Yeşil parkası, dağınık saçları ve o kocaman çantasıyla arabaya biner binmez havayı bir anda değiştiriyor. Sohbeti hemen ele geçirerek tepkisini ve duruşunu beğendiği bir grup gençten söz ediyor. Trafik berbat, hava yağışlı..Arabaya sıkışmış üç kişi bunu umursamadan zevkle Berrak'ın açtığı konuların izini sürüyoruz. Makyajsız yüzünde, uzun ince bedeninde yaşıyla örtüşmeyen hiçbir ayrıntının izi yok. Hatta fazlasıyla Berrak.

BERRAK TÜZÜNATAÇ FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN

Girlfriend, yaban kokteyli, so cool, new comer, süper ötesi, hip(pi),yabani, çıkıştaki oyuncu, varlık, bu kız zeki? Hakkında araştırmaya başladığınız anda karşınıza çıkan ve yaşıtlarının onu tanımladığı kelimeler bunlar? Berrak Tüzünataç hepsinden birer parça taşıyor. Organize İşler, Beyza'nın Kadınları, Ödünç Hayatlar ve Affedilmeyen ile esaslı kadrolarla çalışan ve öğrenme tutkusunu dizginleyemeyen genç oyuncu bize bir başka Berrak'tan bahsediyor.

Yeşil parkası, dağınık saçları ve o kocaman çantasıyla arabaya biner binmez havayı bir anda değiştiriyor. Sohbeti hemen ele geçirerek tepkisini ve duruşunu beğendiği bir grup gençten söz ediyor. Trafik berbat, hava yağışlıArabaya sıkışmış üç kişi bunu umursamadan zevkle Berrak'ın açtığı konuların izini sürüyoruz. Makyajsız yüzünde, uzun ince bedeninde yaşıyla örtüşmeyen hiçbir ayrıntının izi yok. Hatta fazlasıyla Berrak. İster istemez kendi 22 yaşınıza geri dönüyorsunuz. Gayet meraklı, âşık, öğrenmeye hevesli, anıları biriktirmeye hazır, heyecanlı, başarı için müthiş bir istek ve enerjiyle dolu olduğunuz o günlere. Berrak da yaşının getirdiği tüm bu zirvelere sahip. 'İçimde coşku ve direnç bir arada benim' derken gayet samimi...

Zeki ve genç bir çift renkli göz size bakıyor. Kendi kendinin manejeri, ajansı, asistanı, basın sözcüsü, hatta danışmanıArada ikincil kişilere gerek duymadan kendi kendine ilerliyor. 'Öğrenmek' istediğini dile getiriyor. 'Hata yapsam da acısını kendim çekerim ve bir daha yapmam' diyor. Küçüksu'daki Kasımoğlu Fidanlık'ın o kocaman bahçesindeki çiçek tarhlarının, asırlık ağaçların, fidanlıkların arasına karışıyor. Onun için yorum yapanlar ne demişlerdi? Orman kedisi? Amazon? Elf? Galiba bunların hepsinden bir parça taşıyor. Berrak kesinlikle olması gerektiği gibi...

MARIE CLAIRE: Arabada giderken bir siteden bahsetmiştin Berrak. Sohbetin arasında sıkışıp kaldı fakat çok ilgimi çekti. Seni de etkilemiş. O siteden, o anlayıştan biraz bahsedebilir misin?
BERRAK TÜZÜNATAÇ: Ben de o siteyi Okan sayesinde keşfettim. İkimizin de çok hoşuna gitti. İçinde şiddet barındırmayan protest bir site. Hepimizin zaman zaman tartıştığı bir konudur bu. Bazı şeyler hoşa gitmez ama kimsenin sesi de çıkmaz! Oysa o sitede bir ses var! www.yuzde52.org 'Zalimlerin gücüne karşı hayalgücü eyleme' diye slogan atan bir grup üniversiteli öğrencinin tepkisi bizi çok heyecanlandırdı. Şiddet içermeyen anarşist bir ruhları var. 'Yüzde 52; hayat dolu bir öfkenin özgürlük için ayaklanmasıdır' ya da 'Öfkemiz hayat dolu' diyorlar. Protestolarını maske takarak gerçekleştiriyorlar. 'En sonunda!' dedik ikimizde. Bazen düşünüyorum da; eğer 68 kuşağından olsaydım herhalde başım fena halde derde girerdi.

M.C.: Şiddet içermeyen anarşist bir ruha mı sahipsin sen de?
B.T.: İçimde coşku ve direnç bir arada benim. Ailelerimiz bizi; 80 sonrası kuşak için konuşuyorum, zamanında çok çektikleri için bihaber yetiştirmeye özen gösterdiler. Apolitik bir kuşak ortaya çıktı. Fikir edinip de kendimizi ortaya atmayalım diye... Acı çekmiş, dayak yemiş, hapise girmiş bir kuşağın çocukları olduğumuzdan bizi koruma altına aldılar. Merakı olan sonradan öğrendi... Ülkemizin bir parçası olan gerçekler, bizim hayatımızın bir parçası haline gelmesin diye uğraştılar. Politikadan bizi bilerek uzak tuttular.

M.C.: Sen nasıl değerlendiriyorsun bu durumu? Korumak isterken; bir yandan da köreltmiş mi oldular?
B.T.: Bence kötü oldu. Gerçi o dönemi yaşamış biri olsaydım belki ben de çocuğumu uzak tutabilirdim ama o kadar bihaber bir kuşak ortaya çıktı ki... Eğer bireysel bir merak yoksa; kendi hayatımız için gerekli olan bilgilere ulaşmamız ya da tepki vermemiz imkânsız. Bu pasifize sistemi sevmiyorum. Öğrenmek, tartışmak, konuşmak, tepki vermek, özümsemek istiyorum. Ben işte bu nedenle benden daha çok bilgisi olan insanlara bayılıyorum. Onlarla bol bol sohbet etmeye, yazdıklarını okumaya, söylediklerini anlamaya çalışıyorum. Bize sunulan kaynaklar o kadar yanlı ki... Medya çok yanlı. Farklı ses yok ama buna rağmen hâlâ çok kuvvetli. Farklı bakış açılarına sahip gazeteler olup da, kendinize uygun olanlarını takip etmek gibi bir durumunuz da söz konusu değil. Gazeteler eskisi gibi değil. Herkes benzer fikirleri savunuyor ve güçlü olanı pompalıyor. Dolayısıyla doğruyu ve yanlışı ayırt etmek güçleşiyor. Kendi fikrimizi edinemiyoruz. Halbuki çok farklı düşünen insanlar olmalı. Oysa biz; birilerinin bizim düşünmemizi istediği şekilde düşünüyoruz. Ne kadar da kimliksiz kılıyor bu durum bizi. Fikirler, düşünceler bizim olmuyor o zaman. Bu dönemde hiçbir bilgimizi kendimiz seçemiyoruz. Gazetelerin, televizyonların, hatta yolda giderken reklam panolarının bize pompaladığı şeyleri biliyoruz. Gerçekten aklımızda tutmamız gerekenleri unutuyor, sürekli tekrar edilenleri hafızaya alıyoruz. Bilmem ne bankasının telefonunu ezbere biliyorum ama annemin telefonunu unutabiliyorum. Çünkü cebimin hafızasında kayıtlı. Hafızamızı dahi kendimiz seçemiyoruz. Bu çok korkutucu bence. Herkes aynı şeyleri hatırlamamalı.

M.C.: Bu kısır döngüyü aşmak için sen neler yapıyorsun?
B.T.: Akıntıdan korunmuş insanlarla sohbet etmeye, dostluk kurmaya çalışıyorum. Onları çok iyi dinliyorum, önerdikleri kaynakları takip ediyorum. Zaten sonrasında uslup olarak kendi yolunuzu kendiniz buluyorsunuz. 'Farklı bilgilere nereden ulaşabilirim?' sorusunu soruyorum sık sık. Fikir beyan edeceksem araştırmak zorundayım. Bunu çok iyi biliyorum. Merak duygusu insanı hep geliştiriyor, beni de öyle. Meraklıyım... En azından muhakeme etmeye çalışıyorum. Sorguluyorum...

M.C.: Peki seni öğrenen, doğruyu yanlışı arayan, sorgulayan genç bir kadın olarak tanımlamak istemeyenler olduğunda neler hissediyorsun?
B.T.: Hakkımda gazetelerin empoze ettiği haberler okunabilir ama bu durum bütünüyle benim hakkımda fikir sahibi olunduğu anlamına gelmez. Bu merak ettiğiniz kişiyi ne kadar önemsediğinizle de ilgili bir durum. Haberi yapan kişinin benim hakkımdaki düşüncesinin ne kadar doğru olup olmadığı da tartışılır. Beni de geçelim! Medyadan da öte ben şu anda insanların getirildiği durumu eleştiriyorum. Hiçbir şeyi kendimiz seçemez olduk. Kitapları bile bestseller olarak gösterildiği için, birileri almış ve çok sevmiş olduğu için ya da birileri ödül vermiş diye okuyoruz. Bireysel tercihlerimizin kalmadığı bir noktaya doğru gidiyoruz. Filmler Oscar ödülü aldı diye izliyoruz. Oysa yalnızca kendi merakımızın izini sürmeliyiz. Kendimizi empoze edilenlerle kaybetmemeliyiz. 'İzlenmeli' denilen filmlerin, 'okunmalı' denilen kitapların arasında; 'Ben ne istiyorum?' sorusu yok oldu gitti.

M.C.: Peki Berrak Tüzünataç ne istiyor?
B.T.: Biraz önce söylediğim gibi; banka numarası ezberimde ama anneminki değil. Ben de buna doğmuş biri olarak bu etiketleri taşıyorum tabii ki kendi hayatımda. Birileri öne sürdü diye ben de çok okunan kitaplardan satın alabiliyorum. Okutturuluyorum, izlettiriliyorum bir şekilde... Ancak yanlışın da farkındayım. İşte o yüzden anlattıklarımı yapmamayı başaran kişilerle bir arada olmaya çalışıyorum. Bir örnek... Ben Küba'ya gidene kadar ülkeyi çok farklı düşünüyordum. Che benim için çok romantik bir kahramandı. Fidel Castro, Küba halkı, Küba'daki rejim de keza... Biz Amerikan dominant bir medyaya sahip olduğumuz için çok mutsuz ve zalim bir adamın elinde yaşayan insanlar görmeyi beklerken, bambaşka bir gerçekle karşılaştım. Orada kendi yapımları olan Küba belgesellerini de izledim. Bize anlatılanların tamamen aksini yaşadıklarını fark ettim. Şimdi bunların ikisini de bilen ve gören biri olarak kendi fikrimi edinebilirim. İşte sözünü ettigim de bu. Yoksa burada oturup da; 'Vah zavallı insanlar' demek çok kolay. Niye zavallı olsunlar? Çok mutlular... Popolarını sallayarak içki içiyorlar, dans ediyorlar. Oysa buradan farklı görünüyor. Aptal yerine konmuş oluyoruz. O yüzden ben bu çarkın içine doğmuş biri olarak; doğmamış ya da farklı insanlarla diyalog kurma yoluna gidiyorum.

M.C.: Senin için 'Amazon', 'Orman kedisi' ya da 'Elf' gibi tanımlamalar yapılıyor hep. Yabani misin gerçekten?
B.T.: Galiba öyleyim... Biraz da genetik bu... Makyaj yapma alışkanlığım hiç olmadı. Yaptığımda da sanki annesinin makyaj malzemelerini karıştırarak sürüp çıkmış çocuklar gibi oluyorum. Kendimi güzel hissetmiyorum o zaman. Hani içimden gelen sesle de örtüşmüyor. Hiç adet edinmedim bunu. Benim şıklık anlayışıyla da ciddi bir problemim var gerçekten. Sürekli şık olabilen insanları çok takdir ediyorum. Büyük bir efor. Büyük bir mesai. Ben tembelim, çok tembelim. Saçlar sürekli fönlü olsun, yüz göz düzgün olsun, aynı şeyleri giyme, tarzın olsun... Hakikaten tebrik ediyorum, ben yapamam. Çok sıkılırım. Çok iyi bir kuaförle anlaşmam var. Hani masraf da değil benim için kuaföre gitmek ama yapamam. Daralırım. Yapımda yok. 'Yabanilik' bu anlamda doğru. Yapımla ilgili bu...

Ama şunu da söyleyenler var; 'O kız 22 yaşındaysa ben 15 yaşındayım.' Ben böyleyim ama bundan memnun olmayanları da görüyorum. 'Bir kere de saçını yaptır, bir kere de etek giy, naylon çorap giy' diyenler de oluyor ama internette hakkımda yazanların nick'lerine dikkat edersen genellikle erkekler olumludur, kadınlarsa gayet nefret ediyorlar.

M.C.: Niye?
B.T.: Bilmem ki... Bilmiyorum gerçekten.

M.C.: Belki onlar bu kadar uğraşırken, sen meydan okuyup da yabani kalabildiğin içindir. Aslında senin kadar umursamaz olabilmeyi istiyorlardır belki de. Olmak istedikleri budur.
B.T.: Zannetmiyorum... Ben bu nedenlerden ötürü birinden nefret etmem. Benim bu halim bazen çok iddialı bir tutum olarak da görülüyor. Hippi gibi gezmem, bakımlı olup olmamayı umursamamam... O; 'Bana ne ya' tavrım da ukala geliyor. 'Hadi ya sen de kimsin ki?' reaksiyonu ortaya çıkıyor bu kez. Farkında olmadan kafa tutuyor oluyorum. Oysa iddiası olan biri değilim.

M.C.: İddalı da olabilir insan. Bunun bir sakıncası mı var?
B.T.: Yok tabii ama fiziksel anlamda hayatım boyunca iddialı olmadım. Benden çok daha güzel kadınlar olduğu malum.

M.C.: Bir keresinde; 'Güzel olmasaydım, bu kadar çabuk iş bulamazdım' demişliğin var.
B.T.: Bunu yadsımıyorum. Güzel ve enteresan bulunmasaydım belki bu kadar çabuk bir şeyler başlamayabilirdi ama ben zaten bu işi yapmak istiyordum. Eninde sonunda da yapardım. Sadece bu kadar çabuk olmayabilirdi. Bu fiziksel olarak dikkat çeken her kadın için geçerli. Bu görsel bir iş ve güzellik bir avantaj. Ancak güzelliği bir miğfer gibi taşımadığımı, hatta çoğu zaman umursamadığımı da söylemek istiyorum. İddialı biri değilim.

M.C.: Genç ve güzel olunca insan ciddiye alınması daha mı zorlaşıyor?
B.T.: Sadece güzellik için değil, hayatta her şeyin bir bedeli ve handikapı var. Güzelliğin de, paranın da, şerefli yaşıyor olmanın da, çirkinliğin de var. Güzellik ve ciddiye alınmama durumu da vakti zamanında oluşturulmuş bir imaj. Güzel olup da ikona dönüşen her kadın çok zekidir aslında. Bence çok sinir bozucu olmasınlar diye yaratılan bir imaj çalışması bu... 'Hem güzel, hem zeki, hem de yetenekli. Bu kadarı da fazla!' denmesinler diye... Ticari bir marketing stratejisi bu. Güzelliğin birazcık eksik olması gerektiğini düşünen yapımcıların işi. Bunu tek başına hiçbir kadın oyuncunun kırabileceğini düşünmüyorum. Bunun enteresan imaj çalışmaları olduğunu algılayabilen izleyiciler olmadıktan sonra zor.

M.C.: Uslu olmak sıkıcı mı senin için?
B.T.: Ben çok uslu bir çocuktum, artık yaramazım. Uslu olmak kendini her daim kontrol altında tutan, kısıtlayan biri olmak demekse bunu istemiyorum. Uyumlu olmaya gayret gösteren biri olmak gerçekten sıkıcı. Uslu olmak; normal olmak demek gibi... Bundan kastım tuftarsız davranışlar sergilemek değil fakat insanın sivriliklerini de törpülememesi gerektiğine inanıyorum. Avaraj olmak istenmiyorsa tabii ki. Standart bir duygu usluluk...

M.C.: Affedilmeyen'de bir mafya babasının kızını oynamıştın... Orada da dik başlıydın.
B.T.: Aslında mafya babasının kızı olduğunu bilmiyordu. Şüpheleniyordu... Babasının çok güçlü bir adam olduğunun farkındaydı aslında. Babası da açıklamayı; 'Büyük başın derdi de büyük olur' şeklinde yapıyordu. Aslında canlandırdığım karakter masum bir genç kızdı ama bir yandan da; 'Vur kafasına al lokmayı' da denilmeyecek biriydi.

M.C.: Senin ufak bir eleştirin de vardı dizi çekimleri hakkında. Senoryonun ezberlenmediğinden, gereksiz eslerin, anlamsız bakışların olduğundan söz ediyordun.
B.T.: Çok hızlı çekiliyor diziler. Ben şanslıyım, çok kolay ezber yapabiliyorum ve bunu da tercih ediyorum. Herkes bunu tercih etmek zorunda değil ama karşıdakine sufle verilirken beklemek, o aradaki duraklamalar bütünü çok bozuyor. Bu benim kendi kişisel fikrim. Sufle verilmesi benim dikkatimi çok dağıtıyor. Dolayısıyla boşluk oluşuyor. Diyaloğun doğal akışı bozuluyor. Duymamaya çalışıyorum ama bu da ayrı bir efor gerektiriyor. Sinema çok daha tatmin edici... Kuaföründen makyözüne, ışıkçıdan yönetmenine kadar apayrı bir ekip çalışması.

M.C.: Mesleğin adına neler yapıyorsun? Çalışmadığın zamanlarda da mesai harcıyor musun?
B.T.: İşin mesaisi yoktur. Severek yapılan iş hayat tarzıdır da aynı zamanda. Türkiye'de ne olacağınız bizzat evinize geliyor. 'Anne İşletme okuyacakmışım ben' diyorsunuz. İstediği işi yapabilen çok az insan var. Okuduğu bölümle örtüşen işi yapan insan da çok az var. Dolayısıyla benim durumum da çok rastlanılan bir durum ülkemizde. Benim şansım yapmak istediğim işi yapabilmek için gereken fırsatı yakalayabilmem oldu. MutluyumHerhangi bir zorlama yok. Merak ederek bakıyorum, okuyorum, izliyorum. Hobisiyle nasıl zevkle ilgilenirse insan, sevdiğim işi yaptığım işin ben de ciddi bir hobi olarak bakıyorum. Bazen bana; 'Bu kadar iyi bir eğitiminiz var neden bu işi seçtiniz?' diye soruyorlar. Neden küçümsüyorsunuz bu işi bu kadar? İyi bir eğitimi var da neden bu duruma düşmüş tonunda soruluyor bu soruOyunculuk en eski mesleklerden biri ve diğer her meslek kadar saygıdeğer. Ne yaparsanız yapın illa ki birçok kavram işin içine giriyor. Beş yıl, on yıl içinde bir şeyler anlaşılıyor. Duruşunuz zamanla belli oluyor. Acele etmemek lazım. Başından beri bazı şeylere dikkat ediyorum niye somut düşünülmüyor diye sormamayı öğrendim.

M.C.: Okan Bayülgen iyi ve tecrübeli bir oyuncu. Mesleğiniz adına paslaşır mısınız sık sık? Yani tartışır mısınız?
B.T.: Böyle bir adamla; bu kadar başarılı ve kendini ispat etmiş biriyle herhangi bir şekilde sevgili olmanıza gerek yok. Diyalog kurma imkânınız varsa, ondan zaten akıl alırsınız. Ondan akıl alan sadece ben değilim ki. Onu arayabilen, o samimiyeti olan, o diyaloğu olan herkes ona bir şekilde danışabilir veya brain-storming dedikleri bilgi alışverişinde bulunabilir. Burada bana özel bir durum yok. Okan'ı tabii ki önemsiyorum, düşüncelerine saygı duyuyorum ama 'Ortada bir ilişki var ve bu bana özeldir' de demiyorum.

M.C.: Dikkatimi çekti. Ne menajerin, ne asistanın, ne de şoförün var! Oysa senin yaşında olup da bir orduyla hareket edenleri çok gördüm. Tek başına karar vermekGayet güç gerektirir, yanılıyor muyum?
B.T.: Her işime kendim karar veriyorum. Bir nedeni yok aslındaKimsenin beni benim kadar iyi anlayabileceğine ve düşünebileceğine inanmıyorum. Benim zaten bir fikrim var. Sadece tecrübeye ihtiyaç duyduğumda tecrübem yok. Belki Okan'a sadece bu açıdan bir şeyler danışabilirim. Yapmayacağım bir şeyi yapmaya beni kimse ikna edemez, yapacağım bir şeyi de yapmamaya. Sadece yapıp yapmamak da değil konu; nasıl yap, ne şartla yap da önemli. Bir durum olduğunda arada herhangi bir muhatap yok. Sadece ben varım. Bu her şeyi öğrenmek isteğimle ilgili. İnsan ilişkilerini de bilmek, tanımak istiyorum. Çok zorlanmıyorum. İşimin her aşamasını öğrenmek istiyorum ki bu da onun bir parçası. Niye benim adıma bir başkası konuşsun ki? Nasıl konuşulmalı, nasıl bir şeyler talep edilmeli, nasıl reddedilmeli bilmeliyim. Biçare bir şekilde; 'Tanrım biri benim için bunu reddetsin ya da kabul etsin' demek istemiyorum. Bir iki kere hata yaparım, acısını ben çekerim ama ders alırım. Bir daha da yapmam.

BAKMADAN GEÇME