Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

M. FATİH ÇITLAK - GAZETE HABERTÜRK

Kıymetli kardeşler! Allah Teâlâ hepinizden razı olsun.

Sayılı günler yavaş yavaş hayatımızdan uçup gitmekte. Edebi bir tabir olarak bunu söylemiyorum. İbadet vakitleri, manevi güzelliklerle yüklü zamanlar; Rabb’in katına, geldikleri yere dönerler.

Namazlar ve namaz vakitleri kendilerine ayrılmış süre dolduğu anda Rabb’lerine yükseltilir. İlk önce namaz vakti çıkar. Umumi olarak her Müslüman’dan haberdar bir vaziyette ve yarın onlara şahit olmak üzere...

“Şunlar, şunlar... Ben onlara geldiğimde hiç umursamadılar, yokmuşum gibi muamele ettiler. Ey Rabb’im! Falan falan kişiler de benimle, onlara gönderdiğin namaz emanetini edâ etmeye çalıştılar” diyerek durumlarını arz ederler. Yani bir daha o vakit geri gelmez. Kaçmıştır, Rabb’ine yükseltilmiştir. Yarın eda edeceğin namaz vakti, o gün için ayrılmış vakittir.

Sonra namazlar yükseltilir. Abdest alırken yahut namazı eda ederken önem vermeyerek, itina göstermeyerek kılınmış bir namazsa asıl yerine geri döndürülmez. Adeta boşlukta, muallakta bir yerde bekletilir. Namazların kabul makamı olan yere yükseltilmez.

Allah Teâlâ hepimizi muhafaza eylesin, kıyamet gününde lakayt şekilde kılınan bu namazlar kişinin yüzüne çarpılabilir. Ayrıca namazın kendisi de o kuldan şikâyetçi olur. Çöpe atılan bir nimet, incitilen bir kalp, zulmedilen bir insan gibi.

“Ya Rabb’i beni ne hale getirdi bu adam!” dercesine namazların şikâyetçi olacağını Efendimiz (SAS) haber vermektedir.

İBADETLER BİZLER İÇİN FIRSATTIR

Ramazan ve oruç da aynı şekilde yükseltilir. Bu mübarek ayın her günü, vadesi tamam olunca ayrıldığı makama geri döner, kullara şahit ve delil olarak arşivlenir, ilahi programdaki yerini alır.

Aynı şekilde oruç; kendisine sarılan ve bu nimetin farkına varan kimseler için şefaatçi ve şehadetçi olur. Hürmet etmeyen kişileri de tek tek tespit eder.

Kıymetli dostlar! Ramazan, namaz ve bütün ibadetler hayatı fark edebilmemiz, dolayısıyla kendi kadrimizi ve benliğimizi görebilmemiz için çok büyük bir fırsattır. Hayatı okumak; Kur’ân-ı Kerim’i okumakla mümkündür. Başka bir deyişle Kur’ân-ı Kerim’i okuduğumuz halde; hayat, sıhhat, mal, mülk, evlat, çocuk ve daha nice nimetleri fark edemiyorsak ya okumamızda ya da anlamamızda bir eksiklik, bozukluk var demektir.

Cenâb-ı Hakk’ın kelamı Kur’ân-ı Kerim, kâinatta ve diğer âlemlerde bizi ilgilendiren ne varsa hepsini izah ettiğini ayetle anlatmaktadır. Nitekim bu ilme sahip olan ve hayatları boyunca Kur’ân’ın nuruyla hayata bakmaya gayret eden âlim kimseler bizlere binlerce ciltlik eserler ve nasihatler bırakmışlardır.

KUR’ÂN-I KERİM’DE HER ŞEY VAR MI?

Bir adam gelmiş, âlime sormuş “Kur’ân-ı Kerim’de her şey var mı?” diye. O zat da “Evet, var!” diye karşılık vermiş.

Adam “Peki o zaman söyle bakalım, altmış metre kumaştan kaç tane erkek elbisesi çıkar?” deyince hoca, “Yarın gelirseniz inşallah daha iyi cevap veririm” buyurarak adamın işgüzarlığını ve terbiyesizliğini kibarca bertaraf etmiş.

Ertesi günü herif çıkıp gelmiş. Hoca, “Filanca boyda filanca ende olursa şu kadar, altlık üstlük ayrı dikilirse bu kadar, tek parça olursa şu kadar elbise çıkar” diye cevap verince apışıp kalan adam, “Yok artık! Hangi ayette yazıyor bu?” diye çıkışmış. Âlim ve zarif olan hoca, “Kur’ân-ı Kerim’de işi ehlinden öğrenmeye teşvik vardır, ayrıca dünyevi meselelerde danışmak, sormak, istişare etmek için de emir vardır. Ben de bu ayete tabi olarak gittim, terziden adamakıllı malumatı aldım. Şimdi de sana söyledim. Beğenemedin mi?” diye mukabelede bulunmuş.

Şimdi bakın ey dostlar! Bu da bir Kur’ân okuma şeklidir. Kur’ân-ı Kerim lafızdan ibaret olsaydı hayatımızda nasıl çözüm üretebilir ve bu müşkülleri nasıl halledebilirdik? Kur’ân’da bazı şeylerin varlığı, yokluğu konuşulurken, işte bu husus akıl edilemediği için hataya düşülüyor ve maalesef bu yanlış anlamalar sadece insanın ayağını kaydırmıyor, başkalarına da zarar veriyor, imandan uzaklaştırıyor, dinden soğutuyor, hatta Müslümanları birbirine düşman noktaya getiriyor.

Kur’ân-ı Kerim’in sadece gramerini ve ayetlerde geçen kelimelerin lügat manasını bilmekle bu muazzam kitaptan hüküm çıkarabilme imkânı olabilir mi? Siz hiç duydunuz mu bir kişinin, Latince’nin, Aramice’nin, İbranice’nin gramerini çok iyi biliyor diye İncil âlimi, Tevrat âlimi yahut müfessiri gibi bir lakap aldığını? Hangi toplumda böyle bir şey görebilirsiniz?

En basit ifadesiyle; siz gayet güzel Türkçe bildiğiniz halde bugün bir anayasa kitabından, hukuki bir metinden hüküm çıkarabilir misiniz? Tabii ki hiç anlamıyor değilsiniz ama o metnin hayatınızdaki hangi alanlara dokunduğunu ve kapsadığını ne kadar anlayabilir, tahmin edebilirsiniz?

Hayatımızdaki müşkülleri çözen kitaptır Kur’ân. Anlamak için muhakkak bilenlerle istişare ederek öğrenmek; her ilimde olduğu gibi bu sahada da bizim vazifemizdir.

KUR’ÂN’A HÜRMET ETMEYEN ADAM

Şam Emevi Camii’nde âlim ve salih bir zat, Kur’ân-ı Kerim’deki Mülk Suresi’nin tefsirini yani açıklamasını yapıyormuş. Surenin son ayet-i kerimesinde Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“De ki ey Resûl’üm! (Kur’ân-ı Kerim’in ayetlerine muhatap olanlar veya bu ayetlerle çekişip inkâr edenler.) Söyleyin bana, sizin sularınız çekilip gidiverirse size kim bir akarsu getirebilir?” (Mülk Suresi-Ayet 30)

İşte tam bu ayetin tefsirini yaparken orada bulunan ahmak adamın biri sesini yükselterek, istihza ile “Kazma ve kürekle biz tekrar suyu çıkartırız!” diye bağırmış. Hoca ve talebeleri bu densizlik karşısında sükût etmişler, edepleriyle ve susarak işi Allah Teâlâ’ya havale etmişler.

Bu adam, sabaha kör olarak kalkmış. Dehşete düşmüş ve yaptığının neden olduğunu çok anlamasa da bir şeyleri fark etmiş olacak ki soluğu hocanın yanında almış. Yanına gelip “Bana ne oldu böyle?” diye sormuş. O âlim zat, “Ne olduğunu anlamadın mı? Dün tefsirini yaptığımız ayet-i kerimenin hali sende tecelli etti. Haydi bakalım, kuruyan gözlerinin suyunu kazmayla, kürekle çıkar şimdi!” diyerek adamı tövbeye teşvik etmiş.

Bu zat tövbekâr olmuş, isyanından dolayı Allah Teâlâ’ya yalvarmış. Bu tövbesi sayesinde belki baş gözü tekrar açılmamış lakin evvelce kör olan kalp gözü açılarak iman nimetine erişmiş.

Bakın, işte bu da bir Kur’ân-ı Kerim’i okuma ve anlama meselesidir. Hani halk arasında bir tabir vardır ya “İmanın şartı altıdır, yedincisi de haddini bilmektir!” diye...

Kim haddini bilerek, muhabbetle ve şevkle Kur’ân-ı Kerim’i öğrenmek isterse elbet Cenâb-ı Hakk onun bu samimi isteğini reddetmeyecektir, nasibi ve idraki nispetinde, rızayı kazanacak şekilde Kur’ân-ı Kerim’in ilmi onu kuşatacak, hem hayatını okuyacak, hem kulluğunu güzelce fark edecektir.

AYET-İ KERİME

“Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şu halde içinizden böyle yapanlar, netice olarak dünya hayatında perişanlıktan başka ne kazanırlar? Onlar; kıyamet gününde de en şiddetli azaba uğratılırlar. Allah (CC) yaptıklarınızdan gafil değildir.”

(Bakara-85)

“Ve Rabb’lerinden korkmuş olanlar da cennete zümre zümre sevk edildi. Nihayet ona geldiler ve kapılar açıldı. Bekçiler onlara, ‘Selâmün aleyküm, tertemiz bulundunuz. Artık bunlara ebediyen kalıcılar olmak üzere giriniz’ dediler.”

(Zümer-73)

“Onlar da, ‘Hamdolsun o Allah’a (CC) ki, bize vaadini doğru çıkardı ve bizi cennet yurduna vâris kıldı. Cennette istediğimiz yerde oturuyoruz! Salih amel işleyenlerin mükâfatı ne güzelmiş!’ derler.”

(Zümer-74)

HADİS-İ ŞERİF

“Günahından tam olarak dönüp tövbe eden, onu hiç işlememiş gibidir.”

(Hadis-i şerif - İbn-i Mâce)

GÜNÜN DÜŞÜNDÜRDÜĞÜ

İllüstrasyon: Penuk Mahna
İllüstrasyon: Penuk Mahna

 

BAKMADAN GEÇME