Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından halkı bilgilendirmek ve din üzerinden yapılabilecek istismarlara karşı bilinç oluşturmak amacıyla FETÖ'nün din anlayışını bizzat kendi kaynaklarından tespit etmek amacıyla Kendi Dilinden FETÖ - Örgütlü Bir Din İstismarı Raporu hazırlanmıştır. 

1. Bölüm Gülen'in Kendini Takdim Şekli ve Allah ile Görüşme İddiaları bölümü 9. ve 10. bendleri 

9. ULUHİYYET SIRLARINI HAVİ UFKA ULAŞMA

Gülen, Arş ve Kürsî hakkındaki sırlara muttali olduğunu belirttikten sonra, Fatiha Üzerine Mülahazalar isimli eserinde de benzer iddialarına pervasızca devam etmektedir: “… Öyle ise insan ma’rifetiyle kemal ufkuna çıkacak, uluhiyyet sırlarını hâvî ufka ulaşacak, imkânla vücub arasındaki yerini elde ettikten sonra da dönüp geriye gelecek ve “Ben ilah değil, kulum” diyecektir…” (Gülen, Fatiha Üzerine Mülahazalar, Nil Yayınları, İstanbul 2011, s. 29).

Bu pasajda Gülen, şunları söylemektedir:

1. İnsan, Allah’ın zatı hakkındaki sırlara ulaşabilir.

2. İmkân ve Vücub arasında bir yer elde edebilir.

İslam’a göre bir insan ne kadar yüksek manevî mertebelere erişirse erişsin “ulûhiyyet sırlarını hâvî ufka/Yüce Allah’ın sırlarının bilinebileceği sınıra” ulaşması mümkün değildir. Zira Yüce Allah; “O, gaybı bilendir. Hiç kimseye gaybını bildirmez. Ancak seçtiği resûller başka. (Onlara bildirir).” buyurmaktadır. (Cinn, 72/26-27). Peygamberler de Allah kendilerine ne kadar bildirmişse o kadarını bilebilir. Dolayısıyla kulun ulûhiyyet sırlarını hâvî ufka ulaşmasından söz etmek ve cemaate bu sınırı ulaşılabilecek bir hedef gibi sunmak, üstelik güya bu sınıra ulaşıp geri dönmüş olanlara, “Ben ilah değilim, kulum.” dedirtmek İslam’ın Allah ve kul tasavvuru ile bağdaşması mümkün olmayan bir söylemdir. Peygamber Efendimizin Mirac hadisesinde Allah ile görüşmesini izah sadedinde kullanılan bir yorumda bu özel görüşmenin “imkân ile vücub arasında bir makamda” vuku bulduğu ifade edilmektedir. Bu yorumdaki imkân, yaratılmışları; vücub ise Yaratanı temsil eder. Böylece insan ile ilah arasında yeni bir varlık formu oluşturulmaktadır. Bu söylemin, Gülen’in kitaplarında ve konuşmalarında Yunan mitolojisinden devşirdiği yarı tanrı yarı insan Herkül figürüyle benzeşmesi son derece dikkat çekmektedir. O, bu yorumu kullanarak miraçtaki gibi bir görüşmenin diğer insanlar için de mümkün olabileceğini iddia etmektedir. Tabi bunu söylerken her zamanki gibi zımnen kendisini kastetmektedir.

10. ALLAH'IN PLANINA MUTTALİ OLMA

Ulûhiyyet sırlarına ulaşmaktan söz edince doğal olarak bu sınırlara ulaşanlar ve ula- şamayanlar olacaktır. Gülen, 06.09.1978 tarihinde yaptığı kader konulu bir vaazında buna şu sözleriyle işaret etmektedir: “Nice kem talih kimseler vardır ki bîhayat yaşarlar. Yaşarlar da hayatlarında vicdanlarında kaderin sırrını bilemezler. Talihsiz kimselerdir. Yapacakları şeyi yapmadan evvel ilmî plana, Allah’ın planına muttali olamayan gözü körler vardır.” (Kader-1, dk. 23:42).

Gülen, yukarıdaki satırlarda şunları söylemektedir:

1. Bazı kimseler Allah’ın planına muttali olabilir, kaderi bilebilir.

2. Bu plana muttali olamayanlar ise talihsiz kimselerdir.

Kader, Cenâb-ı Hakk’ın kıyamete kadar olacak her şey ile ilgili ilahî planıdır. Bu planı Yüce Allah’tan başka hiç kimse bilemez, onun ilmi her şeyi kuşatmıştır, göklerde ve yerde olanlara, gizli açık her şeye vâkıftır; insanların açıkladıklarından ve kalplerinde sakladıklarından haberdardır. (Bakara, 2/77; Tevbe, 9/78; Nahl, 16/19, 23; Hucurât, 49/16, 18; Talâk, 65/12). Kulun bilgisi ise sınırlıdır. Gelecekte meydana gelecek hadiseleri Allah Teâlâ’nın muttali kıldığı peygamberler dışında hiç kimsenin bilmesi mümkün değildir. (Cinn, 72/26- 27). Bu itibarla kaderi, kulun bilebileceği bir alan olarak sunmak İslam’ın kader anlayışına aykırı olduğu gibi kaderi bilmemeyi talihsizlik ve gözü körlük olarak nitelemek talihsizliğin ta kendisidir. Nitekim Kelam âlimleri kaderin, Allah’ın mahlûkatı üzerindeki sırrı olduğunu, O’nun izni dışında ne mukarreb meleklerin ne de herhangi bir peygamberin ona muttali olabileceğini belirtmektedirler. Öte yandan onlar, kadere vâkıf olunabileceğini iddia etmenin, hızlân (Allah’ın yardımsız bırakması),hirmân (hak yoldan ve her türlü hayırdan mahrum kalma) ve tuğyan (günahta ısrar ederek azgınlaşma) sebebi olacağını ifade etmişlerdir. (Babertî, Şerhü’l-‘Akîdeti’t-Tahaviyye, s. 84)