Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Neslihan PERKER/ GAZETE HABERTÜRK-PAZAR

Çok iyi bir tiyatro oyunu izlemek istiyorsanız Mehmet Ergen rejisiyle sahnelenen “Göl Kıyısı”nı izleyin. Kaosla beslenmiş aile bireylerinin, sakin bir dünyada 17 sene sonra kapıyı çalan baba karakterinin ziyaretinin ardından birbirleriyle hesaplaşma süreci kesinlikle görülmeye değer. Oyunun sonuna kadar ne olacağını kestiremiyorsunuz, zaten tahminlerinizde de yanılabilirsiniz... Sürprizler gizli kalsın. İlk olarak 2014 İstanbul Tiyatro Festivali’nde sahnelenen oyun, birkaç kere izleyiciyle buluşmasının ardından, belli bir aradan sonra, oyuncu kadrosunda biraz değişiklikle yeniden perde açmış. Amerikalı yazar Theresa Rebeck imzalı oyunda bu sezon Meltem Cumbul, Yiğit Özşener, Pelin Ermiş, Ushan Çakır ve Seren Şirince rol alıyor. Son zamanların en çok izleyici ağırlayan projelerinden olan Göl Kıyısı’nda rol alan tüm oyuncuların performansları görülmeye değer.

■ Bir araya nasıl geldiniz? Kadro nasıl toplandı?

Meltem Cumbul: Yönetmenimiz Mehmet Ergen, Londra’dan arkadaşım. Hep bir şeyler yapmak istedik, onun hem burada hem de İngiltere’deki işlerini takip ettim. Sonrasında bana bu oyunla teklifte bulundu. 2014’te 4 kez sahne aldık, sonrasında rol arkadaşlarım değişti. Birinin bebeği oldu, birinin de 2 oyunu, dizisi daha vardı. Ara verdikten sonra Yiğit Özşener ve Seren Şirince’nin uygun olabileceğini düşünerek Mehmet’e öneride bulundum. 2015 başından beri yeniden sahne alıyoruz.

Yiğit Özşener: Benim bu oyunda olma sebebim Meltem. Mehmet’in yaptığı işleri de takip ederdim. Bu oyun sayesinde çok kıymetli insanlarla çalışmaya başlamış oldum.

■ Oyunu ilk okuduğunuzda canlandırdığınız baba karakteriyle ilgili ne hissettiniz?17 sene sonra terk ettiği eve dönen, eşi ve çocuklarının karşısına çıkan bir erkek var.

Y.Ö.: Çok beğendim. Ama ben yaşımdan daha genç gösterebiliyorum, bu yüzden bazı endişelerim vardı, ne yalan söyleyeyim. Ama bu düşüncelerimin giderilmesinde Mehmet’in de çok katkısı oldu.

■ Sahnede ikinizin arasındaki kimya gayet iyi. Önceden de arkadaşmışsınız, rolünüze karşılıklı hazırlanırken nasıl bir süreç izlediniz?

M.C.: Arkadaşlığımız sendika sürecinde gelişmeye başladı, bu oyun arkadaşlığımızı güçlendirdi, prova süresi pekiştirdi. Dolayısıyla iki karakter arasında bir geçmiş oluşturabildik.

■ Canlandırdığınız 2 çocuğuyla terk edilen, travmalar yaşamış anne Helen karakteri oyun boyunca çok dingin bir şekilde “Kızgınım” diyor sürekli... Siz, gerçek hayatınızda öfkenizi dışa vurabilen bir kadın mısınız, yoksa bunu ketum bir şekilde mi yaşarsınız?

M.C.: Helen’in benimle uzaktan yakından alakası yok. Hazırlanırken, kızgınlıklarını saklamak zorunda kalan, o ya da bu sebeple susan birçok kadını gözlemledim. Benim hayatımdaki erkekler, mesela babam ve ağabeyim, bana büyük sevgi verdikleri gibi, kendimi özgürce ifade edebileceğim bir ortamda yetiştirdiler. Boşluğa düşmedim. Susmak, eğer ben böyle istiyorsam yaptığım bir eylemdir. Kişi kendini ifadele edemediği, duygularını ortaya koyamadığı zaman bir şekilde onu yansıtacak başka alanlar bulmak zorunda kalıyor. Özellikle kadınlar gerçek fikirlerini ceza göreceklerini düşündüklerinden beyan edemiyor. Bu deneyim bana ait değil belki ama çok iyi bildiğim, gördüğüm, uğruna savaş verdiğim bir alana ait.

■ Siz Richard karakterini çalışırken kendinizde hiç bilmediğiniz neleri deneyimlediniz?

Y.Ö.: Canlandırdığım rolün sıkışmışlığı ve çaresizliği benim için çok cezbediciydi. Bazı şeylerin üstünü kapatmaya çalışması, kimi zaman taşma noktasına gelmesi ve bu iki durum arasında gidip-gelirken karşısında tamamen bir istikrar abidesinin oluşu... Yanına destek olarak da kız arkadaşını alıyor. Bu genç kadının da aslında hiçbir şeyden haberi yok. 17 sene çok uzun bir süre, dönüş ağır bir şey.

 

■ Sizden iyi baba olur mu?

Bence benden iyi baba olur. Bunu çevremden de çok sık duyarım, çocuklarla çok ilgiliyimdir, çok iyi anlaşırım. Bazı yapmayacakları şeyleri kolaylıkla yaptırabilirim, tahmin ediyorum neden böyle söylediklerini... Ama tabii gerçekten baba olmak bambaşkadır, bu sorumluluğu part time almak mümkün değildir.

■ Helen, “Erkekler güzel yaşlanıyor” diyor. Sonuçta sizler de yaş alıyorsunuz, yaşlanmaktan korkuyor musunuz?

M.C.: O anlamda erkeklerle kadınları ayırmak istemiyorum. Zaman geçtikçe herkes paniğe kapılabiliyor. Bizim sektörde iş yapanlar için bu durum daha da belirgin. Birçok kadın oyuncunun botoks üstüne botoks yaptırması, estetik ameliyat üzerine estetik ameliyat olması bundan. Harrison Ford, Sean Penn, George Clooney kadar cinsel cazibe taşımadıklarına dair saptama da ortalıkta dolaşıyor. Ve bu kadınların kendilerine güvenlerini azaltıyor, asıl önemli olan şeyden, yani işçilikten vazgeçilmesine sebep oluyor. Ben buna katılmıyorum, menajerlerin, yapımcıların, medyanın kadın oyunculara yönelik bu tür baskılarını vicdanım kabul etmiyor. Ama tabii insan bu meslekteyse bedenen kendine iyi bakmalı. Kadın ve erkeğe önerim, duygularını saf tutmaları, bedenlerine iyi bakmaları. Yoksa hepimiz yaşlanıyoruz. Yaşlanmaya değil, dünyanın kanunlarına “Hayır” demeliyiz. Yaşlanmak çok güzel bir süreç.

'BABANIN TERK EDİŞİNİN BİREYLER ÜZERİNDEKİ ETKİSİ YARALAYICI'

 ■ Teksti ilk okuduğunuzda ne hissettiniz? Oyunda ters köşe durumlar var.

Pelin Ermiş: Yazar Theresa Rebeck çok gerçekçi, hem bizden hem değil, çok sivri olaylar da yazmış. Baba bunları terk ettikten sonra erkek, kız çocuğu gibi yetiştirilmiş, kız da tersi bir davranış biçimi geliştirerek sertleşmiş. Üniversitede tarih okumuş, bu isteği bile geçmişe olan durumuyla alakalı, çünkü çözülmemiş bazı durumlar var hayatlarında. Erica’nın asi tavrı, anne ve ağabeyinin tüm bastırılmışlıklarının dışa yansıması gibi.

■ Olgun erkeklerin 20 yaşında sevgili yapması yeni bir şey değil, neredeyse dünya tarihiyle eşzamanlı bir mevzu. Sizin rolleriniz ve oyundaki süreç, ikili ilişkilerle ilgili ne gibi durumlara aynalık ediyor?

Seren Şirince: Kadınların erkeklerle olan ilişkilerini babalarıyla olan ilişkilerinden biraz törpülemesi gerekiyor. Baba sevgisiyle büyüyoruz ve bu duygunun bize veriliş biçimi, bütün erkeklere yansıyor. Erkek arkadaşında da ne bulmak istediğinle ilintili oluyor. Oyunda da Lucy, “Babam manyak herifin tekiydi ama beni hâlâ etkiliyor” diyor. Kendinden bu kadar büyük bir adamı tercih etmesinin nedeni bu, Richard’a sığınıyor. Becerisizlikleri var, okulunu bitirememiş mesela. “Ne kadar sert tavır, o kadar iyi” diyor çünkü bir baba otoritesi istiyor üzerinde, erkek arkadaştan ziyade. Yaşamını, masraflarını da karşılayan o. Babanın terk edişinin bireyler üzerindeki etkisi yaralayıcı oluyor.

■ Kadınların hayatıyla ilgili neleri gözler önüne seriyor?

P.E.: En büyük sorun bence özgürlük. Kendini tanıyamama, ne istediğini bilememe... Erica kendini tanıyamamış ve özgürlüğünü keşfedememiş. Oyunda her karakterin ‘kendi cehenneminde boğulma’ durumu var. S.S.: Türkiye’deki kadının durumu vahim... Bence kadınların da suçu var, yüzde 50-yüzde 50 yani. Gerçekten cesur olmak, büyük cesaret gerektiriyor.

■ Sizler cesur musunuz?

S.S.: Her gün bir şey yaşıyoruz. Kadınlar, her an mücadele içinde. Şiddet çok ciddi boyutta.

P.E.: Zaman zaman gayet cesur oluyorum, zaman zaman ise duruyorum.

S.S.: Cesareti de eyleme dökmek gerekiyor, bir duruş olmalı.

'ÇOK İYİ TÜRK YAZARLARIN METİNLERİ VAR ALTERNATİF TİYATROLARDA AMA OYNAMAM'

 ■ Rolü inşa ederken, herhangi bir filmde daha önce izlediğiniz benzer bir karakteri baz aldınız mı?

Ushan Çakır: Yok, hayır. Zaman içinde oldu. Bu bir akış, okuduğun şeyde duyduğun sesin, fiziğinde çalıştıkça vücut diline yansıması. Yani dediğiniz de bir yöntem ama başka türlü de yapabilirsin. Bende Nate rolü o şekilde gelişmedi.

■ Nate karakterinin neyi çok çekici ve tatmin edici geldi?

U. Ç.: Zor bir karakter ama böylesini tercih ediyorum. Tiyatroda seçiciyim, çok iyi tekstler geliyor, ben neyi canlandıracağım, neyi çalışıp antrenmanını yapacağım diye bakıyorum. Hiç bitmeyecek bir süreç, yoksa çok iyi Türk yazarların metinleri var alternatif tiyatrolarda ama oynamam. Metni, çalışacağım şey üzerinden seçmem gerekiyor, birbirine zıt olan şeyleri oynamakta fayda var.