TÜRKİYE üst üste moral bozukluğu yaşıyor. Terör örgütü sivil canlara kastediyor, askere, polise saldırıyor. CHP’li siyasetçileri kaçırıp sonra serbest bırakıyor, AK Partili idarecileri, kaymakamları il ve ilçe başkanlarını kaçırıyor, serbest bırakmıyor; derken lağvedilen bir mühimmat deposundan getirilen bombalar istiflenirken “kaza” oluyor, 25 askerin ölümüne neden olan bir facia yaşanıyor.

Afyonkarahisar’daki patlama sözcüğü duyulur duyulmaz, yetkililer ortaya çıkıyor, “Bu bir kaza”, “Vallahi kaza” diyerek hadisenin bir terör eylemi olmadığını açıklama gayretine girişiyor. “Sadece 4 yaralı var, vatandaşlarımız lütfen sakin olsun” diyen bile oldu. Ertesi gün ortaya çıkacak verileri saklama çabası tuhaf ve elbette acıklı. Ama anlaşılamaz değil. Çünkü kendisini Kürtlerin tek ve meşru temsilcisi sayan BDP’li vekillerin PKK militanlarıyla sarılıp koklaştığı, her fırsatta “Biz korku duvarını aştık, hey hey de hey hey” yapmalarının sonucu olarak devletin artık bir de “Türk” korkusu var. Türk tarafını “tutma” çabası.

Kürt silahlı ve siyasi hareketi, kendi kendisinin başarısını da trajedisini de kâra çevirme arayışında. Ama devletin pozisyonu öyle değil. Devlet, artan şehit cenazeleriyle gerilen iklimin bir anda kıvılcımlanacak bir “Türk-Kürt iç savaşına” dönüşmemesini sağlamak zorunda. Bu zorunluluk maalesef “sakinleştireyim” derken durumu hafife alıyormuş gibi görünme hatasına düşmeyi getiriyor.

Yükselen tansiyonu düşürmek adına sergilenen tavrın sonucu, Türk ordusunun ne disiplinsiz, ne ihmalkâr bir çalışma şekli olduğunu itiraf etmek, ama bunu kabul edilebilir bir durum gibi lanse etmek oluyor. Oysa kabul edilemez. Birliğine henüz katılmış olan acemi erlere, sabah 07.00’den gece 23.00’e kadar bomba istifletmek, duş almalarına bile izin vermeden gece gündüz çalıştırmak kabul edilemez. Üstelik, etrafa saçılan el bombalarından, istiflenen mühimmatın üzerinde pim ve fünyelerinin takılı olduğunu yazan haberler var. Unutmayalım, insanları, evlatlarını “memleketi savunurken” kaybettiklerini duymaktan daha çok üzecek olan şey, evlatlarını pisi pisine kaybettikleri bilgisidir.

Bu olay çok büyük acı verdi. Her sel ya da deprem felaketinde yaşadığımız ikilem yeniden gün yüzüne çıktı. Böyle durumlar dünya görüşü farkının bütün haşmetiyle sahne almasına neden olur. Seküler ve pozitivist dünya görüşüne sahip olanlar “kaza” veya “kader” yoktur, insan hatası vardır, hesap yanlışı vardır, ihmal vardır derler. Onlara göre bu türden acı sonuçlar mutlak surette engellenebilecek iken, insanların kusurlu hareketleri yüzünden engellenememiş şeylerdir. Dünya görüşü dinin referanslarıyla şekillenmiş olanlar ise insan faktörüne hemen hemen hiç alan bırakmayan bir “takdir-i ilahi” algısını masaya koyarlar. “Allah yazdıktan sonra, engellenemezdi” derler.

İkisi de doğru değil ve gerçek ikisinin ortasında bir yerde.

Bilimsel gelişmelere rağmen ve bütün tedbirlerin alındığı durumlarda dahi insan ölmeye devam ediyor. Ölüm yapılan tüm doğru hareketlere ve alınan tüm tedbirlere rağmen, karmaşık sebep-sonuç kombinasyonlarından süzüle süzüle geliyor ve ölümün zekâsını alt etmeyi hiçbir zaman başaramıyoruz, başaramayacağız. Ancak, yerçekimi kanununa rağmen yüksek bir yerden atlayıp bacaklarını kıran kişinin durumuna da “kaza” ve “kader” demiyoruz mesela. Neden?

Çünkü kadere iman, insanlık tarihi boyunca edindiğimiz bilimsel tecrübeye ve çalışma normlarına oranla basit sayılabilecek ölümleri engellemeye engel değil. Kadere ve ahirete inanıyor olmak, dünyevi hayatın “neden-sonuç” ilişkilerini, “irade” faktörünü yok saymayı, eşyanın tabiatını ve dinamiklerini öğrenme ve tedbirini alıp daha iyi ve uzun yaşamanın yolunu aramayı hükümden düşürmüyor. Kaderin “dua” ile değiştirilebileceğini söyleyen, “Sadaka ömrü uzatır” diyen kaynaklara bakarak diyebiliriz ki, tedbir, dikkat, sorumluluk ve işi ilmine uygun olarak icra etmek de kaderi değiştirir. Dahası acısını Allah’a isyan etmeme adına bastıracak ve “Kader böyle imiş, ne yapalım? Takdir-i ilahi idi, elden ne gelir?” diyecek olan taraf, kaybı yaşamış taraftır; devlet değil, ordu değil.

BAKMADAN GEÇME