Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması
  • Habertürk Huawei Uygulaması
Mehmet Çalışkan

Nilüfer Açıkalın ile Bihter Dinçel...
Tiyatro oyunları sahnelediler.
Sinema filmleri ve TV dizileri için kamera karşısına geçtiler.
Ortak bir paydada daha buluştular; yazarlığa da yöneldiler.
Ortak bir yanları daha bulunuyor; adları 'Er' ile kafiyeli.

Nilüfer Açıkalın da Bihter Dinçel de yazma alışkanlığını çocukluk yıllarında edindi. İleri yaşlarda gözlemlerini, hayal güçleriyle harmanlayarak geniş bir okur kitlesine ulaşmalarıyla edebiyatta da yer edinerek 'Özel' oldular. Açıkalın ile Dinçel, geçtiğimiz günlerde yeni kitaplarını yayımladı. Nilüfer Açıkalın; 'Dimdik Ayakta Her An Tetikte'yi Dinçel ise 'Keşke Unutsam'ı okurlarıyla buluşturdu.

Dimdik Ayakta Her An Tetikte... Geçmişin ağır yükleri, heyecanını kaybetmiş ilişkiler, kadınlık halleri, sahte gülüşler, sebepsiz yalanlar, kulağa çalınan sesler ve yaşama sevinci gibi tanıdık ama her okuyuşta insanı yeniden çarpan yaşantılar...
Nilüfer Açıkalın'ın Doğan Kitap'tan yayımlanan romanı, kentlerin büyülü caddelerinde kaybolan yalnız ve gezgin ruhlar için bir sığınak.

Keşke Unutsam... Bihter Dinçel, toplumsal hafızanın süzdüğü tortuların izinde, 'neyi', 'nasıl' hatırladığımızı irdeliyor. İncelikli üslubuyla rotasını hepimizin hatırladığı, tanıdık bir geçmişe kırıyor ve kırılmış hayallere, tamiri mümkün yaralara, hakkıyla yaşanamamış aşklara hak ettikleri itibarı iade ediyor. Eski ve yeninin, hatırlamak ve unutmanın harmonisinin başrolde olduğu 'Keşke Unutsam'ın tesirli kurgusu, okurunu sonu başka başlangıçlara gebe bir maceraya davet ediyor.

Nilüfer Açıkalın...
İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü'nden sonra girdiği Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü öğrencisiyken ne ölçüde başarılı bir kariyere sahip olacağını 1988 yapımı ilk iki filmiyle gözler önüne serdi.
İlk filmi Türkan Şoray'ın kızını canlandırdığı 'Ada'ydı.
İkincisi ise Şener Şen ile başrolü paylaştığı 'Zengin Mutfağı'...
Bu iki filmin yanı sıra aynı yıl TRT'de yayınlanan 'İşte Onlar' adlı skeç programı Nilüfer Açıkalın'ın yeteneğini gözler önüne sermesini ve henüz öğrenciyken üstelik sadece bir yıl içinde ülke çapında tanınan bir oyuncu olmasını sağladı.

İstanbul Devlet Tiyatroları, Dostlar Tiyatrosu, Tiyatro Stüdyosu ve Tiyatrokare'nin çatısı altında birçok oyunda yüzlerce kez sahneye çıkan Nilüfer Açıkalın, rol aldığı çok sayıda sinema ve TV yapımıyla da kendi döneminin en çok kamera karşısına geçen oyuncularından biri olmayı başardı. 

Nilüfer Açıkalın; yazıyor, yazıyor yazıyordu....
Bir gün öykülerini okuyan  arkadaşı Metin Kaçan, 'Bu öyküleri herkes okumalı' düşüncesiyle soluğu yayınevinde alıp 'Bu öykülere bir bakın. Nasıl da okunur' diyerek Nilüfer Açıkalın'ın öykülerini sundu. Yayınevi, 'Evet çok okunur' diyerek öyküleri 'Bıçak Sırtı' adıyla yayımladı.
Nilüfer Açıkalın, o gün bugündür 11 kitabıyla edebiyatta en çok üreten yazarlardan biri oldu.

'Dimdik Ayakta Her An Tetikte'de ne anlatmak istediniz? Hikayenin çıkış noktasında hangi duygular düşünceler yer alıyor?
'Dimdik Ayakta Her An Tetikte' her ne olursa olsun toparlanıp devam edebilmenin mümkünlüğüne işaret ediyor. Tüm toplumsal yaralarımıza, sarsıcı tecrübelerimize, yıkılan hayallerimize ve hayatlarımıza rağmen yeniden başlamak aslında sanıldığı kadar zor değil. Sadece bir tane hayatımız var ve bu hayat iyi - kötü tecrübelerden ibaret. Bize düşen sadece devam etmek. Bunu da dimdik ayakta kalıp her an tetikte olarak başarabiliriz.
Kitapta on iki tane öyküm yer alıyor. Yaşama dair dokunabildiğim, sezebildiğim her şey benim için birer kaynak. Kadın ya da erkeğin kendini var etme çabası, güzellik - çirkinlik, aldatma - aldatılma, can sıkıntısı - neşe gibi temel kavramlar üzerinden yola çıkıyorum.
İlişkilerinde şehvet ve huzur arasında çelişen çiftler, anadil öğrenme ve konuşma hakkı için mücadele eden bir öğretmenden tutun da, yalnızlığı özümsemeye çalışan bir pop stardan, fantezisine kostüm arayan çaresiz bir kadına, aldatılıp aldatılmadığını anlayamayan birinden, kadınlara dayatılan estetik faşizmine kadar açılan geniş bir yelpaze söz konusu.

Uzun yıllardır yazıyorsunuz. Yazarlık size ne ifade ediyor?
Yazarlık benim için okuma yazmayı öğrendiğimden bu yana doğal olarak gelişen bir yaşama biçimi. Hesap kitap yaparak girişilmiş bir edinim değil. Yazmanın kendimi ifade edebilmemin yegane yolu olduğunu gördüğümde devam ettim. Hiçbir zaman sanki ekstra bir şey yapıyormuş gibi hissetmedim. Yaradılışım böyleydi. Tüm okul hayatım boyunca sürdü ve hâlâ da devam ediyor. İlk öykü dosyam 'Bıçak Sırtı'nı çok sevdiğim canım arkadaşım rahmetli Metin Kaçan okuyup bana "sen çok iyi öyküler yazıyorsun" diyene kadar öyküler yazıyor olduğumun bile farkında değildim. Sadece yazıyordum. Dosyamı aldı, yayınevine götürüp adımı söylemeden sadece "yeni bir yazar" deyince tüm editörler incelemiş ve hemen yayınladılar. "Yazar olayım, kitaplarım çıksın" gibi bir beklentiyi barındırmayan bir yolculuktu benim yolculuğum ve aynı saflıkla aynı sadelikle sürüyor.

Oyuncu Nilüfer Açıkalın ile yazar Nilüfer Açıkalın hangi noktalarda ayrılıp hangi noktalarda bir araya geliyor?
Oyunculuk ve yazarlık birbirlerinden çok farklı disiplinler gibi görünse de benim için aynı kefede tartılıyorlar. Mimar Sinan Üniversitesi'ne girdiğimde de yazıyordum öncesinde de. Oyunculuk mesleğim hem de aşkla yaptığım bir meslek. Oyunculuk yapısı itibariyle çok görsel bir iş, yazarlıksa yine aynı nedenle içe dönük bir iş. Her ikisinin de yararlandıkları kaynaklar aynı, her ikisinin de meselesi insan. Oyunculuk dışa dönük olmayı gerektirdiği için beni görünme, kendini gösterme anlamında biraz zorluyor çünkü yapı olarak içe dönük hatta antisosyal biriyim.
Her zaman genel - geçer kuralları ters yüz etmeyi seven, yeni bakış açılarıyla bakabilmeyi deneyen biri olarak kendi yolumda kendimce yürüyorum.

Nilüfer Açıkalın, 'Buruk Ezgi' adlı oyunda başrolü Genco Erkal ile paylaştı.

Oyunculukla yazarlık birbirine ne ölçüde katkı sağlıyor? Birbirini hangi ana damar üzerinden besliyor?
Oyunculuğum ve yazarlığım bir arada çok iyi iş çıkarıyorlar. İkisi de birbirinden besleniyor. Hayatın akışı içinde görsel hafıza ile hareket eden biriyim. Öykü konusu olarak içime sinen bir meseleyi dert edindiğimde kurgusuyla aklımda izleyip sonra kağıda döküyorum. Oyunculuk eğitimim sırasında dünyanın her yerinden birçok yazarın çok önemli oyun külliyatlarını okuma, bir kısmında oynama şansım oldu. Eğer oyunculuk okumasaydım oyun okur muydum bilmiyorum. Belki sadece roman, öykü ve şiir okurdum. Eğitimim bana daha geniş bir bakış açısı kazandırdı. Yazarken yeni karakterler, renkli dünyalar yaratabiliyor olmak da oyuncu olarak sınırlarımı zorlayabilmeme yardım ediyor. Kısaca anlama ve anlamlandırma kabiliyetimi fazlasıyla geliştirdiler.

Kitaplarınızı yazarken nasıl bir ruh haline bürünüyorsunuz?
Her öykü kendi meşrebince bir ruh hali istiyor. Ama genel olarak bir odada tek başıma kalıp yazıyorum. Öncesi hazırlık evresi. Bu oluşturma sürecinde de küçük notlar alıyorum. Öykü karakterlerinin mesleklerini ve psikolojilerini çözümleyebilmek için değişik okumalar yapıyorum. Genellikle öykünün kurgusu aklımda hazır oluyor ve aldığım notlarla birlikte kapanıp yazıyorum. Yazarken dış sesler varsa onları bastırmak için klasik müzik dinliyorum. Bazen de her öykünün ruhuna göre bir başka tür müzik.

Yazarken beslenme kaynaklarınız genelde hangi unsurlardan daha çok faydalanıyor? Geçmiş mi, gözlem mi, hayal kurmak mı?
Genellikle dert edindiğim bir mesele söz konusu olduğu için geçmişi de kapsıyor şimdiyi de. Gözlem de yapıyorum. Açıkçası hayal kurmak beslendiğim ana kaynak. Öykümü yazıp bitirdiğimde de hayalim gerçekleşmiş oluyor. Her öykü ile bir hayalimi gerçekleştirebildiğim için dünyanın en şanslı insanlarından biriyim desem yeridir.

Pandemi süreci yazarlığınızı nasıl etkiledi? Bu süreç yeni ilhamlara yol açtı mı?
Bu beklenmedik salgın nedeniyle benim de herkes gibi aslında çok fazla -istemediğim kadar fazla- zamanım oldu. Ama kendi adıma bu zamanı beklenenin aksine yeni üretimler için değil eski üretimleri gözden geçirmek için kullandım çünkü başka türlüsü elimden gelmedi. Çoğu kişi gibi -belki herkes gibi- biraz bloke olmuş haldeydim. Bizim işimiz gereği hayatımız belirsizdir, bu duruma az çok alışığım ama herkesin yaşamsal boyutta hayatta kalma savaşı verecek raddeye gelmesi, elimizin kolumuzun bağlanması bambaşka bir durum. Yine de "akıl sağlığını korumak gerek ki ihtiyaç olduğunda yardım edebileyim" mantığıyla kendimi verimli bir şeyler yapmaya zorladım. Ama yapabildiğim en verimli şey yıllar içinde bir sandık dolusu birikmiş eski defterleri incelemek oldu. Çoğunu yırtıp attım. Bu da beni biraz toparladı. Hayat kısa her türlü yükten kurtulup hafiflemek en iyisi.

Bihter Dinçel...
Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nden mezun olduktan sonra oyunculuğa yönelerek 2007'de 'Avrupa Yakası' ile ülke çapında tanındı. BKM Mutfak ile tiyatro deneyimi kazandıktan sonra İzmir Devlet Tiyatrosu'nun oyunları için sahneye çıktı.
'Manik Atak' ve ödül kazandığı 'Aşiyan' adlı oyunları da yazarak sahneledi.

Bihter Dinçel'in yazarlık kariyerinin üçüncü kitabı olan 'Keşke Unutsam'ı roman türünde kaleme aldı. Dinçel, 'Keşke Unutsam'ı aslında başta bir tiyatro oyunu olarak yazdı. Ne var ki içine sinmeyen noktalar olduğu için yazdıklarını rafa kaldırdı.
Sonra bir gün...
Yazdıklarını geride bırakmanın, uzun zamandır ilgilenmemenin yaşattığı vicdan azabıyla zihninde hikâyeleri canlandırmaya başladı. Zihninde canlanan hikâyeler, Bihter Dinçel'in yeni bir kitap yazma hevesini canlandırdı.
Yaptığı değişikliklerle tiyatro oyunundan romana çevirdiği hikâyeler, bir çatı altında toplanıp  ortaya okunası bir kitap çıktı. Editörü Büşra Aksak'ın da 'Okunası' onayını vermesiyle 'Keşke Unutsam', Küsurat Yayınları'ndan okurlara ulaştı.

'Keşke Unutsam', sanıyorum pandemiden  önce yayımlanacaktı. Ertelenmesi sizi nasıl etkiledi?
Ben o zamanki duygumu, sevgili editörüm Büşra'ya şöyle özetlemiştim. Hani uzun zamandır ateşli hastalık geçiren bir çocuk yatak döşek evde yatmıştır da kendini turp gibi hissettiğinden emin olduğunda annesi sokağa çıkmasına izin verir. Çocuk da oyun parkına dalıp çılgın bir coşkuyla oynamaya başlar ve birkaç dakika sonra oyun demirlerinden birine hızlıca midesini çarpıp yere düşer, nefesi kesilir ve heyecanı kursağında kalır. İşte ilk zamanlar tam da böyle hissediyordum. Bütün planlar değişti. Çok büyük bir heyecan yaşıyordum ama onu yavaş yavaş içime sakladım. Tüm dünya aynı durumdaydı ve insanlar nelerle uğraşıyordu. Sonra da doğru zamanı beklemenin daha hayırlı olacağına ikna oldum. Şimdi yeniden parka çıkmış gibiyim ve tatlı tatlı oynuyorum.

'Keşke  Unutsam'ı tiyatro oyunundan romana çevirme fikri nasıl oluştu? Zamanı gelince tiyatro oyunu olarak da sahnelemeyi düşünüyor musunuz?
Oyunu ilk olarak 2007'de kaleme almıştım. Sonra 2010'a kadar üç draft daha yazdım ama içime sinmiyordu. Kurgusu, çatısı çok hoşuma gidiyordu ama anlattığım hikâyelerden zaman içinde soğudum. İki sene evvel bir anda Kuzgun'un anlatıcı olduğu hali gözümde canlanmaya başladı. Uzun bir zaman da bunun üstüne düşündüm, düşündükçe hikâyeler değişmeye başladı. Geçen yıl yazmaya başladığımdaysa artık yüksek uçuşa geçmiştim ve bambaşka bir şey çıkıyordu. Bekleyişim sebepsiz değilmiş dedim ve akışa bıraktım kendimi. Oyundan daha farklı ve daha lezzetli bir serüven başladı ve tamamlandı. Zamanı gelince tiyatro oyunu da olabilir, sinema filmi de olabilir. Zamanın getirdiklerine bakacağız artık.

'Keşke Unutsam', diğer iki kitabınızdan ayrı olarak bir roman. Bu türde yazmak diğer  türlere nazaran daha farklı mı? Ve yazarlık kariyerinizde 'KeşkeUnutsam'ın yeri ne oldu?
Roman yazmak hepsinden farklıymış. Çok uzun bir yol ve ben bu yolu çok sevdim. 'Keşke Unutsam', bana unuttuğum birçok duyguyu yeniden hatırlattığı için ve yepyeni bir yolun ilk adımı olduğu için bendeki yeri hep bambaşka olacak.

Hikâyenin kahramanının bir kuzgun olmasının özel bir anlamı var mı?
Olay, bir hastane bahçesinde geçiyor. Bir kaza sonucu hafızasını kaybeden ve bir süredir bu hastanede tedavi gören bir kadın ve komadan yeni uyanan ve yine hafıza kaybına uğrayan bir adamın tanışmaya çabalamasıyla başlıyor hikaye. Kuzgun ise hiç unutmayan bir hayvan. Bir de bunun üstüne özel yetenekleri olan, gustosu olan, donanımlı, havalı bir hikayeci benim kuzgunum. Onu çok sevdim. Ben ona yazdırdım, o da bana kanat taktı. Birlikte yazarak uçtuk.

Hikâye, sizden ve çevrenizden mi yoksa hayal gücünüzden mi beslendi?
Bu benim en sevdiğim kısım. Herkes okuduğu kitabın bir noktasında yazılanların ne kadarının yazara ait olduğunu ne kadarının kurgu olduğunu merak eder. Bu merak belirdiğinde ise okurun kitaba karşı başka türlü bir heyecan duymaya başladığını düşünürüm ben. Kendi adıma, hem merak ederim hem de öğrenmek istemem. Ben kendi okuma hissimden yola çıkarak burada size de klasik yuvarlak cevabımı vereceğim. Belki bendendir, belki senden... Belki hiç var olmayacak olanları var etmek istemişimdir, belki de bende olanların ufak detaylarıyla onları giydirmişimdir... Nasıl olsa okurken birinin tutunduğu, daha çok keyif aldığı şey, diğerinden farklı olacak...

Sizin en fazla unutmak istediğiniz unsur nedir? Ve toplum olarak unutulmasını umduğunuz unsur? Tersinden düşünecek olursak asla unutmamamız gereken unsur nedir?
Toplum olarak 'gerçekten' unutulmamasını arzuladığım çok şey var. Unutmayarak acı çekmekten değil, hatırlayarak aynı hataya düşmemekten, geçmişten feyz almaktan bahsediyorum aslında. Ben unutmuyorum, siz de unutmuyorsunuz ve birçokları da unutmuyor ama bu toplumsal yaraların içinde bireysel acılarla kıvranıyoruz. O zaman keşke unutsak diyoruz. Bu da pes ediş noktası. Toplumsal meseleleri unutmamak, bir daha aynı yarayı kanatmamaktır, yeni yaralar açmamaktır. Bu da senin, benim, bizim çabamızla olacak iş değil. Kolektif bilinç gerekir. Bireysel olarak kayıtlardan silmek istediğim şeyler oldu zaman zaman. Kayıplar, ayrılıklar, acılar... Yaşandığı sırada bir an önce unutsun ister insan. Ama zaman geçtikçe, acılar küllendikçe, o yaşanan iyi kötü anların omurgamıza nasıl da şekil verdiğini görürüz, görürsek iyi olur. Görürsek isyan etmek yerine insan olma serüveninin şahaneliği karşısında gelecek kederle baş etmeyi öğreniriz. (Bu son cümleyi kuzgun söyledi sanki. )

O anda 'Keşke bunu yaşamasaydım', 'Keşke bunu hemen unutsam' dediğiniz olay nedir? Ve o anda / günlerde size acı yaşatan olay daha sonra size nasıl bir kaynak / ilham / avantaj oldu?
Az evvel tam da bundan bahsettim aslında. Keşke yaşamasaydım dediğim hiçbir şey yok hayatımda. Hatalarım da kusurlarım da, yaralarım da benim. Neden benim başıma geldiğine isyan etmek yerine, benim başıma gelerek bana ne söyletmeye, beni neylemeye yönelttiğini düşünüyorum. Bazen de bırakıyorum, su akıp yatağını buluyor ve anlıyorum. Ben de birçok duyguyla baş etmeyi öğreniyorum hala. Son nefesime kadar da devam edecek bu öğrenme süreci.

Pandemi süreci yazarlığınızı nasıl etkiledi? Bu süreç yeni ilhamlara yol açtı mı?
Kitabı bitirdikten birkaç gün sonra karantina başladı. Pandemi süreci olmasaydı da, romanı bitirir bitirmez yeni bir şey yazmaya başlamazdım. Çünkü yazarken kitap okumamaya gayret ediyorum. İçine girdiğim dünyadan kopmamak için, zamanı sadece yazmaya ayırabilmek için ve yanlış etkileşimlere kaymamak için. Tiyatro oyunlarımı daha kısa sürelerde bitiriyordum ama kitabım daha fazla zaman aldı. Okumayı çok özledim. Kitap biter bitmez kana kana okumaya döndüm yeniden. Pandeminin şöyle bir katkısı oldu, evde bu kadar uzun vakit geçirince, daha derin içe dönmeler yaşadıkça, teknolojiden uzaklaştım, yeni zamana küstüm daha doğrusu. Geçmişe duyduğum özlemle, çok eskiden okumuş olduğum kitapları da kucakladım yeniden. Lise yıllarımda okuyup unuttuğum, çok küçük yaşlarda bitirip aslında hakkını veremediğim büyük yazarlara döndüm. Bir eski, bir yeni dönem eserleri şeklinde başlayan okuma sürecim hala devam ediyor. Çok memnunum hayatımdan. Aklımda da yazmak istediğim bir sürü şey var. Hissettiğim an başlayacağım yazmaya.