçmişte de yapabildiğini anımsattı.

Ablukanın kalkmadığını belirtti, Mavi Marmara’da zarar görenlerin veya ailelerinin dava süreçlerine ilişkin getirilen kuralla ilgili de şu noktaya dikkat çekti:

“Meclis’ten de geçirilecek anlaşmayla insanlara ‘Siz dava açmayacaksınız’ demek hukuk açısından ne kadar geçerli olabilir? Ayrıca unutulmasın ki orada zarar gören İrlandalı, İspanyol da vardı. Onlar kendi ülkelerinde dava açarlarsa ne olacak?”

Sanberk, İsrail’in Doğu Akdeniz’den çıkardığı doğalgazı Türkiye üzerinden sevk etme zorunluluğunun süreci bu noktaya getirdiğini de vurguladı.

Aslında Rusya ile iyileşmenin dayandığı zemin de aynı; ekonomi...

 

SOLİ ÖZEL: ZARARSIZLIK MUTABAKATI

Bir anlaşma, tarafların içlerine pek de sinmeden imzalanabiliyorsa bu ancak daha mantıklı veya çıkarlara daha iyi hizmet edecek bir yolun bulunmamasındandır. Türkiye ve İsrail’in birbirlerinden hiç de hazzetmeyen siyasetçileri de bu nedenle dün açıklanan anlaşmayı imzaladılar. Tabii detayların ne olduğunu beklemek gerekecek. ABD’nin bu yakınlaşmadan ve iki müttefikinin yakınlaşmasından ciddi keyif aldığı da anlaşmaya verdiği tepkiden belli.

Son zamanlarda pek sık rastlandığı gibi, dün yaşanan gelişmeler sayesinde Türkiye kamuoyu hızlandırılmış dış politika derslerinden birisini daha aldı. Önce, yıllardır kuluçkada tutulan İsrail ile ilişkilerin normalleşmesi anlaşması resmiyet kazandı. Ancak ilk açıklamalardan, önemli iki konuda tarafların farklı yorumlara sahip oldukları anlaşılıyor. Birincisi Hamas’ın Türkiye’deki temsilciliğinin kapatılması, diğeri ise Mavi Marmara mağduru ailelerin İsrail askerleri hakkında açtıkları davaların düşüp düşmeyeceği.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rusya Başkanı Putin’e yazdığı bir mektupla Rusya ile ilişkilerin düzelmesi için önemli bir adım attığı da dün anlaşıldı. Rus tarafının metnin içeriğinden ve üslubundan tatmin olduğuna dair emareler var. Bir Rus meslektaşın değerlendirmesine göre, taraflar birbirlerine zarar vermeme konusunda mutabık kaldılar.

Benzer şekilde, karşı taraf açısından tehdit diye kabul edilen gruplara yani Türkiye açısından PYD kontrolündeki Suriye Kürtlerine, Rusya açısından Kırım Tatarlarına destek vermeme konusunda da anlaştılar. Aynı meslektaş, İsrail Başbakanı Netanyahu, Savunma Bakanı Lieberman ile Putin arasında su sızmamasının da Türkiye-Rusya ilişkilerinin düzelmesine katkıda bulunduğunu düşündüğünü ekledi.

Bu gelişmelerle Başbakan Binali Yıldırım’ın “düşmanlarımızın sayısını azaltmalı, dostlarımızın sayısını artırmalıyız” diye veciz şekilde açıkladığı yeni yönelimin dış politikayı iyice tanımlamaya başladığı teyit edilmiş oldu.

Teyit edilen bir başka olgu ise, Türkiye’nin biraz da kendi kendine gelin güvey olarak izlediği bölgesel hegemon tavrı takınma, cihana ayar verme sevdalarından vazgeçtiğiydi. Ankara, kendi kapasitesi, imkân ve kabiliyetleriyle koşut bir dış politika çizgisine dönüyor. Üstelik gerek İsrail ile yapılan anlaşmadan gerekse Rusya ile girilen barışma yolundan elde edecekleri, gerçekten çok önemli.

Uluslararası ilişkiler diliyle söyleyecek olursak, bölgedeki ve uluslararası sistemdeki yapısal unsurlar Türkiye’nin iradi tercihlerine, hayallerine ve bu hayallerin sürüklediği jeopolitik ihtiraslara galebe çaldı. Bunun sağlıklı bir gelişme olmadığını söylemek mümkün değil.

İsrail ile yakınlaşma İran’ın bölgedeki hegemonya arayışlarına ket vurma çabalarının bir parçasıdır. Nitekim, Türkiye’nin şu sıralarda çok yakın ilişki içinde olduğu Suudi Arabistan da İsrail ile bugüne kadar görülmemiş bir yakınlık içinde. İsrail açıklarında çıkarılan gazın, Türkiye üzerinden Avrupa piyasalarına gönderilmesi de hiç kuşkusuz ilişkileri normalleştirmenin getirilerinden birisi olacaktır. Bunun ötesinde siyaseten Türkiye, ABD’ye ve özellikle Amerikan Kongresi’ne meramını daha iyi anlatabilme imkânına kavuşmak da istiyor.

Türkiye’yi çok yakından izleyen Steven Cook, Türkiye’nin İsrail’den PYD konusunda ABD indinde yardım isteyeceğini düşünüp “İsrailliler realpolitik ustasıdırlar ve Türkiye ile Kürtler arasındaki bir rekabette Ankara’yı tercih etme ihtimalleri daha güçlüdür” diye yazmış.

Son olarak, eğer Türkiye’deki kamuoyunun Gazze’deki Filistinlilerin kaderi hakkındaki kaygıları gerçekse, bu anlaşmayla ambargo kalkmasa bile Gazzelilerin daha iyi şartlara kavuşmalarının yolu açılmıştır. Türkiye başka hiçbir ülkenin yapamadığı ölçüde Gazze’ye erişim elde etmiştir. Elektrik santralı, hastane, arıtma tesisi ve inşaat malzemesi yardımlarıyla ciddi bir prestij de elde edecektir.

Tüm bu nedenlerle anlaşma, iki ülkenin ve Gazzelilerin çıkarlarına hizmet etmektedir. Ne ölçüde kalıcı olacağını ise olaylar belirleyecektir.