Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Kerem Akça / keremakca@haberturk.com

        Dünyanın önde gelen festivallerinden Uluslararası Rotterdam Film Festivali, bu sene 22 Ocak-2 Şubat tarihleri arasında 43. kez düzenleniyor. Bir kez daha keşif imkanı tanırken, farklı anlatı arayışlarına, aşırılığa ve olağandışı karakterlere alan açan, genelde dünya prömiyerlerinden oluşan yarışmasıyla da sinefilleri doyurmayı hedefliyor. Festivalin ilk günlerinde izlediğim Altın Kaplan rekabetçisi eserlerden özellikle Bulgar filmi “Viktoria” ile Avusturya filmi “My Blind Heart” en dikkat çekicileri idi. Yarınki ödül töreniyle yarışması sonlanacak festivale dair geniş analizime önümüzdeki hafta ulaşabilirsiniz.

        Bu yıl ikinci kez katıldığım Uluslararası Rotterdam Film Festivali, yarışmasının marka değeriyle birçok genç yönetmeni onurlandırmış bir etkinlik. Festivalde dünya sinemasında olup biteni toparlayan ‘Spectrum’ gibi bir bölüm olsa da esas hedef bu değil. Aksine genç, alternatif, deneyci ve hevesli yönetmenlerin ilk veya ikinci işleriyle kendilerini kanıtlamaları... Festival, bu sene Huber Bals Fonu’nun 25. yılı şerefine de özel bir programla Weerasethakul’dan Kaige’ye uzanan isimlerin çok duyulmamış eserlerine odaklanma veya yeniden göz atma olanağı sunuyor.

        ‘VIKTORIA’ AĞIRLIĞINI HİSSETTİRDİ

        Peki ama 15 filmlik yarışmanın ilk dokuz filmi nasıldı? Karakter olarak öteki/anti-kahraman tanımlarının, içerik olarak aşırıklıkların öne çıktığı festival, bu kez de benzer bir yaklaşımla farklı anlatı denemelerini gözden geçirmemizi sağlıyor. Özellikle de ülke sinemalarının geleneklerini altüst ederken, bir anlamda cinselliği, eşcinselliği, hastalıkları, defolu olmayı öne çıkarmak esas olarak benimsendi. Bunlara sıra dışı yaklaşımlar eklenince ‘başarı’, eklenmeyince ‘hayal kırıklığı’ geldi. Bu durum karşımıza öyle ya da böyle bir tablo çıkardı.

        Bunlar arasında ilk akla gelen Maya Vitkova’nın Romen Yeni Dalgası’na aitmiş gibi gözüküp, “4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün”ün (“4 Luni, 3 Saptamâni Si 2 Zile”, 2007) akrabası gibi dursa da bu yanılsamayı tersine çeviren “Viktoria”sı… Bulgaristan’da sosyalist rejimle aynı günlerde doğunca, göbek bağı ve deliği olmadan dünyaya gelip ‘mucize çocuk’ veya ‘komünizm bebeği’ olarak adlandırılan bir kızın hikayesini merceğine alıyor. 155 dakikalık süresine karşın, sosyal gerçekçi sinemanın basmakalıplığına da, politik meselenin duygusallığına da kapılmıyor.

        Aksine Maya Vitkova, Günter Grass’ın romanından uyarlanan “Teneke Trampet”te (“Die Blechtrommel”, 1979) Alman siyasi tarihinde bir yolculuğa çıkaran ve bir türlü büyümeyen Oskar’ın tuhaf dünyasıyla akrabalık kuruyor. Etraftaki siyasi tutuma ve halkın pasifliğine kızan karakterin üç yaşında büyümemeye karar vermesi, kullanışlı bir ‘biyografi’ tanımına açılmıştı. Orada faşizm ile anılan ülkenin yerini ise burada komünist düzenin baskıcılığı alıyor. Kurmaca biyografiye bir Doğu Avrupa kıyafeti giydiriliyor. Aslında bu noktada da ‘Viktoria’nın gözünden akanlar, üst açı-alt açı dengesiyle gelen hiyerarşiyle mücadele, geniş ölçekli planlarla hicvedilen durumlar ve büyülü gerçekçilikten beslenen hayal sahneleriyle bütünleniyor.

        Bulgar sineması için yeni bir kapı açabilecek eser, şüphesiz sinemanın gördüğü en ilginç gerçek hikaye uyarlamalarından biri. Doğum-ölüm arasındaki çizgide, komünizmin yasaklarına karşı mücadeleyi ‘eğer bebek gelirse?’ izinde katmanlı bir dünyayla karşılıyor. “Viktoria”, komünist rejimin çöküşü öncesindeki Bulgaristan’a eklektik ve özenli bir görsel yapı yoluyla göz atmasıyla adından çokça söz ettirecek bir yapıt.

        HERZOG’DAN BESLENEN BİR KARAKTER TANIMI

        Avusturya yapımı ayrıksı “My Blind Heart” (“Mein Blindes Herz”, 2013) de sanki bu sürecin en tartışmalı ürünü olarak anılabilir. Anormal bağdokusu yapısı ile bilinen genetik bozukluk Marfan sendromu, körlük, kalp atışlarını hızlandırma ve belli bir boyun üzerine ulaşmayı engelleme gibi yan etkilere sahip. Peter Brunner, ilk filminde bu hastalıktan mustarip bir adamın portresini çıkartıyor. Elbette bunu yaparken, sömürüye kaymıyor. Aksine siyah-beyaz sinematografide, bazı şeylere görmeden tepki verebilen, kendini dünyadan soyutlayan rahatsız edici, huzursuz bir birey yaratıyor.

        Herzog’un ilk dönemindeki gibi tavizsiz, yer yer gizemli ve gerçek olduğuna inanmadığımız bir öteki hikayesi, kara film geleneğine teğet geçiyor. Kah “Even Dwarfes Started Small” (“Auch Zwerge Haben Klein Angefangen”, 1970), “The Enigma of Kaspar Hauser” (Jeder Für Sich Und Gott Gegen Alle”, 1974), kah “Camdan Kalp” (“Herz Aus Glas”, 1975) ile yan yana konabilecek eser bunların arasından bir yol buluyor kendisine. Bir cinayetin, ölümün yaşatabileceği yaşamsal deformasyona dikkat çekiyor. Onun yanına da alışık olmadığımız tiplemeleri uygun bulup bütün parçaları bir araya getiriyor. Retro ruhlu görsel tercih de karamsarlığı doruğa çıkarırken ince sembollerden destek alıyor. Sanki son kalemde “Eraserhead” (1977) ile “Tetsuo” (1989) melezi bir yapı inşa ediliyor.

        ANILAR ANCAK BÖYLE GÖRSELLEŞTİRİLEBİLİRDİ

        Çok görülmemiş, aman aman anlatı metotları kullanmasalar da “Happily Ever After” ile “Casa Grande”, alışık olunan formüllere yaklaşma profesyonelliğiyle dikkat çekiyorlar. Tatjana Bozic’in yarışmanın tek Hırvat rekabetçisi olarak kendi otobiyografik hikayesine uzanıp Balkan Savaşı’nın etrafından hikayeler anlatması bir hayli dinamik. Siyah-beyaz, 1.33:1, 1.85:1, 16mm görüntüler ile fotoğraflardan bir potpuri çıkarırken, kameraya konuşan karakterleri, kendi öznel kamerasını ve rastgelen kadın görüntülerini de unutmuyor.

        Böylece Márta Mészáros’un “Diary of My Children”ı (Napló gyermekeimnek”, 1984) ile Jack Bond’un “Separation”ı (1968) akla getiren serbest takılan hikaye kurgusu hüneri izliyoruz. Hangi yıla gidilip gelindiği herhangi bir kurala bağlanmıyor. Çocuk sahibi olmanın, kocayla geçinmenin yanında özgüvenle aldatılan eski sevgililere uzanılması, üst köşeye günlerin yazılması da gözden kaçmamış. Ama esasen sanki evliliğin ayakta tutma arzusunun gerginliği yansıyor filmin ruhuna. Bozic, 83 dakikalık süresini haddinde kullanırken asla dengeli dinamizmini kaybetmeden bir anlamda bir oto-portreye, parçalı bir belgesele ya da hareketli fotoğrafları olan bir anı defterine imza atıyor. Kadın yönetmenler arasındaki yerini de ayırtıyor.

        BREZİLYA’NIN ‘AMERİKAN GÜZELİ’

        Felipe Barbosa’nın “Casa Grande”si ise aslında “Riocorrente”yi devre dışı bırakan Brezilya yapımı olarak öne çıkarılmalı. Yarışmanın bu iki yegane Güney Amerika temsilcisi, geçtikleri bölgeler ile ele aldıkları insanlarla hiç de ülkelerini andırmıyorlar aslında. Rio de Janeiro’nun bambaşka yüzeylerine bakış atıyorlar. “Casa Grande”, yörenin “Amerikan Güzeli” (“American Beauty”, 1999) olarak dikkat çekilebilecek, müstakil evinde iki çocukları ve hizmetçileri ile yaşayan bir ailenin iletişimsizliğine odaklanıyor. Mizahı öne çıkarmadan yörenin gerçeklerine sakinlikle yaklaşıyor. Normal objektiften, dinginlikten kopmadan, sabit kamerayı bırakmadan onların içine giriyor. Barbosa, sevgisizliği öne çıkarırken 17 yaşındaki erkek çocuğun seks ve gece hayatını daha bir öncelikli ele alıyor.

        Burjuvazinin tanımını alışık olduğumuz favela hayatı ile değiştiriyor. Brezilya sinemasında böylesi bir sosyolojik yaklaşım fazla yok. Hatta pembe diziye yakın karakterlerin küçük ahlaksızlıkları, özgürlük arayışlarının geri dönüşleri ile ailenin muhafazakar yapısı seyirciye tesir ediyor. Ama ufak tefek eksiklikleri de unutmadan geçmemek lazım. “Casa Grande”, ülkenin üst sınıfına yaklaşması, oradaki iletişimsizlik sorununu çözümlemesiyle değer kazanabilir.

        ‘CESUR DENEME’ SEVİYESİNDE KALANLAR

        “Riocorrente” ise bir kesişen hayatlar hikayesini yenilikçi anlatı teknikleriyle yoğurmaya çabalıyor. Suç, seks ile vahşiliğin, aslanın, molotov kokteylinin ve ateşin iç içe geçtiği bir yeraltı dünyası tasviri sunuyor. Büyük şehrin tehlikesine dikkat çekiyor. Alanda vahşilik ile sevgiyi, şiddet ile cinselliği aynı katmanda buluşturup bir model oluşturan “Paramparça ‘Aşklar-Köpekler’” (“Amores Perros”, 2000) kadar etkili değil. Ama bağları net kurmadan direk sembollerle hareket etmesi açısından bir övgüyü hak ediyor. Oyuncuların tökezlemesi ve efekt denemelerinin acemiliği filmi bir hayli yaralıyor.

        Bunun yanında cinsel kimlik arayışı gözlemi “Something Must Break” (“Någonting Måste Gå Sönder”) de cinsel içerik açısından cesur bir çalışma. Punk kültürüne yatkın İskandinav gençlerinin, eşcinsellerinin arasına sızarken, ‘travesti olma’ gibi bir değişimi ele alıyor. Hatta ülkemizde bu konuda bu kadar becerikli veya ayağını korkak alıştırmayan film bulmak zor. Ama yapıtın ara planlarla yol almak isterken, donuk kare ve süper yavaş çekimi öne çıkaran sanat eseri kıvamında kareler dokuması yetmiyor. İçses ve sallanan kameranın bunlara eklemlenmesi Hollywood dramatizasyonunu, kolaycılığını engelleyemiyor. Ve sanki İsveç gibi cinsel kimlik arayışlarına izin veren özgür irade yüklü bir ülkede üçüncü dünya sinemasıyla çekilmiş bir film canlanıyor.

        “Above Us Only Sky” (“Uber Uns Das All”, 2011) ile Berlin Film Festivali’nden ödülle dönen Jan Schomburg, ikinci filmi “Lose My Self”te (“Vergiss Mein Ich”) bir hafıza kaybı olayına odaklanıyor. Dani Levy ile yükselip 10 senedir ortalıkta gözükmeyen Maria Schrader’in beden kullanma ve kompozisyon becerisiyle dikkat çekiyor. Gizemden ziyade varoluş yolculuğuna odaklanırken, aslında bu konuda çokça üretilen eserlerden farklı bir noktaya açılmıyor. Cinsel içeriğiyle festival adına ‘beklenen’ tanımını dolduruyor. Ama Alman sinemasının, dingin, normal objektife alan açan ve geniş plan ile yakın plana düşmeyen, ‘gri-beyaz’ tonlu yaklaşımı birebir canlanıyor. Bu konuda iki seks sahnesi dışında bir görsel kıvraklık göremiyoruz.

        EN ZAYIF FİLMLER HOLLANDA VE GÜNEY KORE’DEN

        Yarışmanın en zayıf halkaları ise Hollanda ve Güney Kore’den geldi şimdilik. 17 yaşlarında bir kızın üzerindeki ‘tecavüz’ yükünü, dakika dakika gizem yapmaya çalışan bir dille onaran “Han Gong-Ju”, hiç de geçtiği coğrafyayı kalkındırabilen bir iş değil. Sosyal gerçekçi sinemanın Güney Kore’den ziyade oralarda Çin’de daha yetkin yapıtlar verdiği kesin. Burada ise 112 dakikalık gereksiz bir uzun süre, kızın duygusallığına bel bağlıyor. Hiçbir yerinden inandırıcılık akmayan bir dram canlanırken, ‘yürüme sekansları’ndan ‘önceden belirlenen son’a doğru ilerleyiş göze batıyor.

        ABD’nin aya ayak bastığı, Vietnam Savaşı’ndan çıkmak üzere olduğu yıllarda, 1972’nin bunaltıcı yazında Hollanda’da bir daireye odaklanan “Farewell to the Moon” (“Afscheid Van de Maan”), Tony Goldwyn’in “İç Çamaşırı”nı (“The Walk on the Moon”, 1998) akla getirebiliyor en fazla. Kullandığı dünyadan kopuk odayı cinsel özgürlük için tanımlamasına karşın, grenliliğin yapay duruşu ve oyuncuların aşırı makyaj sebebiyle şaşı gibi bakmaları tek tipleşmiş karakterleri karşımıza çıkarıyor. Hollanda sinemasının ‘dönem filmi’ tanımı hiç de evrensel değil. Aksine her şeyiyle TV ekranına daha uygun.

        Önümüzdeki iki günde neler çıkacağı merak konusu. Ama altı dünya prömiyerinin, 12 ilk filmin yarıştığı bir ortamda elbette Altın Kaplan Ödülü için sürprizler beklemek hakkımız. Uluslararası Rotterdam Film Festivali ise her zaman olduğu gibi cinsel özgürlük, toplumsal şiddet, ayrıksı karakterler, ötekilik sorunsalı ve yeni anlatı metotları arasında bir tercih yapıp, geleceğin ustalarını seçmeye gayret edecek. Edwin, Violeta Bava, Elia Suleiman, Nanouk Leopold ve Kiki Sugino’dan oluşan ana jürinin kararları her şeyi belirleyecek.

        Kerem Akça’ya göre festivalin programındaki en iyi 10 film:

        1-Story of My Death (Historia de la Meva Mort)

        2-Mouton

        3-Aşk (Her)

        4-Sadece Aşıklar Hayatta Kalır (Only Lovers Left Alive)

        5-Rigor Mortis

        6-Bükreş’e Gece Çöktüğünde ya da Metabolizma (Când Se Lasa Seara Peste Bucuresti Sau Metabolism)

        7-Exhibition

        8-The Sacrament

        9-Günahın Dokunuşu (Tian Zhun Ding / A Touch of Sin)

        10-Sentimental Education (Educação Sentimental)

        Kerem Akça’ya göre Altın Kaplan yarışmasının en iyi 4 filmi:

        1-Viktoria

        2-My Blind Heart (Mein Blindes Herz)

        3-Happily Ever After

        4-Casa Grande

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ