Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat Sinema Son dakika: Türk sinemasına başyapıtlar kazandıran İhsan Yüce, hayatını daktilosunun başında kaybetti
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        1960’lı yıllarda Türkiye’de kültür - sanata olan ilgi adına genel eğilim tiyatro üzerineydi. Yapılanma içindeki sinema ise kimlik arayışındaydı.

        Sanatın ana damarından tiyatronun aktığı bu dönemde ‘Susuz Yaz’ın Berlin Film Festivali’nden ‘En İyi Film’ dalında ‘Altın Ayı’ kazanması,

        Dikkatlerin sinemaya daha fazla çekilmesini sağladı.

        Metin Erksan,Necati Cumalı'nın 'Susuz Yaz' adlı eserini aynı adla sinemaya uyarladı. Erksan'ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği filmde başrolleri Hülya Koçyiğit, Ulvi Doğan ve Erol Taş paylaştı. 'Susuz Yaz'ın Berlin Film Festivali’nde büyük ödüle layık görülmesi, bir Türk filminin uluslararası platformda önemli başarı kazanmasının ötesinde anlamlar taşıdı.

        ‘Susuz Yaz’, Türk sinemasında devrim niteliğindeydi. Çünkü ülkedeki sanatın ana damarlarından sinemanın da akmasını sağladı. ‘Altın Ayı’ ile ortaya çıkan şevk, daha çok film çekme eğilimini bir hayli artırdı.

        Film çekme şevkiyle dolu birçok yapımcı vardı var olmasına ama yönetmen ve oyuncu mevcudu talebi karşılayacak ölçüde değildi. Talebi karşılamak için çeşitli yarışmalarla dereceye giren güzel kadınların, yakışıklı erkeklerin fiziksel avantajlarıyla kamera karşısına geçirilmesiyle iş bitmiyordu. Onlar sinemaya yeni başlamış, deneyimsiz oyunculardı. Hem yardımcı karakterleri canlandıracak hem de güzel kadınlara ve yakışıklı erkeklere mesleğin inceliklerini gösterecek oyunculara gereksinim duyuluyordu. Ki onların geneli tiyatro oyuncularından oluştu.

        REKLAM

        Kamera önü kadrosu, oyunculuk yarışmalarıyla ve tiyatro takviyesiyle oluşturulabilirdi ama işin bir de yönetmenlik ve senaristlik yanı vardı. Sonuçta yönetmenler ve senaristler ortaya yarışmalarla çıkmazdı. Bu nedenle tiyatrodan sinemaya büyük ölçüde yönetmen ve senarist takviyesi de söz konusuydu.

        Tiyatro oyunlarının çoğu klasik eserlerden oluşuyordu. Yeni oyunlar ise genelde ya ünlü edebiyatçılar ya da yıllarını tiyatroya vermiş kişilerce yazılıyordu. Bu nedenle de yeni oyun yazarlarının kendilerini gösterme fırsatı fazla yoktu.

        Sinemanın yükselişe geçmesi, yazma adına içinde cevher olanlara önemli bir fırsat oluşturdu. Çünkü sinema, yenileri kabul etmede tiyatroya göre daha uygun bir yapıya sahipti.

        İçindeki cevheri sinemanın yükselmesiyle ortaya çıkarma fırsatı bulanlardan biri de İhsan Yüce…

        O İhsan Yüce ki gün gelip Türk sinemasında bir tarz oluşturacak, gösterime girdiği günden günümüze kadar konu bakımından güncelliğini koruyacak, her daim ilgiye mazhar olacak filmlerin senaryosunu yazacaktı.

        Örneğin ‘Kibar Feyzo’…

        İzmir Atatürk Lisesi’nin ardından günümüzdeki Marmara Üniversitesi’nin temeli olan İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni bitiren İhsan Yüce, mezuniyetten sonra muhasebecilik yaptı. Bir süre sonra kendini iyi ifade edemediği için daraldığını fark eden Yüce, tiyatro oyunculuğuna geçmek için fırsat kollamaya başladı.

        Öyle ya, resimden heykele kadar birçok sanatsal melekeye sahip olan İhsan Yüce’nin iç sesi, her geçen gün biraz daha artan isyânkar bir dille “Hey İhsan! Tamam, mesleğinin okulunu bitirdin ama sen bu işlerin adamı değilsin. Sana o kadar özel yetenek verilmiş. O melekelere ihanet mi edeceksin?” diyordu.

        REKLAM

        İç sesinin rehberliğinde aldığı radikal kararla 23 yaşındayken İzmir Halk ve Çocuk Tiyatrosu’na katılarak kendisi adına kutsal topraklara dönüşecek oyunculuğa adım attı.

        İzmir’de 13 yıl boyunca tiyatro oyunculuğu yapan İhsan Yüce’nin sanatsal çalışmaları sadece görev verildiği takdirde sahneye çıkmaktan ibaret değildi.

        Sanatsal zekâsını resim ve heykel çalışmalarıyla da besliyor, ilk fırsatta Türkiye’nin dört bir yanına seyahat ederek insanları gözlemliyor, senaryolarının en belirgin özelliği insan - coğrafya denklemini ve karakterleri benliğine işliyordu.

        Seyahatlerinde insanı ve hayatı anlama adına bulunduğu gözlemler, İhsan Yüce’nin sanatsal zekâsını bir hayli geliştirdi. Şöyle yapıyordu; seyahat ettiği yerlerde mutlaka mezarlıkları, camileri, kiliseleri ziyaret ediyor, müzeleri ve çarşı - pazarı geziyordu. Yörenin tarihini araştırıp, tarih boyunca oralarda yaşayan toplumların ortak davranışlarını analiz ediyordu.

        İhsan Yüce, o yıllarda kısıtlı olanaklara ve kısıtlı parasına rağmen bunları yaptığı için Türk sinemasına damga vuran senaryolar yazdı, canlandırdığı karakteri iz bırakacak şekilde yorumladı. Bunları yaptığı için de rol aldığı yapımlara katma değer kattı.

        Günümüzde birçok oyuncunun sınırsız olanaklara ve yüksek meblağdaki paralarına rağmen her yıl Bodrum veya Çeşme’ye gidip aynı iskeleden aynı denize atlamalarını, tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış oralarda bulunan onlarca tarihi mekânı ve müzeleri ziyaret etmemelerini anlamak söz konusu bile olamıyor. Oysa karakteri en iyi şekilde yorumlamak, dün olduğu gibi bugün de görmek - bilmek temeli üzerine kurulu değil midir?

        İhsan Yüce, olmak ile sözüm ona 'olmak' arasındaki en belirgin farkın nasıl olduğunu / olacağını gözler önüne seren bir sanatçıydı. Bütün melekelerine rağmen kendisine sanatçı deseniz utanırdı. Ömrü hayatı boyunca tek bir özde karşılığı olmayan, sözde ise bolca karşılığı olanların sosyal medya hesaplarındaki kimlik bölümüne büyük harflerle sanatçı yazmalarını anlamak da söz konusu olamıyor.

        İhsan Yüce, kendisine ve başkalarına hayrının dokunmayacağını düşünerek muhasebeciliği bırakıp kendine ve başkalarına hayrı dokunacağına inandığı oyunculuğa geçiş yaparak güvenli kıyılardan ayrılıp okyanusun ötesindeki kutsal toprakları keşfe İzmir’den çıktı. Bir süre sonra o kutsal toprakların başkenti olan İstanbul’a göç etme zamanının geldiğine inanan İhsan Yüce, oyunculuğa başlamasının 13’üncü yılında “Ver elini” dediği İstanbul, farkındalık oluşturacağı Türk sinemasıyla ilk kucaklaşması için İhsan Yüce’ye kollarını açtı.

        Çöpçüler Kralı (1977)
        Çöpçüler Kralı (1977)

        İstanbul…

        Dünyanın en kadim ve en güzel şehirlerinden.

        Doğru insanlarla da tanışırsanız mükemmel bir şehir.

        İstanbul’u İhsan Yüce için mükemmel bir şehir haline getiren kişiler Lale Oraloğlu ile Ertem Eğilmez oldu.

        İhsan Yüce, İzmir turnesi sırasında tanıştığı Lale Oraloğlu’nun kapısını çaldı. Oraloğlu Tiyatrosu’nun oyuncu kadrosu doluydu ama Yüce vazgeçecek biri değildi. Oraloğlu Tiyatrosu’nda önceleri dekorları, afişleri tasarlayıp, oyunların kostümlerini dikti. Bir süre sonra oyunculuk yeteneğinin de keşfedilmesiyle Rıfat Ilgaz’ın ‘Çatal Matal’ adlı müzikaliyle İstanbul’da ilk kez sahneye çıktı.

        Çatal Matal
        Çatal Matal

        Kendi kanatlarıyla uçma gücüne ulaştığına kanaat getirip Oraloğlu Tiyatrosu’ndan ayrılarak arkadaşlarıyla birlikte Ankara Drama Tiyatrosu’nu kurdu. Dostoyevski’nin ünlü romanı ‘Suç ve Ceza’nın uyarlamasında ruhsal durumu gittikçe kötüleşen ana karakter ‘Raskolnikov’u canlandırdı. Hemen ardından da Charlie Chaplin’in ‘Sahne Işıkları’nda da başarılı bir performans sergileyen Yüce, seyircilerin de eleştirmenlerin de dikkatini çekti.

        Bu dönemde ‘Susuz Yaz’ın etkisi sinemada kendini bir hayli göstermeye başladı. Sinemaya olan ilgi artsa da İhsan Yüce, başlarda beyazperdeden uzak durmayı yeğledi. Kurduğu tiyatronun sahnelediği oyunların ilgi görmesinden dolayı sinemayla haşır - neşir olmaya gerek duymasa da yetenek avcısı Ertem Eğilmez’in ağından kurtulmayı başaramadı. Eğilmez’in tekliflerine karşı fazla direnemeyen İhsan Yüce, tiyatrodan fazla para kazanamamasının da etkisiyle “Bari ev kiramı çıkarayım” diyerek 1965’te ‘Senede Bir Gün’ ile kamera önü oyunculuğa ilk adımını attı.

        Ertem Eğilmez (1929 - 1989)
        Ertem Eğilmez (1929 - 1989)

        İhsan Yüce’nin sinemada da ışığı olduğunu düşünenlerden biri de Haldun Dormen’di.

        Öyle ya, o ışığı Haldun Dormen gibi tiyatro kökenli biri görmeyip de kim görecekti? Dormen’in yapımcısı ve yönetmeni olduğu ‘Güzel Bir Günde’ki ‘Şaban’ rolünün etkisinde kalan Atıf Yılmaz, ‘Ölüm Tarlası’nda ‘Sürmeli’yi İhsan Yüce’ye teslim etti.

        1971’e gelindiğinde İhsan Yüce için sinema artık sadece ev kirasını ödemek için yaptığı ek bir iş olmaktan çıktı. Her ne kadar gönlünde yatan büyük aslan tiyatro olsa da sinemanın geniş kitlelere ulaşma gücü, Yüce’nin kendini yeterince ifade edebilmesi için biçilmiş kaftandı. Zira, sadece oyunculuk yapmak istemiyor, gözlemlerini, bilgi ve deneyimlerini aktardığı kağıtlarda yazanları beyazperdeye yansıtmak istiyordu.

        Tiyatro oyunlarında canlandırdığı karakterlere yorumlar katsa da sonuçta hikâyeler başkalarına aitti. Tiyatroda sınırlı oranda yapabildiği hikâye anlatıcılığını sinemada arzu ettiği gibi icra edebileceğini düşünen Yüce, adını o yıl doğan kızı Aslı’dan alan Aslıer Film’i kurarak ‘Hayat Cehennemi’ ile yapımcı - senarist - yönetmen olarak kariyerine yeni bir kapı açtı.

        İhsan Yüce - Aslı Yüce
        İhsan Yüce - Aslı Yüce

        İhsan Yüce her ne kadar gözlem, bilgi ve deneyimiyle doldurduğu yelkeniyle bir kez daha yeni ufuklara doğru açılsa da kıyının öteki tarafında kendisini bekleyen büyük bir sorun vardı; para yönetimi…

        Hiçbir zaman ilgili olmadığı için paranın nasıl yönetileceği konusunda ne arzusu ne de bilgisi vardı. Oysa yapımcılık, hikâye anlatıcılığının ötesinde organizasyon becerisine sahip olmayı ve paranın yönetiminden anlamayı gerektiriyordu. Para yönetimiyle ilgili arzusuzluğu ve bilgisizliği nedeniyle İhsan Yüce’nin yapımcılık işi doğal olarak fazla ömürlü olamadı.

        Ertem Eğilmez, İhsan Yüce için sadece bir yönetmen, Arzu Film ise filmlerinde rol aldığı alelade bir yapım şirketi değildi. Aynı zamanda dönemin birçok oyuncusu için olduğu gibi Yüce için de kırmızı fiyonkla süslenmiş kağıttan değil, öğretilerle bezeli diploma veren bir okuldu.

        Ertem Eğilmez’in Arzu Film’inde yazmanın mesleki bir kutsallık içerdiğinin farkına varan İhsan Yüce, daha sıklıkla yazmaya başladı başlamasına ama dönemin şartları, senaryolarının filme çekilmesini öteledi.

        Dönem, televizyon dönemi…

        Özellikle 1973’ten itibaren evlerin çatılarına kurulan her anten, tiyatro ve sinema için büyük bir tehlike arz etmeye başladı. Tiyatrocu ve sinemacıların öngördüğü tehlike artık iyiden iyiye kendini gösterdi. Televizyonun yaygınlaşmasıyla birlikte memleket ahalisi ayağını tiyatro ve sinema salonlarından kesmeye başladı.

        Televizyon, memleket ahalisi için sadece yeni bir teknoloji ürünü değildi. Aynı zamanda sosyal statüsünü artırma aracıydı. Televizyon sahibi olanlar, tiyatro ve sinemadan uzaklaşmaya başladı. Bu yetmiyormuş gibi televizyon sahiplerinin sosyal statülerinin nasıl arttığını gösterme adına her gün bir başkasını evine davet ettikleri komşuların da ayağı tiyatrodan, sinemadan kesildi. Özellikle 1973 - 1980 arasında çekilen film sayısı çok olsa da içerik olarak neredeyse yarısı komedi - erotik filmlerdi.

        O sıralarda yazdığı senaryolar yapımcılar tarafından beğenilse de İhsan Yüce’nin aldığı cevap şu oluyordu; “Şimdi zamanı değil. Televizyon, sinemayı baltaladı. Sinemaya ilgi azaldı.”

        Ayrıca Arzu Film’in elinde de Sadık Şendil imzalı senaryolar vardı. Öncelik hakkı Şendil’in senaryolarındaydı.

         İsmail Hakkı Dümbüllü'nün Münir Özkul'a Kel Hasan Efendi'nin kavuğunu devretme töreninde görülen Sadık Şendil’in kariyeri boyunca yazdığı senaryoların 174'ü filme çekildi
        İsmail Hakkı Dümbüllü'nün Münir Özkul'a Kel Hasan Efendi'nin kavuğunu devretme töreninde görülen Sadık Şendil’in kariyeri boyunca yazdığı senaryoların 174'ü filme çekildi

        Televizyonun yaygınlaşması, geçimini tiyatro ve sinemadan sağlayanlar için buhranlı günlerin başlangıç ateşini yaktı. Hem çalışacak yapım sayısı azaldı hem de çalışabildikleri yapımlarda kazandıkları para. Zaten tiyatroda ve sinemada üç paraya çalışanlar, buhranlı günlerde iyiden iyiye ekonomik darboğazın ortasında savunmasız kaldı.

        Erkek olsun, kadın olsun yıldız oyuncu mertebesindekiler, şarkıcı olarak buhranlı günleri kendilerini attıkları gazino sahnelerinde atlatmaya çalıştı. Yardımcı oyuncu mertebesindekilerle, yönetmen ve senaristler için ise pek fazla alternatif yoktu.

        Sinemacılar, televizyonda olmayanı sunarak izleyicileri sinema salonuna çekme yöntemiyle Türk sinemasında erotik filmler dönemi başlattı.

        Erotik filmler, kendi oyuncularını, senarist ve yönetmenlerini çıkardı çıkarmasına ama o kadar çok çekilmeye başlandı ki yeterli mevcut kadrolar yeterli gelmedi. İçinde bulundukları ekonomik kriz nedeniyle kısa bir süre sonra tiyatro ve sinema kökenli oyuncu, yönetmen ve senaristler erotik filmlere dâhil olmaya başladı.

        İhsan Yüce de onlardan biriydi. Yeni baba olmuştu, zaten kıt kanaat geçinirken kızı Aslı’nın doğumuyla birlikte hem masrafları hem de sorumlulukları daha da artınca Yüce, komedi - erotik film senaryosu da yazmaya başladı.

        İhsan Yüce, bir yandan komedi - erotik filmlerin senaryosunu yazarken diğer yandan toplumsal içerikli konularda kalem oynatmaya da devam ediyordu. Bunun en iyi örneklerinden biri de ‘Bedrana’ydı.

        Senaryosunu Vedat Türkali ile birlikte yazdığı ‘Bedrana’, hikâyesi ve karakterleriyle Yüce’nin Türkiye gezilerindeki gözlemlerinin sonucunun bir ürünü olarak 1974’te gösterime girdi.

        Töre cinayetlerini konu edinen ‘Bedrana’nın Antalya Film Festivali’nde ‘En İyi İkinci Film’ seçilmesi, deyim yerindeyse İhsan Yüce’ye ilaç gibi geldi.

        Çünkü İhsan Yüce, her ne kadar 1973’te ‘Ağrı Dağı’nın Gazabı’ adlı senaryosu filme çekilmiş olsa da komedi - erotik filmler nedeniyle kendini baskı hakkında hissediyordu.

        ‘Bedrana’nın başarısı, psikolojik olarak rahatlatmanın ötesinde gelecek günler için İhsan Yüce'ye umut verdi.

        Bedrana (1974) İhsan Yüce - Aytaç Arman
        Bedrana (1974) İhsan Yüce - Aytaç Arman

        İhsan Yüce’yi psikolojik olarak rahatlatan, sanatla derinlemesine ilgili olduğunu bir kez daha göstermesini sağlayan bir diğer çalışması ise sendikalaşma üzerine oldu.

        1 Şubat 1974’te Talat Gözbak önderliğinde sinema, tiyatro, resim, heykel, edebiyat ve müzik sanatlarını kapsayan Türkiye Kültür İş Sendikası kuruldu. Sendikanın başkan yardımcısı İhsan Yüce’ydi.

        Televizyonun etkisiyle meydana gelen erotik film dönemi bir yandan, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik kriz bir yandan tiyatro ve sinemaya ilgi her geçen gün daha azalmaya başladı. Kıbrıs Barış Harekâtı nedeniyle Türkiye’ye uygulanan ambargonun etkileri de işin cabasıydı. İşin işine bir de sağcı - solcu çerçevesindeki terör olayları eklenince tiyatroyu, sinemayı kim ne yapsındı…

        İşte Hayat (1975) İhsan Yüce - Adile Naşit - Hülya Koçyiğit - Uğur Dündar
        İşte Hayat (1975) İhsan Yüce - Adile Naşit - Hülya Koçyiğit - Uğur Dündar

        Sinemacılar bir an önce atılıma geçerek bütün olumsuz unsurlara rağmen izleyicileri yeniden sinema salonlarına çekmeyi başarmalıydı. Arzu Film’in ‘Hababam Sınıfı’ serisi, ‘Bizim Aile’, ‘Aile Şerefi’, ‘Şabanoğlu Şaban’, ‘Süt Kardeşler’, ‘Gülen Gözler’ ve ‘Çöpçüler Kralı’, tüm olumsuz unsurlara rağmen izleyicileri sinema salonlarına çekmeyi başardı. Keza Arif Keskiner’in yapımcısı olduğu ‘Kapıcılar Kralı’ ile ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ da öyle.

        Aile Şerefi (1976) Münir Özkul - Şevket Altuğ - Adile Naşit - Ayşen Gruda
        Aile Şerefi (1976) Münir Özkul - Şevket Altuğ - Adile Naşit - Ayşen Gruda

        Aile, arkadaş olmanın kutsallığı, mutluluğun toplumun bütün kesimleriyle paylaşılması halinde bir anlam kazanacağı öğretisi, saf aşkların yüceliği ve mahalle kültürünün öneminin altını çizen filmlerin ayırıcı özelliklerinden biri komediyle bezenmiş olmalarıydı. Bu filmler, hikâyeleriyle, yönetimleri ve oyunculuk performanslarıyla izleyicilerin beğenisini kazanıyordu kazanmasına ama böyle olmasında iki ana etken daha vardı. Birincisi; izleyicilerin kendilerinden, hayatlarından olabildiğince fazla kesitler bulmasıydı. İkincisi ise siyasi görüşü ve sosyal statüsü ne olursa olsun her kesimden kişiye aynı duyguları zerk edip, aynı sahnelerde hüzünlenmelerini, aynı sahnelerde kahkaha atmalarını sağlamalarıydı.

        Keza Arif Keskiner’in yapımcısı olduğu ‘Kapıcılar Kralı’ ve ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ da izleyicilerde sözünü ettiğim etkiyi bırakan filmler olarak Türk sinemasının başyapıtları arasında yerlerini aldı.

        Selvi Boylum Al Yazmalım (1977) Kadir İnanır - Türkan Şoray
        Selvi Boylum Al Yazmalım (1977) Kadir İnanır - Türkan Şoray

        Televizyonun varlığının kanıksanarak gündelik yaşamımızda sıradanlaşmasının yanı sıra izleyicileri yeniden sinema salonlarına çeken filmlerin üretimiyle erotik filmler etkisini yitirmeye başladı.

        Sinemacıların toplumu aydınlatan filmlere ağırlık verme eğilimi göstermeye başladığı bu dönemde Ertem Eğilmez’in geneli oyunculardan oluşan ekibiyle yaptığı bir toplantıda herkes çekilecek yeni filmin hikâyesinin ne olması gerektiği konusunda fikirlerini dile getirdi. Söz sırası kendisine geldiğinde İhsan Yüce şöyle dedi; Güneydoğu’da sömürü meselesi çok önemli. Ağalarla köylüler arasındaki ilişkiyi anlatacak bir film yapalım.”

        Önerisi kabul edilince senaryonun yazımına başlayan İhsan Yüce, köylülerin ağalık sisteminde yoksulluk çektiği, zulüm gördüğü ve köyden kente göçte büyük pay sahibi olan feodal yapının sakıncaları üzerine inşa ettiği senaryoyu yazmakta hiç zorlanmadı. Zira seyahatleri sırasında kaleme aldığı hikâyeyi, gerçek hayatta birçok yerde defalarca görmüştü.

        Bas bas bağıran politik hiciv niteliğindeki ‘Kibar Feyzo’yu özel filmlerden biri olmasını sağlayan unsurların hepsi bir aradaydı. Senaryo; İhsan Yüce, yapımcı şirket; Arzu Film, yönetmen; Atıf Yılmaz…

        Kadrosu ise Kemal Sunal, Şener Şen, Adile Naşit, İlyas Salman, Erdal Özyağcılar, Müjde Ar ve İhsan Yüce’den oluştu.

        Kibar Feyzo (1978) Kemal Sunal - Şener Şen - Adile Naşit - Müjde Ar - Erdal Özyağcılar - İhsan Yüce
        Kibar Feyzo (1978) Kemal Sunal - Şener Şen - Adile Naşit - Müjde Ar - Erdal Özyağcılar - İhsan Yüce

        Faşizmin ne olduğunun, işçinin öneminin, grevin anlamının, başlık parasının kadınları mâl yerine koymak anlamına geldiğinin altını çizen ‘Kibar Feyzo’, gösterime girdiği 1978’de sinema salonlarında en çok ilgi gören filmlerden biri oldu. Film, yönetimiyle haklı olarak Atıf Yılmaz’ın başyapıtlarından biri olarak kabul edildi.

        Keza gösterdikleri oyunculuk performanslarıyla haklı olarak Kemal Sunal, Şener Şen ve Erdal Özyağcılar’ın da kariyerlerinin başyapıt çalışmalarından biri oldu.

        Ne var ki yönetiminin ve oyunculukların temelini oluşturan senaryoyu yazan İhsan Yüce’nin adı yeterince zikredilmemek suretiyle hakkı aynı ölçüde teslim edilmedi.

        Memleketin oldum olası en büyük sorunlarından biri olan kırsal bölgelerdeki feodal yapının kişilere, topluma, dolayısıyla ülkeye ne ölçüde zarar verdiğini gösteren en etkin filmlerden biri, günümüzde bile duvar yazılarına konu olan ve zaman zaman günlük sohbetlerimizde yer alan repliklere sahip olmasına rağmen ‘Kibar Feyzo’nun senaristinin İhsan Yüce olduğu çok fazla dillenmedi. Sokağa çıkıp Kibar Feyzo’nun yönetmenini ve oyuncularını soracağımız yüz kişiden çoğu doğru cevap verecektir. Peki senaristinin kim olduğunu sorduğumuzda acaba kaç kişi cevap verebilecektir?

        İhsan Yüce’nin senaryosunu Erden Kıral ve Tuncel Kurtiz ile birlikte yazdığı bir başka filmi ‘Kanal’, ‘Kibar Feyzo’ ile aynı dönemde gösterime girdi. Güldürü unsurlarıyla bezenmiş olmamasından dolayı sinema salonlarında yeteri kadar ilgi görmemiş olsa da toplumsal sorun içerikli filmler kategorisinde hak ettiği saygıyı gördü.

        Tarık Akan, Tuncel Kurtiz, Meral Orhonsay, Kamran Usluer ve Menderes Samancılar’ın başrollerini paylaştığı film, Antalya Film Festivali’nde iki ‘Altın Portakal’ kazandı.

        İhsan Yüce’nin başarısı sadece hikâye anlatıcılığında değildi. Rol aldığı her filme oyuncu olarak da önemli katkılarda bulunan Yüce’nin yorumculukta gücü ikinci kez ödüllendirildi. Necati Cumalı’nın aynı adlı eserinden 1973’ten sonra sinemaya ikinci kez 1979’da uyarlanan ‘Derya Gülü’ndeki ‘Haşim’ karakteriyle Altın Portakal Film Festivali’nde ‘En İyi Erkek Oyuncu’ kategorisinde ‘Altın Portakal’ kazanması, İhsan Yüce’yi oyunculuk performansında da zirveye taşıdı.

        Derya Gülü (1979) Bulut Aras - Meral Orhonsay - İhsan Yüce
        Derya Gülü (1979) Bulut Aras - Meral Orhonsay - İhsan Yüce

        1979’da ‘Bebek’ ile 8 yıl sonra yönetmenliğe dönen İhsan Yüce, Karlovy Vary Film Festivali’nden ‘Jüri Özel Ödülü’ kazandı. 1980’li yıllarda ağırlıklı olarak Kemal Sunal’ın başrolünde yer aldığı toplumsal içerikli filmlerin senaryolarını yazan İhsan Yüce’nin bu dönemde öne çıkan senaryosu ‘Öğretmen’di.

        Toplumun yeni sorunlarına eğilmenin gerekliliği doğrultusunda başarılı olduğu için köyden İstanbul’a tayin edilen ‘Hüsnü Öğretmen’in memur maaşıyla İstanbul’da tutunma çabasını Memduh Ün ve filmin yönetmeni Kartal Tibet ile birlikte yazdı.

        Öğretmen (1988) Kemal Sunal
        Öğretmen (1988) Kemal Sunal

        Senaryolarında toplumsal sorunlara dikkat çeken, iyi insan olmanın kayıtsız şartsız en yüce erdem olduğunun altını çizen İhsan Yüce, her katmanında üretimde bulunduğu Türk sinemasının yapı taşlarından biriydi.

        Doğal olarak varlıklı biri olduğu düşünülebilir.

        Hayır, o kadar çalışmaya karşın bir evi bile yoktu.

        Evet, para yönetiminden anlamıyordu ama açıkçası hiçbir zaman yönetecek kadar parası da olmamıştı.

        Çapkın mıydı? Hayır.

        Kumarbaz mıydı? Hayır.

        Yaşı kaç olursa olsun kazandığı üç parayı sanat adına kendini geliştirmek için harcayan İhsan Yüce bu nedenden dolayı belki bir ev sahibi bile olamadı ama çalışmalarıyla ilham verecek bir kariyere sahip oldu.

        Maddi varlıkları yüksek olanlar değil, eserleriyle tarihe geçildiği gerçekliğinden yola çıkacak olursak İhsan Yüce, her ne kadar başyapıt filmlerin senaristi olduğu çok fazla bilinmese de Türk sinemasının unutulmazları arasında yer aldı.

        1973'te 'Canım Kardeşim'in setinde tanışan İhsan Yüce ile Kemal Sunal birçok filmde birlikte rol aldı. Sunal, sonraki yıllarda Yüce'nin senaryoları için kamera karşısına geçti.
        1973'te 'Canım Kardeşim'in setinde tanışan İhsan Yüce ile Kemal Sunal birçok filmde birlikte rol aldı. Sunal, sonraki yıllarda Yüce'nin senaryoları için kamera karşısına geçti.

        İşine olan sevgisi, meslektaşlarına olan saygısı ve mesleğini yüceltme adına bulunduğu eylemleri ve sarfettiği söylemleriyle özel kişiler arasında yer alan İhsan Yüce, 15 Mayıs 1991’de geçirdiği kalp krizinden dolayı hayatını kaybettiği esnada yeni bir senaryo yazımı için daktilosunun başındaydı.

        ÖNERİLEN VİDEO
        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ