Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Mehmet AÇAR/ macar@htgazete.com.tr

        “Umudun Peşinde” birbirinden çok farklı iki karakterin birlikte çıktığı bir yolculuğun, daha doğrusu arayışın filmi. Martin (Steve Coogan) ve Philomena (Judi Dench) kültürel ve sınıfsal olarak iki farklı ucun temsilcisi. Martin, üst sınıftan ünlü bir gazeteci, Philomena ise halktan bir kadın. Görünürdeki en büyük çelişkilerinden biri filmin hemen başında netleşir. Philomena inançlıdır, Martin ise bir ateist. Martin, serüven boyunca yol arkadaşının inancını sorgular. Philomena etkilenmez. Asıl tepki duyduğu şeyin Martin’in sınıfsal ve entelektüel kibri olduğunu hissederiz. Martin’e karşı film boyunca ısrarla Katolik kilisesini ve rahibeleri savunması ile ABD’de kaldıkları otelin çalışanlarını koruması arasında özünde çok fark yoktur. Biri entelektüel donanımı, zekâsı ve dili; diğeri sezgileriyle varolur. Fikirlerin karmaşasına karşı duyguların yalınlığı...

        DOKUNAKLI VE İRONİK

        Aralarındaki görünmeyen en temel farklılık, Philomena’nın gerçekte neye ihtiyacı olduğunu bilmesi, Martin’in ise bu konuda neredeyse hiçbir fikrinin olmayışıdır. Philomena 50 yıl önce elinden alınıp başka bir aileye evlatlık verilen oğluna bir biçimde kavuşması gerektiğini, en azından bir bağ kurması gerektiğini hisseder. Martin ise filmin açılışındaki doktor muayenesinde olduğu gibi psikolojik sorunlarını bilir ama asıl ihtiyacının ne olduğunu anlamaktan uzaktır... Kariyerindeki krizi Rus Tarihi ile ilgili kitap yazarak aşmayı amaçlayan Martin, başta “insan hikâyesi” diye küçümsediği haberin peşinde koşarken Philomena’ya sürekli bir şeyler öğretmeye, akıl vermeye çalışır. Ama süreç içinde gözlemleyerek öğrenen ve değişen kişi kendisidir.

        Çocuğunun geleceğini daha bebekken hissedebilen bir annedir karşısındaki. Öncelikle mutlu bir yaşam sürüp sürmediğine odaklanır. Philomena anneliğin yalın bilgeliğidir. Martin ise anneliğin erdemlerini anladıkça olgunlaşan bir erkek çocuğu...

        ABD’ye giderlerken Philomena’nın kendisine bir pembe dizi romanını baştan sona anlatmasına inanamayan, hatta bir duyan var mı, diye utanarak çevresine bakan Martin, finalde Philomena yine bir roman anlatmaya başladığında artık dinlemeye hazırdır. Aralarındaki kültürel farkların önemsiz ve ikincil olduğunu anlamış, sezgi ve inanca saygı duymayı öğrenmiştir.

        Tecrübeli yönetmen Stephen Frears iki karakterin çelişkilerinden doğan ironinin tadını çıkarmayı ihmal etmiyor. Aranan oğulun finale doğru ortaya çıkacak amatör filmlerini “flash forward” olarak önceden göstermeye başlaması, aslında İngiliz soğukkanlılığının bir örneği. Güçlü, sarsıcı bir “katharsis”ten ziyade göz yaşartıcı anları filmin her yanına eşit olarak dağıtıyor. Bu duygusal anlara Alexandre Desplat’nın anne-çocuk ilişkisini adeta mühürleyen minimal ezgileri eşlik ediyor...

        Seyircinin canını yakmak isteyen bir yönetmen, kuşkusuz ayrılık sahnesini finale saklayabilirdi. Ama Frears’in derdi, “gözyaşı avcısı” bir melodram değil. Philomena ile Martin’in farklılıkları, kendi hayatımızdaki benzer durumlar ve annelik halleri üzerine düşündürmek... Bu hafta sonu Anneler Günü’ne özel bir film seyretmek isterseniz bence daha iyisini bulamazsınız.

        Filmin notu: 7.5

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ