Takipde Kalın!
Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
Gündem Ekonomi Dünya Spor Magazin Kadın Sağlık Yazılar Teknoloji Gastro Video Stil Resmi İlanlar
Toplamda 200′den fazla filmin seyirciyle buluştuğu 33.İstanbul Film Festivali’nde görücüye çıkan paralel evren temalı iki film değerlendirmesi…
Paralel Evren: Başarılı bir buluntu film

Günümüzde ‘buluntu film’ (found footage) mantığıyla yola çıkan yönetmenler hızla artış göstermeye başladı. Kafalarındaki fikirleri viral pazarlama yöntemiyle satmaya çalışan yönetmenler, hem sosyal meselelerden etkileniyorlar, hem de gerçeklik duygusunu arttırıyorlar. Çok düşük bir bütçeyle piyasada yerini alan buluntu filmlerin hemen hemen hepsi el kamerası ile çekiliyor. Bazen görüntülerde aşırı derecede sarsıntılar meydana geliyor, ve bu durum izleyenlerin başlarının dönmesine neden oluyor. Ama alıştıktan sonra sorun ortadan kalkıyor. Çünkü hikayeler özgün bir anlatıma haiz. Gerilim, aksiyon, korku hepsi gırla… Ama bu sefer karşımızda çok farklı bir buluntu film var. Hiçbir şekilde “Cloverfield”, “Paranormal Activity” ve “Blair Cadısı” na benzemiyor.

Kafayı kuantum fiziğine ve paralel evrene takan yönetmen James Ward Byrkit, ‘eşevrensizlik teoremini’ paralel evren üzerinden anlatmaya çalışıyor. Paralel evren cidden çok karmaşık bir konu. Bu konuyu biraz açmak gerek. Paralel evren; eş zamanlı olarak, aynı kişinin, aynı anda farklı boyutlarda yaşayabileceğini ileri sürüyor ve buna ek olarak her kişinin kendine ait bir yansıması olabileceğini simgeliyor. Yani yansımanız diğer bir boyutta varlığını sürdürmekte… İstatiski verilerin bu konuda nasıl bir sonuca vardığını bilemesek de, kendimizce ufak bir teori geliştirebiliriz. Yönetmen Byrkit’in filmde işlediği teori üzerine yeni eklemeler yapmak mümkün. Ancak film boyunca bir türlü kökü kazınamayan ‘paralel evren’ meselesinin kuyruklu yıldızlarla ne tür bir ilişkisi var çözemedik. Neden kuyruklu yıldız istilası bitene kadar paralel evrende hapis kalıyorlar?

Mantık çerçevesinde inceleyecek olduğumuzda, bu sorunu göz ardı edemeyiz. Tabi fazla da hakkını yememek lazım çünkü paralel evren konusunun iyisiyle kötüsüyle değerlendirilmesi yerinde bir karar olmuş. Paralel evren teorisi şu şekilde açıklanabilir: Zaman doğrusal olmadığı için farklı boyutları bulunmaktadır. Hatta paralel uzay zamanlarının varlığı da olası görülmektedir. Olay dağılımlarının çok yönlü oluşu, bugün oluşan bir şeyin, geçmişi değiştirebileceğini öngörmektedir. Geçmiş ve bugün arasındaki zaman paradoksları ancak paralel evren teorisi ile çözümlenebilir. Diğer bir ifadeyle; farklı çeşitlilikte, farklı evrenler olabileceğini, hatta bunların bizim yaşadığımız evrenle paralel olduğunu ve bizlerin de paralel dünyanın bir yansıması olduğumuzu belirtiyor. Kuantum mekaniği ile genel görelilik birleşince ortaya paralel evren çıkıyor. Buradan yola çıkan film, paralel evrende olanları hissedebileceğimizi ve olaylarlardan tam anlamıyla etkilenebileceğimizin altını vurgulayarak çiziyor. Bu şu demek: uzam ve zaman bize göre yeniden tanımlanır. Bunlar küçük makro evrenlerdir. O evrenin parçası haline dönüştüğümüzde paralel evren devreye girmiş olur. Paralel evren; birbirinden bağımsız ve paralel olarak devam eder. Peki, o halde buna çoklu evren diyebilir miyiz? Sanırım evet… Kimbilir belki de boyut atlayarak o yansımamızla yer değiştirebiliriz. İşte filmde tam buydu anlatılmak istenen şey.

Acaba yönetmen “Fringe” dizisinden esinlendi de bizim mi haberimiz yok…? “Fringe” paralel evreni daha detaylı bir şekilde inceliyordu. Ne de olsa buluntu dizi değildi. Filmin finali ile “Fringe” dizisindeki göndermeler neredeyse birbirlerinin aynısıydı. Yine de söylemeden edemeyeceğim, bu önem arz eden konunun görsel olarak iyi aktarılamayışı işi biraz bozdu. Keşke kamera çok fazla titremeseydi. Bir de kameranın ‘tilt’ ve ‘pan’ hareketleri çok belli oluyordu. Paralel evrenin kafa karıştırıcılığı filme kötü yansımış demek ki… Çok önemli bir detayı da atlamayalım. Hepimizin bildiği üzere, paralel evreni derin bir şekilde ortaya koymak zordur, bu yüzden böyle bir işe soyunduğu için yönetmeni kutlamak lazım. Deli cesareti olmadan böyle bir konu işlenemezdi zaten.

FİLMİN NOTU: 6
9 Ay Hapis: Kendinizin en büyük düşmanı kendinizsiniz!

Etkili ekran bölme teknikleriyle (splint screen), track-shot kamera hareketleriyle, zoom-in, zoom-outlarla, çerçevedeki yansımalarla (paralel evren teorisi) ve smash-cutlatla (çarpıcı geçişler) hikaye derinliğini arttıran yönetmen Albert Dupontel, voyeurism (röntgencilik) metodunu kullanarak Lynch-vari bir film koyuyor ortaya. ‘Mise-en-scene’ formülünü kullanan Dupontel sanki hikayeyi ufak parçalara (dilimlere) ayırıyor. Yani Dupontel ‘epizotik’ anlatımı tercih ediyor. Paralel kurgu ile seyircinin aklını karıştırmak isteyen Dupontel, birçok detayı aynı anda gösteriyor. Sinematografik öğelerin neredeyse hepsi filme monte edilmiş. Belli ki Dupontel teknik ustalığını konuşturmak istemiş. Sinematografik öğelerle bilinçdışında yer alan olayları seyircinin algısına göre konumlandıran Dupontel, subjektiviteyi ön plana çıkartarak insan psikolojisinin ana hatlarını çiziyor. Seyirci bazen neyin gerçek, neyin gerçeküstü olduğunu çözemiyor. Akıl oyunları yapmayı seven Dupontel, beklenmedik dönüşleriyle, kamerasını beynimizin derinliklerindeki yaşam alanımıza doğru yöneltiyor. Paradoksları ve yanılsamaları ‘psikolojik argümanlar’a dayandırarak aktaran film, psikenin tecrübeleri nasıl organize ettiğini inceliyor ve aynı zamanda da kişisel deneyimlerimizin sonuçlarını tartışıyor.

Film boyunca karakterin gözünden seyrettiğimiz sahnelerin büyüsü ve enigmatikliği tüm hikayeyi sorgulamamıza vesile oluyor. Öykülemenin başarısı filme muhteşem bir şekilde yansırken, çerçevenin arkasında kalan olaylar da, bir sonraki sahnede ne olacak sorusunu sormamıza olanak sağlıyor. Çılgınlık sosuna bulanan film, Hitchock amcaya selam yollamadan edemiyor. Voyeurism tekniğini çoğu filminde kullanan Hitchcock ani dönüşleriyle seyirciyi şaşırtmayı bilen bir yönetmendi. Sahnenin kendisini gerilim olarak gören Hitchcock, çeşitli hilelere başvurmadan korkuyu seyirciye geçirmeyi bilirdi. Bu filmde de buna benzer bir durum söz konusu. Hitchcock’tan beslenen Dupontel, hikayedeki karakterlerin trajikomik anlarını kendine has bir güldürmece tekniğiyle somutlaştırıyor. Deliliğin sınırına gelmiş karakterlerin toplum içine çıkarak hayatlarını sürdürüyor oluşları garipliklerine gariplik katıyor. Çünkü her şey arap saçına dönüyor. Hatta bazen acaba ortaya karışık salata mı sipariş ettik, diye soruyoruz kendimize. Hem de hiç düşünmeden…

Film boyunca anlatılması amaçlanan düşünce ise şu şekildeydi: Bir insanın sarhoş olduğu zaman yaptıklarını hatırlamaması ve onlardan pişmanlık duyması… Pişmanlıkların işe yaramıyor oluşu karakterlerin dünyalarını altüst ediyordu. Alın size kaos ve karmaşa, hepsi bir arada! Sanki her karakterin ayrı bir yansıması vardı. Acaba paralel evren mi anlatılmak istenmişti? Kimbilir…

FİLMİN NOTU: 7
Hepimizin Sevgilisi: Kore sinemasından minimal bir film örneği

Minimalist ve sıcacık bir film olan “Hepimizin Sevgilisi” Kore sinemasına farklı bir boyut katarak, yalın hikayesini zenginleştiriyor. Koreli yönetmen Hong Sang-Soo hikayesini o kadar samimi bir şekilde aktarıyor ki, adeta onun bir parçası olmak istiyoruz. Birçok sinematografik tekniği bir arada kullanan Soo, 180 derecelik açı kuralını, tilt kamera hareketlerini ve alt çekimleri yinelemekten çekinmiyor. Hatta filmi bu teknikler üzerine başarılı bir biçimde oturtuyor diyebiliriz. Bunun yanı sıra, zoom-in, zoom-outlarla, sağa ve sola pan yapan kamera hareketlerini, kaydırma teknikleriyle netleştiren Soo, filmin aralarına yaftaladığı fotografik görüntülerle seyircinin algısını farklı bir noktaya doğru çekiyor. Mesela aniden kamera, ağaca doğru zoom yapıyor. Hemen anlıyoruz ki, yönetmen Soo tam bir doğa aşığı! Soo sinematografik tekniklerin belirgin oluşundan kesinlikle rahatsızlık duymuyor. Özellikle yapıyor bunu.

Filmin en can alıcı tarafı da, monoton yaşamlarından sıkılan karakterlerin kendilerini keşfetmeleri adına çıktıkları yolculuk… Karakterleri gösterirken, hareketli kameradan kaçınan Soo, çok takıntılı bir yönetmen olduğuna vurgu yapıyor. Takıntısı da, kadrajına aldığı karakterlere ve nesnelere aniden zoom yapışı. Örnek: Sunhi’nin ayakkabısı… Soo, hem bu takıntısını unutturmak, hem de filmdeki sıkıntılı havayı biraz olsun dağıtmak için, uzak ve yakın plan çektiği sahnelerin arasına eklemlediği efektif müzikler ile seyircinin ilgisini canlı tutmayı başarıyor. İşte o nedenle müzikler, filmi zirveye taşıyor diyebiliriz. Tabi mizahı da unutmamak gerek! Sonuç olarak; deneysellik kokan “Hepimizin Sevgilisi” seyircilere şu soruyu sordurttu: amacınıza ulaşmak için ne kadar ileri gidebilirsiniz? Cevabını detaylı şekilde veren “Hepimizin Sevgilisi” hayallerin ertelenmemesi adına ders veren iyi bir film örneğiydi.

FİLMİN NOTU: 6
Arzu Çevikalp’in izlediği bazı festival filmlerine ait puanlar:
*Budapeşte Oteli: 9
Attila Marcel: 7
Şeytan Düğümü: 5
Sıfır Teorisi: 7
Durgun Hayat: 7
Dilsiz: 5.5
Hawaii: 6.5
Kurt Kapıda: 6.5
Film Eleştirmeni: 7.5
Aşk Bilmecesi: 7.5
The Master: 6
Paralel Evren: 6
Babadook: 8
Tanrının Oğlu: 6
Avludaki Fısıltılar: 7
Kelimeler ve Resimler: 8
Enemy: 7
Eksik Resim: 6
9 Ay Hapis: 7
Hepimizin Sevgilisi: 6
Umudun Peşinde: 6.5
Dışişleri: 7.3
Şurada Paylaş!
Yazı Boyutua
Yazı Boyutua
Diğer Yazılar