Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Murat BARDAKÇI / GAZETE HABERTÜRK

Türkiye ile Avrupa Birliği arasında önceki gün Brüksel’de çok önemli bir anlaşmaya varıldı ve Avrupa’ya giden göçmenlerin Türkiye’ye dönmeleri karşılığında Türk vatandaşlarına uygulanan Avrupa vizesinin Haziran’a kadar kaldırılması konusunda görüş birliğine varıldı. Benzer bir anlaşmayı tam 150 sene önce ama birkaç gün farkla Paris’te de imzalamış, 30 Mart 1856 tarihli anlaşma ile “Avrupa Devletleri Konseyi”ne, yani o zamanın Avrupa Birliği’ne girmiştik ama bu ilk Avrupalılaşma maceramız büyük hüsranla bitmişti.

Başbakan Ahmet Davutoğlu ile Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin liderleri Brüksel’de biraraya geldiler ve önceki gün Türk vatandaşlarına uygulanan vizenin Avrupa’ya giden göçmenlerin Türkiye’ye dönmeleri karşılığında Haziran’a kadar kaldırılması konusunda anlaştılar.

AVRUPA KONSEYİ’NE GİRDİK

Liderlerden bazılarının toplantı sonrası yaptıkları açıklamalardan anlaşıldığı kadarı ile vize öyle birdenbire kalkacağa benzemiyor ama konuya milletlerarası hukuk açısından bakıldığında seneler öncesinden yaşanan “Avrupa’ya vizesiz seyahat” hayâli gerçek olacak gibi görünüyor. Gözlerden kaçtı ama, Brüksel’de bu hafta varılan anlaşma, önemli bir tarihin birkaç gün fark ile tam 160. yıldönümüne rastgeldi! Avrupa ülkeleri ile Paris’te 1856’nın 30 Mart’ında imzaladığı bir anlaşma ile kâğıt üzerinde de kalsa resmen “Avrupalı” olmuş ve o zamanın AB’si sayılan “Avrupa Devletleri Konseyi”ne girmiştik.

TALEP ÜSTÜNE TALEP GELDİ

İşte, ilk defa “resmen” Avrupalı oluşumuzun kısa öyküsü: Tahtta Sultan Abdülmecid vardı ve Türkiye o günlerde de Avrupa’nın parçası olabilmek için yoğun şekilde çalışmaktaydı. 1839’da bu maksatla Tanzimat Fermanı ilân edilmiş, “gâvura gâvur denmeyeceği” ve memlekette herşeyin artık çok başka olacağı söylenmişti. Tanzimat memlekette birçok şeyi, özellikle düşünce yapısını ve günlük yaşayışı etkilemişti. Entarinin yahut kaftanın yerini ceketle pantalon alıyor, şehirliler yemeklerini artık masada yemeye başlıyor, hatta çata-bıçak bile kullanıyorlar ama Türkiye’yi uzun zamandan beri “hasta adam” olarak gören Avrupa “Bu kadar yetmez, daha fazla reform lâzım” diyordu.

RUSYA İŞGAL ETTİ

Bütün tartışmalar devam ederken 1854’e gelindi ve Kırım Savaşı patladı. Türkiye’nin zayıf bir ânını yaşadığını farkeden Rusya, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ortodoks nüfusu himayesine almak istedi, İstanbul talebi reddedince de Rus Ordusu aniden Eflâk ile Boğdan’ı işgal etti. Boğazlar’ın Rus tehdidi altına girdiğini gören İngiltere ile Fransa, Türkiye’nin tarafını tuttular; Rusya’ya harp ilân edildi ve Tuna boylarından Kars’a kadar uzanan sahada iki yıl boyunca devam edecek bir savaş başladı. Daha sonra Avusturya ve İtalya’daki küçük Piemonte hükümeti de Osmanlılar’ın yanında savaşa katıldı, Kırım’ın neredeyse tamamı savaş meydanına döndü, 1855 Eylül’ünde Sivastopol müttefiklerin eline geçti ve hayli zorda kalan Rusya ateşkes istedi.

İSTEKLER BİTMEK BİLMEDİ

Barış konferansı 1856 Şubat’ında Paris’te toplanacaktı, Avrupa’nın bizi artık kabul edeceğinden emindik ama konferans öncesinde müttefiklerden beklenmedik talepler gelmeye başladı: Londra ve Paris “Barıştan sonra yepyeni bir Avrupa kuracağız. Siz de bu düzende yer almak istiyorsanız reformlara başlayın; meselâ işkenceyi yasaklayın, azınlıklara bütün haklarını verin, tam bir din hürriyeti sağlayın, ekonominizi düzeltin ve bunları yaptıktan sonra gelin, konuşalım” diyordu.

AVRUPALI OLDUK AMA...

Avrupa’nın taleplerine aynen bugünkü gibi ucu ucuna cevap verebildik. Sultan Abdülmecid, Paris Konferansı’nın başlamasından bir hafta önce, 1856’nın 18 Şubat’ında tarihlere “Islahat Hatt-ı Humayunu” diye geçen meşhur fermanını yayınlayıp devlete daha çağdaş bir hava verdi. Zamanın sadrazamı Âli Paşa “Avrupalı olmamızın şartlarını bize resmen yazdırmalarını beklemeyelim. Böyle bir muamele devlet için utanılacak bir vaziyet yaratır. Dolayısıyla işi konferanstan önce kendimiz halledelim” demiş ve Islahat Fermanı’nı konferansın toplanmasından bir hafta önce yayınlatıp Avrupa’yı gelişmelerden haberdar etmişti. Fermanın maddelerini İstanbul’daki İngiliz ve Fransız elçilerinin yazdırdıkları söyleniyordu ama herşeyi kendimiz yapmış gibi görünüp zevâhiri kurtarmıştık. Ferman işe yaradı ve 25 Şubat’ta başlayıp 30 Mart’taki imza merasimiyle sona eren Paris Konferansı’nda batı dünyası Türkiye’nin “Avrupalı” olduğunu ilân etti. O devrin AB’si sayılan “Avrupa Devletleri Konseyi”ne de alındık, resmen “Avrupalı” olduk ve toprak bütünlüğümüz garanti edildi. Anlaşmayı Türkiye adına Sadrazam Âli Paşa ile Paris elçimiz Mehmed Cemil Bey imzaladılar.

SADECE 50 YIL SÜRDÜ

Ama, Avrupalı olmamız pek bir işimize yaramadı. İtalyan ve Alman prenslikleri devlet haline gelince Avrupa’da dengeler değişti, Fransa ile Avusturya eski gücünü kaybetti. Değişikliklerden Rusya hemen istifade etti ve Paris Antlaşması’nın bazı maddelerini tek taraflı olarak iptal ettiğini duyurdu. Bizi kendilerinden kabul etmiş olan Avrupa ise her işimize karıştı ve Avrupa’nın her müdahalesinde daha da küçüldük. Bunu Balkan ve Birinci Dünya Savaşları takip edince de bir zamanlar resmen Avrupalı olduğumuz unutuldu, gitti. Paris Antlaşması ile garanti altına alınan toprak bütünlüğümüz anlaşmanın imzalanmasının üzerinden geçen 50 sene içerisinde bozulacak, dağılacak, dünya kadar arazi ve hattâ memleket elimizden çıkacak, Avrupalı olma ruyamız da sona erecekti. Kaybettiğimiz toprakların tam listesini vermeye kalkacak olsam, bu sayfa bile az gelir!

İŞTE BU İKİ MADDEYLE AVRUPALI OLMUŞTUK

PARİS’te 1856’nın 30 Mart’ında imzalanan anlaşmanın yedinci maddesi bizi “Avrupalı” yapıyor ama bir sonraki madde, Türkiye’yi uluslararası anlaşmazlıklar konusunda diğer Avrupa ülkelerinin fikirlerini almaya mecbur ediyordu. İşte, 1999 Aralık’ında toplanan Helsinki Zirvesi’nde önümüze sürülen metinle büyük benzerlik taşıyan 1856 anlaşmasının sözkonusu maddeleri: 

MADDE 7: Avusturya İmparatoru, Fransız İmparatoru, Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Kraliçesi, Prusya Kralı, Sardunya Kralı ve Rusya İmparatoru, Osmanlı Hükümeti’nin Avrupa Devleti sayılmasını, Avrupa devletlerinin haklarından ve Avrupa Devletleri Konseyi’nden faydalanmasını kabul ettiklerini duyururlar. Bu hükümdarlardan her biri, Osmanlı Devleti’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı göstermeyi kabul ederlerken bu saygının devamı konusunda birbirlerine kefil olurlar. Bu kurala aykırı olan her hareket, kendileri tarafından genel çıkarlarla ilgili bir mesele şeklinde görülecektir.

MADDE 8: Osmanlı Devleti ile bu anlaşmayı imzalayan devletlerden biri veya birkaçı arasında bir anlaşmazlık çıktığı takdirde, Osmanlı tarafı ve Osmanlı ile ihtilâflı olan taraf kuvvete başvurmadan önce bu anlaşmayı imzalamış olan diğer devletlerin aracılığına başvuracaklardır.