Fantastik sinemanın 15 klasiği
'Fantastik Canavarlar: Dombledore'un Sırları' filminin gösterime girdiği hafta, eleştirmenlerin genellikle fantezi ve fantastik olarak ikiye ayırdığı türün bugün artık birer klasik olarak kabul edilebilecek örneklerini hatırladık. Habertürk film eleştirmeni Mehmet Açar'ın seçkisi
KAPLAN VE EJDERHA (2000)
(Wo hu cang long - Crouching Tiger, Hidden Dragon)
Feodalizm döneminde Eski Çin’de geçen ve dövüşçülerin yerçekimine meydan okuduğu ‘wuxia’ filmleri tarzındaki ‘Kaplan ve Ejderha’, dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nde yaptıktan sonra gösterime girdiği yılın en çok hasılat yapan filmlerinden biri olmuş, 10 dalda aday olduğu Akademi ödüllerinde 4 Oscar birden kazanmıştı. Ang Lee’nin yönettiği filmin öyküsü, yıllar boyunca ustasının katilini bulamadıktan sonra emekli olup köşesine çekilmek isteyen Li Mu Bai (Chow Yun-Fat) ve onun efsane kılıcı ‘Yeşil Kader’in çevresinde şekillenir. Li Mu Bai, yıllarca duygularını açıklayamadığı Yu Shu Lien (Michelle Yeoh) ile karşılaştığı günlerde, kılıcın peşine düşen genç savaşçı Jen’i (Zhang Ziyi) durdurmak zorunda olduğunu anlar. Gücün karanlık tarafına çekilen Jen, inanılmaz dövüş yeteneklerine sahiptir. Gelmiş geçmiş en estetik ve güzel dövüş filmlerinden biri olmasında iki kadın dövüşçü karakterin kuşkusuz büyük payı var.
PRENSES MONONOKE (1997)
(Mononoke-Hime)
Japonya’nın geçmişinden gelen bu fantastik hikâye, köyünü kötü bir varlığa karşı korurken sağ kolu lanetlenen Prens Ashitaka’nın macerasını anlatıyor. Lanet ona insanüstü güçler verse de içten içe yiyip bitiriyor. Ashitaka, laneti kaldırmak için batıya doğru yola çıkıyor... Animasyon ustası Japon yönetmen Hayao Miyazaki’nin yazıp yönettiği film, Japon halk hikâyeleriyle fantazi öğelerini çevreci temalarla bir araya getiriyor. Filmin dönüm noktası, Ashitaka’nın hayvanların lideri olan ve kurtlar tarafından yetiştirilen Prenses Mononoke’yle karşılaşması ve ona âşık olması. Mononoke'nin doğal dünyayı insanlığın aç gözlülüğünden kurtarmak için verdiği mücadele, sadece Ashitaka'yı değil, bizi de etkiliyor. Feminist alt metinlere sahip film, doğa ve hayvan sevgisini fantezi ve macerayla birleştiriyor. Gösterime girdiği yıl, Japonya’da gişelerde “Titanic”i dahi geçen bir film olmuştu.
BUGÜN ASLINDA DÜNDÜ (1993)
(Groundhog Day)
Zamanın baskısından kurtulmanın nelere kadir olabileceğini anlatan belki de en iyi film... Harold Ramis'in Danny Rubin'le birlikte yazdığı senaryo; küçük bir taşra kentinde geçen sıkıcı bir günü defalarca yaşamak zorunda kalan kibirli, hava raporu tahmincisi Phil’in fantastik öyküsü üzerine kurulu. Önceleri kendini kapana sıkışmış gibi hisseden Phil (Murray) gerçek anlamda olgunlaşıp, zayıflıklarından arındıkça hayatın değerini anlar ve gerçek anlamda sevmeyi de öğrenir. Aşkın bazen çaba istediğini ve mutsuzluğumuzun nedenlerinin çoğu zaman kendi içimizde gizli olduğunu anlatan film, bugün artık “modern bir klasik” olarak anılıyor.
MAKAS ELLER (1990)
(Edward Scissorhands)
Makastan elleri olan ve toplumdan uzak yaşayan Edward Scissorhands’in (Johnny Depp) banliyöde geçen hüzünlü ve duygusal masalı... Tim Burton’ın kendi çocukluk yıllarından izler taşıyan film, imkânsız bir aşk hikâyesi de anlatıyor. Elleriyle harikalar yaratan ama kimseyi dokunup hissedemeyen ve toplum tarafından ötekileştirilen Edward rolünde Depp, kariyerinin ilk önemli başrollerinden birinde harika bir performans çıkarıyor. Gerçek bir modern klasik.
KOMŞUM TOTORO (1988)
(My Neighbor Totoro-Tonari no Totoro)
Japon animasyon ustası Hayao Miyazaki’nin başyapıtlarından biri… Disney’in miki faresi varsa, Japonların da Totoro’su var. Zaten bütün Ghibli Stüdyosu filmleri Totoro resmiyle başlar. ‘Totoro kim?’ derseniz, ‘Çocukların çok seveceği bir orman sakini’ diye yanıt verebilirim… Hastaneye kaldırılan annelerine daha yakın olmak için babalarıyla birlikte orman kenarında bir evde yaşamaya başlayan Satsuki ve Mei isimli iki kız kardeşin öyküsünü anlatan filmde kötü karakterler yok. Çocukların ormanda yaşadıkları deneyimler var. Özellikle Totoro’nun kucağında uykuya daldıkları sahne, filmin ruhunu da özetliyor: Annenin yokluğuna karşı doğanın şefkati...
BERLİN ÜZERİNDE GÖKYÜZÜ (1987)
(Der Himmel über Berlin - Wings of Desire)
Usta Alman yönetmen Wim Wenders, Berlin üzerinde gökyüzünde dolaşan ve bazen insanların arasına karışan melekler aracılığıyla insan olmanın anlamını sorguluyor. Filmdeki melekler, insanların düşüncelerini dinliyor, dertlerini sıkıntılarını öğreniyor ve sonra da ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlar. İçlerinden biri, trapezci kıza âşık olunca ölümlü olmaya karar veriyor. Şehri ikiye ayıran duvarın henüz yıkılmadığı dönemden kalma duygusal bir Berlin filmi…
PRENSES GELİN (1987)
(The Princess Bride)
William Goldman’ın 1973’de yayımlanan kendi romanından sinemaya uyarladığı film, büyükbabasının hasta torununa anlattığı masalı getirir karşımıza. Masal, çiftlikte çalışan bir gencin (Cary Elwes) güzel Prenses Buttercup’ı (Robin Wright) kötü ve rezil Prens Humperdinck’den kurtarmaya çalışırken yaşadığı serüvenleri anlatır… Rob Reiner’in yönettiği film, hayli eğlenceli ve komik bir tarza sahip. İlk gösterime girdiğinde eleştirmenler çok beğenmiş ama gişelerde bekleneni verememişti. Ama yıllar içinde özellikle ABD ve İngiltere’de 1980’ler nostaljisi taşıyan kültleşmiş bir klasiğe dönüştü. Robin Wright, filmin ardından herkesin tanıdığı bir isim haline gelmişti.
HİÇ BİTMEYEN ÖYKÜ (1984)
(The NeverEnding Story)
Alman yönetmen Wolfgang Petersen’in Michael Ende’nin romanından sinemaya uyarladığı film, fantezi macera türünü sevenlere hitap ediyor. Her şey gizemli bir kitap ve bu kitabın sayfalarındaki serüvenlerin içine çekilen 10 yaşındaki bir çocukla ilgili… Kitapta genç bir savaşçı, Fantasia adlı güzel ülkeyi yok etmek isteyen Nothing adlı karanlık gücü durdurmakla görevlendiriliyor… Batı Almanya yapımı olmasına rağmen İngilizce olarak çekilen film gösterime girdiğinde genellikle çok olumlu eleştiriler almış ve daha sonraki yıllarda iki devam filmi daha çekilmişti.
AŞK VE ÖLÜM (1946)
(A Matter of Life and Death)
İkinci Dünya Savaşı sırasında geçen film, ölümle yaşam arasında kalan bir İngiliz pilotun hikâyesini anlatıyor. David Niven, İngiliz pilotunu, Kim Hunter ise onun sesine âşık olan Amerikalı kadını oynuyor. Filmde öbür dünyaya çıkan merdivenler, fantastik mahkemeler, çok romantik anlar ve kararlar var. Şu cümle filme de damgasını vuruyor: “Evrende kanundan daha güçlüsü yoktur ama Dünya’da en güçlüsü aşktır. Pilotun hayatta kalmak için çıktığı ilahi mahkeme sahnesiyle akıllarda kalan film, 1999'da British Film Institute tarafından en iyi 100 İngiliz filminden biri seçildi. Michael Powell ve Emeric Pressburger’in yönettiği film bugün hâlâ seyredilen gerçek bir klasik...
OZ BÜYÜCÜSÜ (1939)
(The Wizard of Oz)
L. Frank Baum'un 1900 tarihli “The Wonderful Wizard of Oz” adlı romanından uyarlanan film, kendini aniden yabancı bir diyarda bulunan Dorothy'nin serüvenlerini anlatır. Aslında her şey bir çocuğun ebeveynlerinin koruyucu kanatlarından uzakta kendi başının çaresine bakmasıyla ilgilidir... Dorothy, hiç tanımadığı bir dünyada yeni arkadaşlar edinerek ve sorunlara çözümler üreterek evine dönmeye çalışırken kendi ayaklarının üstünde durmayı öğrenir. Victor Fleming ve George Cukor’un yönettiği, başrolünde Judy Garland’ın oynadığı film, aynı zamanda sinema tarihinin en iyi müzikallerinden biri olarak da kabul edilir.