Doğukan Manço: O travmayı paylaşmak hayatımı değiştirdi
Doğukan Manço, 12 gün kaldığı afet bölgesinden döndükten sonra yaşadıklarını ve izlenimlerini Habertürk HT Stüdyo'da anlattı. Manço, afet bölgesindeki yardımlaşmanın çok büyük olduğunu dile getirirken yağmacıların ve bilgi kirliliği yaratanların nelere mâl olduğunun da altını çizdi
ABONE OLKahramanmaraş merkezli depremler tüm ülkemizi yasa boğdu. Bir yandan hasar tespit çalışmaları sürerken diğer yandan yıkıma uğrayan 11 şehrimizde hayatın yeniden yeşertilmesine çabalanıyor.
Depremlerin meydana geldiği ilk saatlerden itibaren birçok kişi gönüllü olarak afet bölgesine giderek yardım çalışmalarına katıldı.
Onlardan biri de Doğukan Manço.
Bireysel olarak afet bölgesine gidip yardım kurumu ve kuruluşlarıyla birlikte koordineli bir şekilde yardım çalışmalarına katılan Doğukan Manço, 20 Şubat'ta meydana gelen Hatay merkezli depremlere de yakalandı.
Doğukan Manço, 12 gün kaldığı afet bölgesinde yaşadıklarını ve izlenimlerini Habertürk HT Stüdyo'da anlattı.
HT Stüdyo'ya hoş geldin. Nasılsın? Nasıl hissediyorsun?
Günün şartlarına alışmaya çalışıyorum.
Afet bölgesine gittin, geldin. Uzun bir süre de oralarda kaldın. Bize neler anlatmak istersin?
Olayın güzel yanları da var üzücü yanları da var. İkisine de değiniriz. Orada televizyondan, medyadan da uzak kaldım. Çünkü elektrik olmadığı için idareli kullanmam gereken bir telefon vardı. Bir de çok sabit konuları görüyordum. Saatlerce aynı konuyu görüyordum fakat benim orada bir saat içerisinde yaşadığım çok daha fazla olay oluyordu. O yüzden benim gördüğümle, televizyonlardan izlediğim arasında tabii ki olumlu - olumsuz farklılıklar var. Ben afet bölgesinde herhangi bir enkazda çalışmadım, gidiş amacım o değildi. Çünkü profesyonellerin yapması gerekiyordu. 'Sürdürülebilirlik açısından ne yapabilirim, ne kadar gözlemleyebilirim, ne kadar ulaşabilirim, bağlarımı ne kadar kullanabilirim?' derken şunu fark ettim; ben bir yere gidiyorum, yola çıktım ama nereye gidiyorum? Neyle karşılaşacağım? Ne yapacağım? Görevler bitmedi. Gemide çalışmak gibi. Gemide hiçbir zaman iş bitmez. Ben de oraya gittim ve görev bitmedi, sürekli yapılacak işler vardı. Akşam oluyor ve 'ben bugün yardım edemedim, eksik yaptım bir şeyi' diyorsunuz. Ne yaparsanız yapın, oradaki insanları, oradaki yaşam halini gördükten sonra yetemiyorsunuz. Biz ikinci travmayı yaşayan insanlarız fakat televizyondan baktığımızla birebir gördüğümüz arasında şöyle bir fark var; bunu bilinç olarak biliyoruz ama anlamak başka bir şey. Depremzede fakir değil yoksul değil yabancı değil. Senin - benim gibi... Başına bir afet gelmiş bir insan fakat dışarıdan onun çaresizliği birçok kimsenin gözünde farklı algılanabiliyor. Bunu da nereden biliyorum? Yapılan yardım şeklinden. Mesela, gönderilen kıyafet şekillerinden. Bunların hepsiyle karşılaştım o yüzden kendini daha da çok o insanların yerine koyuyorsun. Bu farklılığı gördüm. Bu herkes için geçerli değil ama o insanın senden benden farksız olduğunu oraya gidince daha net görüyorsun. Çok konforlu bir hayat yaşıyoruz. Herkesin evi var, herkesin evinde buzdolabı var, yatağı var... Böyle bir medeniyette yaşıyoruz ama bütün bunlardan arındığın zaman sudan çıkmış balık gibi oluyoruz, bütün gücün gitmiş oluyor. Paran evde kalmış, cüzdanın evde kalmış, telefonun, şarj aletin, kıyafetlerin, anıların, babandan, anneannenden kalmış son fotoğraflar, onların hatırası, her şeyini kaybetmişsin. Bu yoksulluğa geçiş gibi bir şey değil, elinden her şeyin bir anda, bir gecede alınması. Ve sen o bölgeye o insanın travmasından pay almaya gidiyorsun. Bu sende kalıcı olacak. Ben oraya giderken bu payı kendime aldım, bunu kabullenerek gittim. Televizyondan izlemek gibi değil. Ben sadece 84 milyon vatandaştan bir kişi olarak, birazcık daha sesini duyurabilen bir insan olarak benim gibi insanlara öncülük etmek, bir şekilde onların sesini duyurmaya çalışmak, ihtiyaç listesi varsa belki çevremdeki 10 kişiye değil de bu sayede 100-200 kişiye ya da 1000-2000 kişiye ulaştırırım mantığıyla gittim. Kısacası çok farklı olaylarla karşılaştım.
Gitme kararını nasıl aldın? Sen bireysel olarak gittin, o kararı almanda ne etkili oldu?
Olayın haberini aldıktan sonra olayın büyüklüğünü anlamam bir gün sürdü. İşin çok daha büyük olduğunu bir süre sonra anladık. Kendimi hemen arama kurtarma görevlerinin yanına koydum. Ben orada çalışacak olsam önümde engel istemem. Bu iş için çok ciddi profesyoneller var.
Uzmanlar hep söyledi. Enkaz kaldırma, kurtarma işlemleri mutlaka uzmanlar tarafından yapılması lazım yoksa ekstra bir kalabalık yapılacak işi engellediği gibi onların da orada barınma ve beslenmeleri de ayrı bir sorun teşkil ediyor.
Bu arada ilk başta böyle düşündüm, düşüncemin geçiş aşamasını da anlatacağım. Ne kadar vasıflı bir insan olsam da oraya gidip bu insanlara engel olmamam lazım, bu işin eğitimlileri binlerce kişi gitti oraya sonuçta. Ondan sonra sürekli olarak bakıyorum, birçok yere yetişilemiyor. İkinci gün bir arkadaşım oraya gitti. “Doğu, imkânı yok. Senin oturduğun yeri düşün. Girişteki iki tane bina devrilmiş, onları aşamadığın için arkaya gidemiyorsun. Seninle benimle olacak iş değil” dedi. Sonra deli gibi TIR'lar, iş makineleri falan o tarafa ciddi bir akım oluşmaya başladı. Fakat bir yandan da şunları düşünüyorum; AFAD çalışanları geliyor, onlar için onay bekleniyor. Neyin onayının beklendiğini anlamadığım bir durum var. Kim neyden ne onayı bekliyor? İçeride bir ses varsa ve bu sese müdahale edilmesi için bir onay bekleniyorsa bir şey yanlış. Benim bir kişiye faydam olacaksa kimseden onay almak zorunda değilim. Çünkü böyle bir durumda onayı dinlemem. Bu arada ben hem şehir planlama mezunuyum hem de arama kurtarma sertifikam var. 2000 yılında eğitim aldım. 1999 depreminde de gönüllü olarak çalıştım. Orada görevden göreve geçiyordum. Görevleri de kendim çıkardım. Ne bulursam, ne yapabilirsem... Gündem değişmesin, orada yanlış anlaşılmayayım, 'Niye buraya ünlü bir sima geldi?' denmesin diye beremi taktım, çalışabildiğim kadar çalıştım. Ellerim hep kesik içerisinde daha yeni toparlıyorlar.
Orada diğer gönüllülerle bir su deposu oluşturdunuz, bir güneş paneli kurdunuz. Onları biliyorum. Başka neler yaptınız?
Onlar ilk baştaki işler. İlk önce İskenderun'a gittim. İskenderun’da zaten konteyner alanları kurulmaya başlamıştı. İskenderun daha şehir bölgesi olduğu için o insanların kalkınabilmesi için iletişim kurabilmesi için elektrik panelleri kurduk. Hakan Girginer’i bilirsin, oraya benden önce gitmişti. “Gel, burada yardıma çok ihtiyaç var” dedi. Atladım gittim. İlk önce güneş panellerini kurduk ki insanlar telefonlarını şarj edebilsinler, iletişim sağlayabilsinler. Su çok önemliydi. Çünkü su olmazsa hijyen olmaz sonra salgın başlayacak, uyuz başlayacak, dizanteri başlayacak, kolera başlayacak. En azından imkân oldukça su aktarmaya çalıştık. İlk aşamada 110 tane su deposu geldi. Her biri yarım tonluk, bazıları 5 tonluk, çok büyük. Bunları ilk çadır kentlere yaydık. Sonra baktım Antakya’dan çok fazla olumsuz bilgi geliyor, oradaki gidişat çok daha kötü, Hakan ağabeye 'Ben Antakya kısmına geçiyorum, sen buradaki işin bitince oraya gelirsin' dedim. 125 depo da oraya getirttik. Bu sefer biz konteyner alanlarına değil köylere gitmeye başladık. Çünkü konteyner alanlarında çok fazla kuruluşlar, büyük firmalar bunları getiriyorlardı. Biz olmayan yerlere, köylere, ulaşması daha zor olan yerlere gittik ve tespit yaptık. Günlük su kullanım ihtiyacını kişi başı 10 litre olacak şekilde sınırladık ve dağıtım yapmaya başladık. Din, dil, ırk kesinlikle fark etmeksizin, insanlara su deposu götürdük. İtfaiyeyi çağırdık doldursun diye... Bu şekilde katkıda bulunmaya çalıştık. Bunlar ilk aşamalarımızdı. Ondan sonra da çocuklarla vakit geçirme şansım oldu. Askerle çok vakit geçirdim ve şunu gördüm; asker bölgede ne kadar aktifse halk kendini o kadar daha huzurlu hissediyor. Çünkü bütün bu olay içerisinde, şu an, bugün bile koyun can derdinde, kasap et derdinde. İki tane çok farklı olayla karşı karşıyayız. Can kurtarmak için uğraşan insanlar, depremzedelerin doyması, çadırda kalması için benim gibi çalışan bir kitle var. Onun yanında arada 'kansızlar' diyebileceğim yağmacılar var. Depremin ikinci saatinden itibaren kuyumcuları patlatan kişiler var. Bunlar, aynı zamanda depremzedelerin ikinci travması oldular. Adam her şeyini kaybetmiş, son kalanını da hırsızlar alıyor. Bir tehdit ve yol kesme durumu var. Sen başta 2-3 kişi bir çadırı elde etmişsin. Sen iki kişi çadırdasın diye bir grup almış seni çadırdan dışarı çıkarmış, çadıra o konmuş. Böyle olaylar var. Asker bölgede daha faal oluncaya kadar halk daha huzursuzdu. Ne zaman ki iç içe oldular, herkes çok daha huzura kavuştu. Bana sorarsanız askerin bölgeye ilk gün girmesi gerekiyordu. 8 bin kişilik bir kurtarma kuruluşuyla bir anda sadece benim bulunduğum bölgede 3 bin 500 asker vardı. Her tarafa asker girmiş olsaydı sonuç farklı olmaz mıydı? Madenciler geldi, madenciler de olayın kaderini değiştirdiler. Allah onlardan bin kere razı olsun. Bütün bu olayların altında liyakatsizlik hat safhada. İşini yapan kişiler konularına vakıf değiller. Ben şahsen söyleyeyim, bunu kişi olarak değil, vasıf olarak söylüyorum; ben AFAD gibi bir kuruluşun başında Nasuh Mahruki gibi bir adam görmek isterim. İşin içerisinde, konuya hakim, ne yaptığını çok iyi bilen, geçmişi tamamen bununla alakalı olan. Ben bütün kuruluşların, bütün kurumların başında liyakatli insan görmek isterim.
Sen nerede kaldın?
Bir tane konser için minibüsüm var, VIP dediğimiz onun içini boşalttım. Yardım malzemesi yükledim. Taşınması gereken ne varsa taşıdım. Uyku tulumu koydum. İlk 4 gün arabada kaldım ama dondum. Çünkü motoru kapatınca araba bir yerden sonra soğumaya başlıyor. İlk günler çok soğuktu. Bu insanlar ne yapıyor? Çadırda olanlar battaniyeler gidene kadar ne yapacaklar? Utanıyorsun, sen arabanın içinde uyku tulumu varken üşüyorsun ona rağmen buna söylenmek istemedim. 5'inci gün arabamı çocuklu bir hanımefendiye verdim. İki çocuğu ile birlikte bir depremzedeydi. Onlar kaldılar, ben çadırda kaldım. Ben zaten saha insanı olduğum için benim nerede kaldığımın önemi yok, problem değil. Ama o insanlarla bir parça bile o travmayı paylaşmak hayatımı değiştirdi.
23 Şubat'taki depremde Hatay merkezdeydin. Sonra Defne'ye gittin değil mi?
Sonra Defne'ye gittim. Deprem esnasında ben bir binadaydım. Neden bir binadaydım, onu da açıklayayım. Orada neredeyse hiç zarar görmemiş bir müteahhitin binasındaydık. O binayı da yardımlaşma amacıyla kullanıyorlardı. 3 bin 500 kişiye yemek yapılıyordu. AFAD saha çalışanları olsun, itfaiye olsun, bölgedeki askerler olsun herkesin gelip faydalanabildiği bir kullanım alanına çevirmiş Salih Bey. Buradan tekrar selam olsun. Ben de o gün bir şey rica etmiştim, biraz daha ortam durulmuştu, depremin 14'üncü günüydü. O bölgedeki halkla nasıl kalkınırız üzerine bir konuşma yaptık. Saat yediyi çeyrek geçe başladık. 40 dakika sürdü. 'Bizim güçlerimizi birleştirmemiz lazım. Burada arabası olan arabasını kullandırsın, yemek yapmayı bilen gelsin, yemek yapsın' dedim. Çünkü İstanbul'dan gönüllüler geliyor, bir şeyler yürüyor ama gönüllülerin geri dönmesi gerekiyor. Çünkü herkes işini bırakıp gelmiş. Oraya gelen aşçıların çoğu işlerini kaybetti. Adam “Ben buraya gönüllü geldim, şirketim izin vermedi ama ben yine de burada çalışmaya geldim ve kovuldum. Ben burada kalmak durumundayım. Kredi ödüyorum, çoluğum çocuğum var. Sonuçta İstanbul'da, İzmir'de hayat devam ediyor. Benim hayatım devam ediyor ama buradan ayrılamam” dedi. Biz iş adamları ile oturduk ne yaparız diye konuştuk. Bu insanlara bir istihdam sağlayalım, bu adamlar burada kalsın. Adam, “Benim pilav devirmemle başkasının devirmesi bir değil” diyor. Ekibi ile gelmiş dolayısıyla orada bununla ilgili bir toplantı yaptık. Bir de yemeğini yiyip çadırına döndüğü zaman bütün gün o travmayı yaşamaya devam ediyor. O insanın biraz hayata bağlanmasını sağlamak lazım, hayata bağlı olduğunu hissettirmek lazım. O yüzden orada o insanlara iş çıkarabileceğimiz bir konuşma yapıyorduk. Toplantı bitti. 5 dakika içerisinde herkes binayı boşaltmıştı. Benimle birlikte halktan birkaç gönüllü masa başına geçtik. Ne yapabiliriz, nereden para çıkarırız demeye kalmadan deprem bir vurdu. 6.4... Ben masada oturuyordum, kapı çok uzaktaydı. En son çıkan kişiler arasındayım. Herkes deli gibi koşmaya başladı. Yer ayağımın altında balon şekli alıyor gibiydi. Hissiyatı öyleydi. Dalgalanıyor, hiçbir şey kırılmamış ama ayağımın altında bir şey dalgalanıyor. Ben soğukkanlı olduğum için binadan normal bir şekilde ayrıldım. Tamam, yabancı olduğum bir his değil ama biraz önce konuşmaya çağırdığımız insanlar bunu bir daha yaşadılar. Sen bu adamları bu saatten sonra nasıl eve sokacaksın? Bir arkadaşım vardı, Buse. Birçok yere birlikte koşturduk. Hüngür hüngür ağlamaya başladı. “Ne zaman bitecek bu? Bu insanlar ne olacak?” diye. Zaten yarım kalan binaların birçoğu o gece çöktü. Kaldığımız binada AFAD saha çalışanları vardı, onlar hemen çıktılar, biz de peşlerinden gittik. Ne faydamız olursa. İnternetten deli gibi “Şuradayım, buradayım” çağrısı geliyor. Buse ile 10 tane mesajın 8 tane konumuna gittik.
Hatay merkezde mi Defne'de mi?
Defne'de, Samandağ'da, Antakya merkezde, bir iki yerde daha vardı, isimlerini şu anda hatırlayamıyorum. Hepsine gittik. Çünkü her yerden çağrı geliyor. Biz bir bakıyoruz ya bizden önce AFAD gitmiş ya biz çıkmışız ambulans geliyor, itfaiye geliyor, herkes o konumlara gidiyor ama konumlar asılsız. Böyle yanlış bilgi veren şerefsiz bir insanoğlu da var.
Yani kendisi veya bir tanıdığı enkaz altında olmadığı halde yardım mı istiyor?
Asılsız bilgi. Bunlara maruz kaldık. Biz iki kişi “Hayır burada böyle bir çöküntü yok, burada var” diye bilgi verdik. Biz iki kişi bunu yaptık ama bizim gibi bir sürü kişi bunu yaptı. Bir caddeye gittik, abartmıyorum 5-6 tane ambulans ekibi bir ileri gidiyor, bir geri geliyor. Onlar bize adres soruyor, biz onlara adres soruyoruz. “Biz oradan geliyoruz orada sıkıntı yok” diyoruz. Köylüye gidiyoruz, köylüye soruyoruz. Orada yıkıntı var mı diye, “Yıkıntı yok.” diyorlar. Ama Antakya merkezde çok ciddi şeyler oldu.
Onların amacı yardım ekiplerini oyalamak mı? Dertleri ne?
Bunu hangi kansız yapar bilemem ama asılsız bilgi verenler yakalandı, tutuklandı gibi haberler döndü. İnşallah öyledir. Ben bunları görgü şahidi olarak birebir yaşadıklarımı anlatıyorum, kim bilir benim görmediğim bilmediğim neler yaşandı.
Her olumsuz olaydan sonra kendimize ders çıkartırız ya sen orada gittin, gördün. Özellikle de olayların içinde bulundun. Kendine ne pay biçtin? Hayatında ne gibi değişimler olması gerektiğini düşünüyorsun? Hayatı tekrar nasıl sorguladın?
İnsan hayatı kendi gibi bilirmiş. Kişi kendinden bilir işi gibi bir durum var ya. Ben hayatımda hiç rekabete girmeyi seven bir insan olmadım. Birkaç yıl öncesine kadar rekabet bende olan bir şey değildi. Orada o rekabet esnasında öğrendim ki herkes senin gibi değil. Kimseyi kötülemiyorum ama o, kişi kendinden bilir işi kısmı bende değişmeye başladı. Çünkü ben, kimse arkamdan kuyu kazamaz, kimse kötü düşünemez düşüncesinden daha fesat düşünür bir insan olmaya başladım. Neden buraya geliyorum? Bu deprem olayında da bundan yüzde 1 milyar daha emin oldum. Az önce de söyledim ya koyun can derdinde kasap et derdinde. O kadar saçma sapan rant peşinde olan insanlar var ki bunun içerisine her şeyi dahil ediyorum; yönetimi de ticareti de insan ahlakını da. İnsanlar gerçekten ikiye ayrılmış vaziyette, faydalı olmaya çalışanlar ve faydalanmaya çalışanlar.
Faydalanmaya çalışanlar faydalı olmak isteyenlerin önünde de bir engel. Yardımın olmuyorsa bari bize engel olma değil mi? Gölge etmesinler başka ihsan istemiyoruz.
Ben artık kimin kime ne dediğine bakmıyorum, kimin dediğine bakıyorum. Hani lafa bakarım laf mı, adama bakarım adam mı, muhabbeti var ya.
“Önemli olan ne söylendiği değil kimin söylediğidir” diye de bir özlü söz de vardır.
İnsanlar kulaklarını açsın. Artık fanatizm kafasıyla hareket etmesinler. Bana sorarsanız 2023'ün artık algılar açısından o uyanış devri olması lazım. İnsanların kendi algıları için. Hayatımızı telefona bakarak geçiriyoruz ya uyanalım artık. Doğadaki renkleri görelim, etrafımızda olan bitenleri görelim, insanların sesini duyalım, yüzünü görelim. Mecazi anlatıyorum, insanların Instagram'dan fotoğraflarına bakıyoruz. Fotoğrafına bakmayalım, karşımızdaki insanın gözüne bakalım. Ben de çok telefon kullanan bir insanım. Ben de kendimi o illüzyona kaptırmış bir insanım. Birazcık daha taşa toprağa dokunmalı, birazcık daha gerçekleri görmeli, biraz daha suya dokunmalı, biraz daha özümüze dönmeliyiz. Özümüze dönmemiz lazım. 2023'ün uyanış senesi olması lazım.
İnşallah herkes özüne dönmek için bir çaba sarf eder. İnşallah tekrar başımıza gelmez. Doğa bu, tabii ki başka depremler olacak ama en azından yıkım olmasın derdindeyiz.
Depremin diğer afetlerden en büyük farkı bu. Bu topraklarda deprem ülkesi olduğumuzu biliyoruz ve bununla yaşayacağız, yaşıyoruz da yıllardır.
3 tane ana fay var ki diğer faylarla beraber 485 fayın üstünde yaşıyoruz.
Toprak bize ayak uydurmayacak, biz toprağa ayak uyduracağız. Hani liyakat diyorum ya ben yapabilsem, şehir planlamacıyım, oturur başına yaparım ama ben kendimi bu konuda yeterlilik içerisinde hissetmiyorum. Öyle bir deneyimim ve tecrübem yok. Bırakın işin başına bilen adamlar geçsin. Ben diyorum, şehir bölge planlamacıyım ama yeterli değilim, o işi yapamam. Ben çok güzel araba yaparım, ben müzik yaparım ama mezun olduğum bölüme bakarsak alakası yok. Ben bunları seviyorum, bunları yaparım.
Belki kendi mesleğine devam etseydin onda uzmanlaşacaktın.
Ama ilgim yok, sevdiğim bir iş değil, bir rantım yok. Oradan cebime geçecek üç beş kuruş geçmesin, ben o parayı emeğimle başka bir şekilde kazanayım. Şimdi bu depremin bu topraklardaki gerçekçiliğini kabul edip hayatımızı ona göre yönlendirelim. Beton ülkesiyiz, beton yığını ülkesiyiz hatta şu an Hatay'a baktığımızda kum ülkesiyiz çünkü liyakatli, bilen insanların yapmadığı yapılarda kaybettik insanlarımızı.
Geçenlerde çok güzel bir haber okudum. Avrupa ülkelerindeki müteahhit sayısı ile Türkiye'deki müteahhit sayısında gerçekten arada büyük bir fark var. Bizde çok fazla. Demek ki başka ülkelerde “Benim param var. Ben müteahhit olacağım” diyemiyorsun. Belli kriterler aranıyor.
Bazı örnekler var. Kötü insan zaten kötü anlayacaktır ama çobanı aşçı yapamazsın, aşçıyı çoban yapamazsın. Çünkü herkesin bildiği işi yapması lazım. Aşçı, çoban gibi yapamaz, çoban da aşçı gibi yapamaz. Taksici de kalkıp ameliyat edemez. Doktoru da bakkal yapamazsın. Herkesin kendi işini yapması lazım o yüzden herkes müteahhit de olamaz herkes denetmen de olamaz. Olmaması da lazım.
Müteahhitliğin okulu da yok. Mühendisliğin var ama müteahhitliğin yok. Müteahhitliğin de okulunun olması gerektiğini düşünüyorum.
Konu sadece okul değil ki... Eğer konu sadece okul olsaydı ben şu anda şehir bölge planlamanın başında olurdum. Yeterlilik ve tecrübe başka bir şey.
Tabii her şeyden önce de vicdan sahibi olmak lazım.
Ahlak diyelim... Ahlak zaten her şeyi çözüyor. Evet müteahhitliğin okulu yok diyorsunuz ya zaten tecrübesi olan, ahlakı olan bir müteahhit, altı galeri olan bir binanın içindeki kirişin kesilmesine müsaade etmez. O kirişi oraya koyuyorsa bir sebebi var. Bu burada güzel durmadı, kenara kaydıralım gibi bir şey değil. Ya da ben buraya iki araba sokayım da değil. Yine işin ucu ahlaka dayanıyor. Benim lafım şudur; deprem yıkmadı, ahlak yıktı, ahlaksızlık yıktı.
Şimdi tutuklanan müteahhitler oradan kazandıkları parayı nerede harcayacaklar, hapishanede mi? Onları da geçtim, çoluk çocuğuna yazık. Babası bir günah işlemiş diye o çocuk hayatı boyunca o günahı çekmek zorunda kalacak. Bunu yapan insanlar kendi çocuklarını bile düşünmüyorlar. O kadar ahlaksızlık söz konusu.
Konu sadece müteahhitte değil. İşini iyi yapan insanları zaten tenzih ediyoruz. Bu arada falanca filanca müteahhittin bir tane bile evi yıkılmadı diye övgüler de yağıyor. Deprem gerçekten çok büyüktü. Bu olay sadece benim anlattığım gibi yanlış yapılan konut meselesi değil, gerçekten çok büyük bir felaketti. Yerinde gördüm. O fay hattının üzerine o müteahhit değil de başka bir müteahhittin yaptığını da koysan o fayın üzerinden geçen binalar muhtemelen yıkılacaktı.
Yargılamalar başlayınca hepsi açığa çıkacak.
Orada yerel çalışan ekiplerle konuşuyoruz. Diyarbakır'da da deprem oldu. Orada da yıkım oldu. Hatay'da da oldu ama Hatay'da patlayan kirişten parçalar düşüyor. Hatay'a baktığın zaman "kum dökülüyor" diyorlar. Çünkü Diyarbakır'da kullanılan kum tatlı sudan çıkarılan kum ama Hatay'da kullanılan deniz kumu bir kere yıkanmış deniz kumu. Deniz kumunda tuz var ve oksitlenmeye sebebiyet veriyor. Deniz kumunu kullanacaksan en az 3 kere yıkaman gerekiyor. 3 kere yıkarsan da bu bir maliyet, sen şartlar gereği maliyete göre bina inşa ettiğinde sonra da bina yıkıldığında toz şeklinde yıkılıyor.” diyorlar. O yüzden orası toz altında. Bu arada bu bilgiyi edindiğim kişiler AFAD görevlileri, kaynak olarak belirteyim.