Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması
  • Habertürk Huawei Uygulaması

Cumhurbaşkanlığı sisteminin Türkiye için iyi olacağını düşünenler arasında en dikkat çeken isimlerden biri ise Can Paker. Bir dönem Açık Toplum Vakfı ve TESEV gibi liberal düşünce kuruluşlarının başında olan, şimdilerde çalışmalarına kurucusu olduğu PODEM çatısı altında devam eden Paker, başkanlık sisteminin Türkiye’nin sosyopolitik değişiminin kaçınılmaz bir sonucu olduğunu düşünüyor...

Artan terör saldırıları, OHAL, Suriye’de yapılan operasyonlar... Bu ortam, böyle köklü bir yönetim sistemi değişikliği yapmak için doğru bir zaman mı?

Peki, şimdi değil de ne zaman? Suriye meselesi hallolacak, PKK işi bitecek, FETÖ ile ilgili hiçbir sorunumuz kalmayacak; sonra Cumhurbaşkanlığı sistemini konuşacağız, öyle mi? Siyasetin bir iç dinamiği vardır. Bu noktaya nasıl geldiğimize bakmak lazım. 2007 yılında, Anayasa değişikliğiyle Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesine karar verildi. Bu, Cumhurbaşkanı’na olağanüstü yetkiler veren ve vatana ihanet hariç onu hiçbir şeyden sorumlu tutmayan bir Anayasa ile yapıldı. Sonuçta ikili meşruiyet ortaya çıktı. Yani Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçildiği gün, başkanlık sistemi Türkiye’ye fiilen gelmişti. Çünkü bundan geriye gidilemez. Artık halka dönüp “Ey milletimiz, Cumhurbaşkanı’nı artık sen seçme” ya da “Cumhurbaşkanı’nı sen seç ama hiçbir yetkisi olmasın” derseniz, buna “Evet” cevabını alamazsınız.

- Ama Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılırken adayların şu anki Anayasa’nın çizdiği yasal çerçeve içinde kalacağı düşünülerek oy verilmemiş miydi?

Halk, bugünkü Anayasa’daki yetkileri düşünerek oy verdi. Bundan önceki Cumhurbaşkanı o yetkileri kullanmamıştı belki ama Tayyip Bey kullanıyor. Hepsini de kullanmadı aslında. Şimdi bu şekli beğenmeyenler ya da AK Parti’nin yapacağı Anayasa değişikliğinde mahsur olacağını söyleyenler, “Biz seni başkan yapmayacağız”, “Başkanlık sistemi rejim değişikliğidir” gibi sosyal ve politik hiçbir temeli olmayan sözlerle uğraşacağına ideallerindeki başkanlık modelini geliştirselerdi. “Başkanlık sisteminde şunlar olmazsa sonuç bu olur” deselerdi. Bunun için 10 sene vaktimiz vardı. O zaman Türkiye, bugün Meclis’te birbirini ısıran milletvekilleri yerine yeni sistemin içeriğini konuşuyor olurdu. “Seni başkan yaptırmayacağız” diyerek bu gidişatın önüne geçemezsiniz, sosyo-politik olarak gelmiş... Şimdi diyorlar ki: “Efendim Avusturya’da da halk başkanı seçiyor ama yetkisi yok.” Yahu o bir model! Bunlar modelle anlaşılmaz, siyasetin iç dinamiğiyle anlaşılır. Avusturya nasıl geldi oraya? Türkiye nasıl geldi buraya? Türkiye buraya 367 kepazeliğiyle geldi. 367 kirizi; bürokrasi, sevmediği bir adamı Cumhurbaşkanı yapmak istemediği için çıktı. Yani devlet vesayeti ile millet çekişmesi yaşandı. Türkiye’nin kuruluşundan beri devlet vesayetiyle, yani beyaz Türklerle geniş halk kitleleri arasında çekişme yaşanıyor. Dolayısıyla “Bu sistem değişikliği neden bugün yapılıyor?” demek anlamsızdır. Bugün geldiğimiz nokta, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri devam eden siyasi ve sosyolojik ayrımın kendi içindeki mücadelesinin sonucudur.

  • “AK Parti’nin yapacağı Anayasa değişikliğinde mahsur olacağını söyleyenler, ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ demek yerine ideallerindeki başkanlık modelini geliştirselerdi.”

‘HALKIMIZ BEYAZ TÜRKLERİ KENDİ NE ÖRNEK ALMADI’

- Cumhuriyet’in kuruluşundan beri devam eden siyasi ve sosyolojik ayrımdan kastınız nedir?

Cumhuriyet kurulduğunda Türkiye hep Batılılaşma sevdası içindeydi. Kurucu kadronun buna bulduğu formül örnek vatandaş yaratıp halkı o örnek vatandaşa benzetmekti. Bunlara “Beyaz Türkler” de diyebiliriz. Örnek vatandaş yaratmak için devlet belli bir kitleyi korudu. Geniş maddi imkânlar sağladı. Ama halkımız bu örnek vatandaşı kendisine örnek almadı! Çünkü bu örnek vatandaşlara sağlanan avantajlar halka sağlanmayınca aralarında doğal bir kutuplaşma çıktı. Türk siyasi hareketlerinin temeli, bu mücadeledir. Şu an yaşadığımız başkanlık tartışması da onun en son halkasıdır.

‘HİÇBİR TOPLUM, O TOPLUMUN TALEP ETTİĞİNDEN DAHA DEMOKRAT OLAMAZ’

- Bu modelde eksik ya da sakıncalı gördüğünüz bir şey var mı?

Ben bir anayasa hukukçusu değilim, dolayısıyla içindeki ince ayrıntıları tahlil edemem ama siyaseti kişiler ya da partiler üzerinden değil toplumla anlamaya çalışırım. Bizde önce siyasi partinin liderine bakılır. O liderin kişiliği üzerinden parti, parti üzerinden de taban analiz edilir. Halbuki tam tersi olmalıdır. Taban partiyi şekillendirir, parti de lideri şekillendirir. Liderin yeteneği, toplumdaki şekillenmeyi sezmesidir. 

‘DEMOKRASİ TALEBİ ORTA SINIFLAŞMA İLE İLİŞKİLİDİR’

- “Toplumdaki şekillenmeyi sezer” diyorsunuz ama Türkiye’de halkın bir bölümü başkanlık sistemine karşı değil mi?

Bakın, MHP ve AK Parti’nin bir araya gelmesi, az önce anlattığım sosyolojik-politik ayrışıma göre çok doğal bir koalisyondur.

- Şu anki konjonktürde mi?

Hayır, her zaman... İdeolojik farklılıkları bir tarafa bırakıp ekonomik alt tabanın yaşam tarzına, dünya görüşüne, liderden beklentilerine bakarsanız, AK Parti ve MHP tabanının sorunları aynıdır. Biri “Ben çok daha fazla Türk’üm” diyor, diğeri “Ben hem Türk’üm hem Müslüman’ım hem her şeyim” diyor. Bu iki tabanı topladığınızda, yüzde 65’e tekabül eder.

  • "Türkiye’de 80 yıl boyunca yüzde 15’lik beyaz Türk kesim, yüzde 85’i ekonomik olarak sömürdü. İşte şimdi yaşanan bunun intikamıdır. Anadolu’nun yıllar yılı fakir bırakılmasının sonucu doğan kutuplaşma da şimdiki siyasi tabloyu ortaya çıkardı."

- Velev ki öyle olsun, ya kalan yüzde 35’in görüşleri?

Geride kalanlara da bakalım. AK Parti’ye oy vermeyen yüzde 10’luk bir Kürt kesimi var. Onların da sosyolojik tabanı diğerleriyle aynı ama kafalarında bir etnik kimlik meselesi var. MHP tabanının ayrıldığı nokta “Biz daha Türk’üz”, o yüzden onlar AK Parti ile daha kolay bütünleşiyor. Kürtlerin durumu biraz daha zor ama aynı sosyoekonomik tabanın içindeler. Buna bir de CHP içindeki yüzde 10’luk Alevi nüfusunu ekleyin, çünkü onların tek farkı dinsel nedenler. Etti size yüzde 85... Cumhuriyet kurulurken yaratılan örnek vatandaş/beyaz Türk modelini örnek alanlarla almayanların oranı, yüzde 15’e karşılık yüzde 85. Türkiye’ye böyle bakacaksınız.

- Peki, bugünkü başkanlık tartışmasıyla bu durumu nasıl ilişkilendiriyorsunuz?

Hiçbir toplum, o toplumun talep ettiğinden daha fazla demokrat olamaz.

- Peki, bu tehlikeli bir şey değil midir?

Hayır, hiçbir tehlikesi yoktur çünkü talep devam eder. Demokrasi talebi, orta sınıflaşma ile ilişkilidir.

‘HALKIN TERCİHİ CEHALET DEĞİL TAM BİR SINIFSAL MÜCADELEDİR

- İyi ama çoğulcu bir demokrasiye karşı çoğunluğun egemen olduğu bir sistem sakıncalı değil midir? 1930’larda kitlelerin yönlendirildiği günleri hatırlayalım..

Ben kitlelerin yönlendirildiğine inanmıyorum. Demokrat Parti’den beri, halk siyasi gücünü kendi lehinde kullanacağına inandığı partiye oy veriyor. Kime karşı kendi lehine? Vesayet odaklarına ve beyaz Türklere karşı... Tabii biz örnek vatandaşlar altta yatan zekâyı fark etmediğimiz için “Bunlar cahil” diyoruz. Halbuki bu cehalet değil, tam bir sınıfsal mücadeledir.

- “Demokrasi talebi orta sınıflaşma ile ilişkilidir” derken ne kastediyorsunuz?

Eskiden Türkiye’nin yüzde 85’i köylüydü, yüzde 15’i şehirliydi. Şimdi tam tersi. Bu orta sınıflaşma, Turgut Özal döneminde başladı. Orta sınıflıkla köylülüğün farkı şudur: Köylülük, rutinin devamını öngören bir yaşam şeklidir. Tarla ekilir, hasat zamanı gelir, aynı döngü devam eder... Bireysel değildir. Oysa orta sınıf pek çok etki içindedir. Bireysellik ve özgürlük talepleri artmıştır. Başta ekonomik refahı olmak üzere kendi çıkarları peşindedir. Bu orta sınıf geleceğinden eminse, umutla bakıyorsa fevkalade demokrat, özgürlükçü ve bireyselci olur. Ama aynı orta sınıf eğer geleceğini karanlık görüyorsa, endişeliyse, fevkalade sağcı, hatta faşist olur. Alman faşizmi budur. Bugün Macaristan faşizmi de Fransa’da yükselen Le Pen dalgası da budur.

  • "1950’den beri, her seçimde halk siyasi gücünü beyaz Türklere karşı kendinden yana kullanacak siyasetçilere oy veriyor... Biz ‘Bunlar cahil’ diyoruz. Halbuki bu cehalet değil, tam bir sınıfsal mücadeledir."

- Peki, bugün Türkiye’de başkanlık söyleminin artması da bu korkular ve sağ eğilimlerin artmasıyla mı ilişkili?

Bu güzel bir soru ama buna cevap verebilmek için ciddi bir araştırma yapmak lazım. Ben, Türkiye’deki siyasi refleksi hep örnek vatandaş-devlet vesayeti işbirliğine karşı halkın başkaldırması olarak görüyorum. Bugün çok ileri ve rafine demokratik talepler yapmazlar ama temel demokratik değerlerden de vazgeçmezler. PKK tehlikesi, FETÖ tehlikesi... Bunları görüyor halk ve OHAL’e fazla ses çıkarmıyor.

 

‘TAYYİP BEY’E ‘OTORİTER’ DEMEK YANLIŞ, O HALKIN EĞİLİMLERİNE HİTAP EDİYOR’

- Peki, şimdi Meclis’e getirilen başkanlık modelini nasıl buldunuz? “Meclis’in başkanı yeterince denetleme imkânı yok. Milletvekillerinin çoğunluğu başkanın partisinden olacak, dolayısıyla başkan Meclis’i kontrol altında tutacak” eleştirisine ne diyorsunuz?

Bu ilkesel bir eleştiri değil, olması ihtimali olan bir şeyin eleştirisi, hatta korkusu. Bence iki seçimin aynı anda yapılmasının hiçbir mahsuru yok. Zaten Cumhurbaşkanlığı seçimleri iki turlu olduğu için tam olarak aynı zamanda yapılmıyor. Velev ki aynı turda seçildi. Halk her ikisini de bambaşka nedenlerle seçebilir. İsterse farklı partilerden seçer, isterse aynı partiden seçer... Diyelim ki aynı partiden seçti. O da bir halk iradesi değil midir? “Halk bunun mahsurunu bilemez” diyorsan, o zaman sen demokrat değilsin. Demokrasi, halkın doğruyu bildiği üzerine kurulan bir sistemdir. Halkımız cahil falan değil, gayet bilinçli...

- Ya çoğunluk hegemonyası oluşması tehlikesi?

Bakın, Türkiye’de 80 yıl boyunca yüzde 15’lik beyaz Türk kesim, Anadolu’nun genellikle köylü yapıdaki halkını ekonomik olarak kullandı. Anadolu’nun yıllar yılı fakir bırakılmasının sonucu, Türkiye’de böyle bir kutuplaşma doğdu. Bu kutuplaşma da şimdiki siyasi tabloyu ortaya çıkardı.

  • "Toplumun hangi yönde siyasi refleksleri varsa Tayyip Bey onu hissedip siyasetini onun üzerine inşa ediyor. Bu halk, benim beyaz Türk arkadaşlarımın zannettiği gibi, körü körüne makarna için, Müslümanlık için oy vermiyor..."

- Peki, bu yeni tablo Türkiye’de demokrasinin geleceği açısından tehlikeli olabilir mi?

Olamaz. Tayyip Bey için “Otoriter adam” diyorlar. “Onun kişiliğinden kaynaklanıyor” diyorlar. Tayyip Bey’in son 20 yılda ne kadar değiştiğinin ben şahidiyim. Toplumun hangi yönde siyasi refleksleri varsa Tayyip Bey onu hissedip siyasetini onun üzerine inşa ediyor. Otoriter olarak algılanması yanlış, sadece halkın eğilimlerine hitap ediyor. Benim arkadaşım olan CHP’liler, neden yüzde 25’in üzerinde oy alamıyorlar? Beyaz Türklerden gelen yüzde 15 ile Alevilerden gelen yüzde 10’u yeter görüp siyasi risk almıyorlar. Bunu bir tek Turan Güneş kırmıştı. CHP’yi reddimiras edip “Biz devletin partisi değil halkın partisiyiz” demişti. Sonra halkçı Bülent Ecevit ile “Karaoğlan” döneminde yüzde 42 oy aldılar. Demek ki bu halk, benim beyaz Türk arkadaşlarımın zannettiği gibi, körü körüne makarna için, Müslümanlık için oy vermiyor.

Kübra PAR / GAZETE HABERTÜRK