Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Yaşam HT Cumartesi Kadın casus Ağlasun’da ne yedi?

        Nasıl yani, diyeceksiniz. Duyar gibiyim... Asırlık müze nasıl oldu da “yeni açıldı”. Sormakta haklısınız. Ama bu sergi avluda. N. Foster’in avluya inşa ettiği “silindiri”nde. Londra’nın uzun zamandır beklediği bir sergi British Museum’un 5 yılda hazırlandığı bir gövde gösterisi... Sadece arkeologlar için değil... Emin olun yer yerinden oynuyor. Biletler önceden satılmış. Saatlerce süren kuyruklar var. “Hadrian: Empire and Conflict” serginin teması. Yani Roma İmparatoru Hadrian’ın hayatı... “İmparatorluk ve İkilem” ne demek idi? Hadrian için... Aslını isterseniz bu soru hepimize: Ortak derdimiz!

        Öyle ya... Hayatlarımızın bir gayesi var. Hedeflerimiz. Uğruna her birimizin didiştiği... Öte yandan bir de şu var: Unutmayalım! Bizi biz yapan ikilemlerimiz. Unutmak mümkün mü...

        REKLAM

        Ama az durun. Şu sergiye yeniden dönmeliyiz. Çünkü bu sergi biz Türkler için çok önemli.

        Dedim ya yer yerinden oynamıştı ve sene 2008 idi. Daha bir yıl olmamış. Ağustos 2007’den söz ediyoruz...

        Türkiye’nin güneybatısındayız. İsparta-Burdur arası. Doğa’nın cömert davrandığı bir coğrafyamız. Yemyeşil bereketli topraklar. Ormanlar... Daha ne istersiniz? Bitti mi? Hele az durun. Bir de su var. Yüzlerce pınar. Buralar bizim gazete yazarı Celal Şengör’ün ilgi alanı:

        “Çok güzel depremler olmuş”.

        Fesuphanallah diyeceksiniz. Haklısınız. Ne yapayım? Muhterem öyle demede... Kimbilir belki de haklı olabilir... Depremin olup bitiş zamandaki yıkıcılığı... Evlerden uzak, can yakıcılığı bir kenara yazarsak... Olup biten yerkürenin tarihi açısından bir dipnot gibi! Ve gelecek kuşaklar için faydalı. Bir sonraki depreme dek ortaya çıkan manzara şu: Fışkıran kaynak suları, pınarlar. Göller, bereketli yamaçlar, ovalar...

        İşte tam da böyle bir yerdeyiz. Burdur’a bağlı Ağlasun Kasabası. Mazbut ölçülü, mütevazı bir yerleşmemiz. Etrafı bir cennet gibi. Yemyeşil...

        Ali Esad Göksel'in Ht Cumartesi'de yer alan yazısına göre, kasabanın yaklaşık yedi kilometre üstünde bir dağ var. Halk arasında İskender Tepesi diye anılıyor. Buraya her kazı mevsimi sektirmeden gelen sevdalıları var. Nerede ise kasabanın yerlisi Marc Bey de bunların amirleri. Emrindeki bilim adamları, teknisyenler, işçiler çalışıyor. Haldır haldır. Aman ha paldür küldür değil... Nerede ise cımbızla, tabir yerinde ise makyaj malzemesi ile... Lütfen gözünüzün önüne getiresiniz. Ağustos sıcağı... İyice sıcak. Dağın tepesi. Cımbız ile arıyorsunuz. Neyi? Bilmiyorsunuz ki... Bir talih meselesi. Artık neye rast gelir ise. Ve sıkı durun: Bir piyango çıkıyor. Sert bir şey bulan işçiler bağırış çağırış içindeler... Yalnız işçiler mi? Öğrenciler, stajyerler, artık kim varsa... En yukarıya, amirimiz Marc Bey’e kadar. Herkes coşku içinde. Dedik ya “bu bir piyango”. İnsana ömrü boyunca bir kez çıkarsa “ne talih” dedirten cinsten...

        REKLAM

        Buldukları süt beyaz mermer “bir kelle”. Ama çok iri. Muhtemelen beş metrelik bir heykele ait. Ve Marc Bey amirane bir racon ile teşhis ediyor: “Yahu bu bizim Hadrian!” Sakın ha “Amirimiz’in Waragem’deki komşusu” sanmayasınız... Buldukları Roma’nın belki de en şöhretli imparatoru Hadrian’dır...

        SAGALASSOS HANGİ DİLDEN

        Çok eğlenceli bir huyumuz var. Kendimizi her şeyin merkezi sanmadayız. Bitti mi? Hiç biter mi! Devamı da şöyle: Her bir şey bizimle başladı. Üzerinize afiyet... Bakın yeminle söylüyorum. Öyle değil. Bizden önce de birileri vardı. Ve olup bitenler de kayıt altında. Alın size “Hadrian”. Adam İmparator. Bulunan yerküredeki heykellerinden en fiyakalısı...

        Haydi temkinli olalım “muhtemelen en iyisi” Sagalassos’taki... Bu istisnai ebat ve işçilikteki mermer baş Londra’yı sallamıştı. Guardian’dan tabloidlere kadar manşet oldu idi. Nerede ise ilk yeniden gün ışığına çıkışı British Museum oldu. Kültür Bakanlığı’nın o zamanki isabetli tasarrufu Ağlasun’u meşhur etti... Mi acaba? Çünkü sıkı durun tam bir asır önce “bir İngiliz” Ağlasun’da idi. Hem de çok bilindik, şöhretli bir kadın: “Gertrude Bell...”

        REKLAM

        Galiba eski “tweet-sever sefir Richard Moore” bir Bell hayranı. Ne diye olmasın? Gertrude Hanım hakkındaki tevatür muhtelif. Farklı kaynaklarda farklı hikâyeleri var. Hatıratı ve mektuplarına baktım. Sagalassos’a nasıl geldi, nerede kaldı. Ne yedi, ne yaptı? Sıradışı bir şey yok. Malum detaylar. Yalnız şunu da atlamayalım: Sene 1907. İleride ismi Lawrence of Arabia ile anılacak hanım Ağlasun’dan bir mektup yazar. “Çölün Kraliçesi” unvanlı Gertrude Hanım üvey annesine Sagalassos’u anlatır: “Muhteşem!”

        Ezcümle Sagalassos’un keşfi eskidir: Hele hele “imparator hamisine” gelince...

        Bu nefes kesici antik şehrin hikâyesi Luvilerle başlamış olabilir mi? Sagalawa Luvice imiş. Yani Hititler. Yani Hacılar. Az ilerisi... Bu büyük kültürü James Mellaart kazdı idi: Ayrı bir konu! Adeta bir zamanların “Göbekli Tepevari sansasyonu...” Sagalassos olarak ilk kayıt İskender ile. Yunanlı dostlarımı kızdırmak istemem. Ama babası Makedon Philip olan Büyük İskender Sagalassos’u kuşatmış ve şehir kayıtlara girmiş: MÖ 333.

        Sıkı durun. Tam dört asır sonra Hadrian sahnede. Roma’nın en ilgi çekici imparatoru av meraklısı... Avlanmaya o kadar tutkun ki, Balıkesir civarında bir şehir kurulmuş. Hadrian’ın bu merakına atfen. Oralardaki av hayvanları, av yemekleri... Mademki yukarı çıktık, az daha ötede İznik var. Burada da imparatorun bir diğer tutkusu var: Antinous... Yunanlı ile olan aşkı tarihin en büyük dedikodularından.

        REKLAM

        SALDA CANAVARI

        Canım efendim bize ne, demeyesiniz. Tarih dememiş. Ama yine de şunu söylemeliyim. Şayet ısrar eder ve “Bana ne” derseniz. Şunu da bilesiniz: Bu hikâyeyi görmezden gelen ilk fani siz değilsiniz. Sagalassos’taki atalarımız da aynısını yapmışlar... Antik şehirde imparatorun resmi karısının heykelleri var. Gerisi? Sus pus. O kadar... Pas geçilmiş. Almanların bizim dediği “real politik” bu işte: O zamandan beri hayatta. İktidar ve para kimde ise... Ne demiştik; “first Sagalassos!”

        Tevekkül sahibi insanlar vardır. Ne yazık ki ben olamadım. Henüz. Rahmetli babam kitabı gibi idi. “Zamanının gelmesi lazım” derdi. Doğru, dosdoğru lafa ne denir. Londra’da duydup merak ettim. Açtım, okudum ve fakat davranamadım. Zamanı geçen hafta imiş. Uzun yıllar birlikte çalıştığım Ebru var. Adım adım yükseldi. Çalışarak... Sükûnetle. Ebru Erke bir mutfak sevdalısıdır. Arıyor, Sagalassos’a çağırıyor. Soru sormadan, deftere bakmadan evet demedeyim. Demek ki artık sefer zamanı gelmiş. Antik Şehir ile Ağlasun arasına yerleşmiş: Sagalassos Lodge Oteli’ne yerleşiyoruz...

        Ebru bu, önceden gelmiş. Etrafı kolaçan etmiş. Çarşı pazarı hallaç pamuğu gibi atmış. Cins cins keçi peynirleri, envai çeşit mantar. Domates gibi domatesler. Ebru, Allah ne muradın varsa versin. Odamın balkonunda kırlangıç yuvaları. Akşam yemeğini beklerken hayallerim uçuşuyor. Kırlangıçlar gibi olmak? Artık gelecek sefere...

        REKLAM

        Mutfağa iniyorum. Saatlerdir hazırlanmış kuzu orada. Çevreden toplanmış morel mantarlı göce pilavının üzerinde. Sakın ha bana cholestrol’den söz etmeyesiniz. Tek işitmek istediğim Dionysos faslıdır... Yemek bitti mi? Dolunay tepemizde. Işıkları ile Sagalassos’u okşuyor. Oradaki insanlar bu mucizeyi nasıl yaşadılar? Birlikte tiyatroda mı? Sevgilileri ile terasta mı? Ertesi gün Eğirdir Gölü’ne iniyoruz. Nerede ise suyun üzerinde kerevit güveçte var. Arkasından ılık irmik helvası. Daha ne olsun? Öteki göle giderken içimiz geçmiş... Gözümüzü Salda’ya açtığımızda... Nefesim kesiliyor. Görmeniz lazım: Ayşegül Dinçkök’e ısrar ediyorum. Gelecek “Derin Tutku” Salda’da olmalı.

        Burası bir nimet. 190 metre derin ve saydam. Jeoloji, tarih, doğa kafa kafaya vermiş. Bizim için uğraşmış, yaratmış. Az biliniyor. Çünkü “gölün canavarı” yok. Tek dileğim de şu: Aman Salda’nın canavarı biz olmayalım...

        GÖCE PİLAVI VE KUZU KAPAMANIN ÖYKÜSÜ

        Göce: Kabuğu soyulmuş ve kırılmış bulgur.

        Köydeki hanımlarla konuştum. Göceyi genellikle sarmada kullanıyorlar. Ne yapacağımı düşünerek civar ilçelerde çarşı- pazar dolaştım. Burdur’un Bucak ilçesinde sadece iki malzeme -kurutulmuş kuzu göbeği mantarı ve salep- satan birçok dükkânla karşılaşınca göceden ne yapacağım belli olmuştu: Kuzu göbeği mantarlı göce pilavı.

        Pilavda ise göcenin ve kuzu göbeği mantarının kendilerine has aromalarını bastırmamak için mümkün olan en az malzeme ile en lezzetli yemeği yapmaya gayret ettim. Bunun için kuru soğanı incecik doğrayıp biraz zeytinyağı ile kısık ateşte iyice yumuşattım. Ardından göceyi ilave edip ikisini beraber kavurdum. Yeteri kadar sıcak su, az tuz ve suda beklettiğim kuzu göbeği mantarlarını ekleyip göceler yumuşayana kadar pişirdim. Üzerine köy tereyağı koyup demlenmeye bıraktım. Göce pilavı ile birlikte servis edeceğim kuzu da civar yaylalarda yetişmiş, kekik ve diğer otlarla beslenen eti lezzetli bir kuzuydu. Biraz taze sarımsak, tuz, karabiber ve zeytinyağıyla ovduğum eti ağzı kapalı olarak fırında 4 saat pişirdim.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ