"Müzik benim dua etme şeklim"
Dünyaca ünlü Tunuslu etnik caz üstadı Dhafer Youssef ile 5 Temmuz konserinden önce buluştuk...
Özge Mine SARIÇAM / HABERTURK.COM
osaricam@haberturk.com
Dur, dinle. Yeter ki etrafındakileri görmek için kendine izin ver. Huzur… Ne kadar zor bulunuyor ve ne çabuk kaçıyor. Rastgele bir Dhafer Youssef parçası açtım ve ruhuma nüfuz ederken tam olarak bunları düşündüm. 5 Temmuz Cumartesi gecesi Harbiye Açıkhava’da Hüsnü Şenlendirci, Aytaç Doğan ve 7'tet ekibiyle birlikte etnik caz havasındaki yeni albümü Birds Requiem’i (Kuşların Ağıtı) sunacak olan Tunuslu ud üstadı Dhafer Youssef ile buluştuk.
“Güneş gözlüğümü çıkarmasam rahatsız olur musun?” diyerek başladı, “Olmam” dedim. Ancak ilk sorudan ciddi konulara girdiğimizi düşünmüş olacak ki, “Bir dakika bu soruya cevap verirken sana bakmam gerek!” dedi ve gözlüklerini çıkardı. Röportaj sonuna kadar da yeniden takmadı. Tüm sorularıma fazla düşünmeden, en doğal haliyle cevap verdi. Sonunda bitirdiğimizde “Konsere geleceksin değil mi?”dedi, “Elimden geleni yapacağım” dedim. “Hey neden davetiye istemiyorsun” diye çıkıştı. Güldüm, “Cumartesi oradayım” dedim.
İnsanın içini melankolik bir huzurla kaplayan parçaların mimarı bu adamın kibirden ne kadar arınmış olduğunu görmek beni hiç şaşırtmadı. Beni asıl şaşırtan son derece normal olan nezaketli davranışlara yabancılaşmış olmamdı.
Öncelikle “huzur”un size ne ifade ettiğini sorarak başlamak istiyorum. Ruhunuzla iletişim kurmak için ne yaparsınız?
Dhafer Youssef: Huzur… Bazen kayboluyor ve geri getirmek için uğraşman gerekiyor. Benim için müzik bunu geri getirmede yapabileceğim ilk şey. Bir sanatçı veya müzisyen olarak ya da yolda yürüyen herhangi biri de olsan çok ufak şeylerden dolayı strese girebiliyorsun. Ve neden böyle olduğunu merak ediyorsun. Bu yüzden huzuru sağlamak için ruhunu dinlemen ve ruhunla uyum içinde olman gerek. Nasıl uçağın uçmak için yakıta ihtiyacı varsa, ruhun da huzura ihtiyacı var. Huzur ruhumu uçurmam için gerekli olan yakıt diyebilirim. Ve bazen huzur için gerçekten savaşman gerekiyor.
Tunus ve Türk müzik kültürü arasında dikkatinizi çeken benzerlikler neler?
D.Y. : Öncelikle genel olarak Arap müziğini bilmemiz gerek, Türk ve Pers müziğini etkilemiştir. Ki bu da büyük bir benzerlik katıyor. Benim için önemli olan müziği nasıl hissettiğin, Türk, Tunus ya da Hint müziği olmasının, caz ya da klasik müzik olmasının bir önemi yok. Benzerlik, müziği nasıl hissettiğinde gizli. Türk ve Tunus müziği arasında çok benzerlik var. Mesela Türk ney’ini dinlediğinizde ya da ben fasıl dinlediğimde bu bana çok Arabik geliyor. Aynı şey Tunus müziği için de geçerli. Sanırım ben, kendi müziğimi ortaya koymak için bir sürü müzik dinleyip her şeyi emen bir sünger gibiyim. Ve bu müziği Türk müzisyenler Hüsnü ve Aytaç’la birlikte paylaşmaya geldim.
Sık sık fasıla gider misiniz?
D.Y. : Biliyor musun hiç gitmedim, sadece müziklerini dinledim. Gitmeyi düşündüm ama fırsat olmadı. Gideceğimi umuyorum. Lütfen bana güzel yerler öner! (Gülüyor..)
“SENİN ŞARKILARIN DA SPA MÜZİĞİ GİBİ!”
Tabii ki! Peki dinleyicilerinizin parçalarınızı meditasyon gibi ritüellerde rahatlama amacıyla kullanması sizi şaşırtır mıydı?
D.Y. : Müzik yaptığında bir bebek doğurmuş gibi oluyorsun. Onun daha sonra nerelerde kullanılacağını veya insanların bunu nasıl tüketeceğini kontrol edemezsin. Tüketmek dedim çünkü maalesef müzik de sonuçta bir ürün. Ve insanların bunu orada veya burada kullanmasının bir önemi yok, sonuçta her halükarda insanların müziğimden beslenmesi hoşuma gider. Ancak ilginç bir hikayem var. Sık sık spa’ya giderim ve bir gün yine spa’dayken duyduğum müzik bana çok tanıdık geldi. Arkadaşımın yaptığı bir parçaydı ve ona “Hey senin şarkıların da spa müziği gibi” diyerek takılmayı planlıyordum ancak ondan sonra benim parçamı çalmaya başladılar. (Gülüyor…)
Tunuslu bir ud üstadı olarak, Orta Doğulu insanların Doğu kültürüne ait enstrümanları Batılılardan daha iyi çaldığına ve Batılıların da saksafon, gitar, piyano gibi enstrümanları Doğululardan daha iyi çaldığına inanıyor musunuz?
D.Y. : Müziğin, dil gibi olduğuna inanıyorum. Bir yerde doğduğun zaman oranın kültürüyle doğarsın. Kendine özgü bir lehçen vardır. Orada doğan insanlar aynı kültürü paylaşır. Aynı şey müzik için de geçerli. Avrupalı insanlar buradaki kültürü her şeyiyle gayet iyi anlayabilir ama bazıları bunu yapabilir. Ve bir kişinin bunu yapabiliyor olmasını tüm Avrupalılara mal edemeyiz. Amerika’da doğarsan cazcı olabilirsin veya belki de çok iyi basketbol oynarsın. Bu, Türkiye’de Afrika müziği yapmak gibi bir şey. Mesela burada insanlar rakı içip yanında kavun ve peynir yiyor. Avrupalılarsa uyanınca espresso yanında kruvasan yiyor. Ve benim için bu müzik için de geçerli.
“MÜZİK YAPMAK BENİM DUA ETME ŞEKLİM”
Yani daha iyi yapamazlar çünkü kültürü anlamaları gerekiyor.
D.Y. : Mesele “daha iyi” olmasında değil, nasıl hissettiğinde. Tabii ki bir Avrupalı da ud veya başka bir oryantal enstrüman çalmayı deneyebilir ve eğer bir dahiyse bunu gerçekten başarabilir. Ama çok azı bunu yapabilir. Herkes dahi değil ya! Tabii herkes kendi küçük dünyasında dahidir ama farklı kültürleri gerçekten hissedebilen insanlar kırk yılda bir çıkar.
Küçükken dedeniz sizi Kur’an okumalarına götürürmüş. Dindar biri misiniz yoksa İslam kültürünün yarattığı atmosferi mi seviyorsunuz?
D.Y. : Ben bir müzisyenim. Tabii öyle bir ailede büyüdüm ama zamanla kendi dünyanı keşfetmeye başlıyorsun. Kökler önemlidir ve onlardan tamamen kopmaman gerekir ancak daha ileriye gidebilmek için uçmayı da öğrenmen gerekiyor. Ben kendimi mistik bir müzisyen olarak tanımlıyorum. Sufizmden etkileniyorum ama Sufi değilim. Sufi kültürüyle de ilgilendim, cazla da, klasik müzikle de. Ve hepsinden bir şey emerek kendi ufak ürünümü ortaya çıkardım. Çünkü bir mesajım var. Müslüman, dindar veya daha az dindar olmamın bir önemi yok. Benim için ibadet, her sabah uyanıp müzik yapmak ve sahnede müziğimi diğer insanlarla paylaşmak. Bu benim dua etme şeklim.
“AŞKIN ANAHTARI HOŞGÖRÜ”
Peki ya aşk? Aşık mısınız ve bu size ne ifade ediyor?
D.Y. : Genel olarak mı, kişisel mi?
İkisi de.
D.Y. : Kişisel olarak ise, işte aşkım burada! (Yan masada bekleyen eşini işaret ediyor…) O bana fazlasıyla ilham veriyor. Ama genel olarak aşktan bahsedersek bence tıpkı huzur gibi onu da bulmak için biraz uğraşman gerekiyor. Bazen sevgi alabilmek için eşit şekilde sevgi vermek gerekir, bazen de insanlar verdiğin sevgiye saygı duymazlar. Dengeyi sağlamak için biraz uğraşman gerekebilir. Benim için aşkta en önemli şey hoşgörü ve hata payıdır. Ve bunu yapmak oldukça zor. Biriyle tanışırsın ve onunla ilgili fikirlerin oluşur. Bu fikirlere kendini fazla kaptırırsan düşündüklerin dışındaki her şeye kendini kapatırsın. Ben de elimden geldiğince hoşgörülü olmaya çalışıyorum. Aşkın anahtarı toleranstır.
“ONUN RUHU YANIMDAYDI”
Neden “Kuşların Ağıtı”? Kuşlar neşeli yaratıklar değil mi, yoksa udunuzu dinleyince melankolikleşiyorlar mı?
D.Y. : Ben melankolik bir müzisyenim, ama melankolik biri sayılmam. Hayatı seviyorum ve herkesle iletişim kurarım. Müziğim melankolik ama üzüntülü değil. “Kuşların Ağıtı”nı kaydettiğimiz sıralarda Hüsnü’nün klarnetini dinlerken kırlangıçları gördüm. Bir araya gelip sonra ayrılıyorlardı. Ağıt ise, yakın zamanda çok sevdiğim birini kaybetmenin üzüntüsü içinde olduğum içindi. Çok üzüntü vericiydi ama aynı zamanda o kişinin ruhunun nasıl hayatta kaldığını hissettim. Onun ruhu yanımdaydı ve ondan sonra daha birçok kişinin ruhunu gördüm. Kuşlarla ağıt arasındaki bağlantı aslında bir metafor. Bu nedenle albümün adı “Kuşların Ağıtı” oldu.
Ağlamak üzereyim şu an...
D.Y. : Teşekkür ederim.
Dünyanın birçok yerinde dinleyicileriniz var ve dünyaca sevilen, sayılan birisisiniz. Küçükken mahallenizdeki müezzin müzikal yeteneğinizi fark edip sizi kayıt yapmanız için desteklememiş olsaydı da bugün olduğunuz yerde olur muydunuz? Bu sizin kaderiniz miydi?
D.Y. : Demin söylediğim gibi, tarihin önemli ve bu geleceğini de etkiler. Bence bütün insanlar çizilmiş bir kaderle doğmaz ama müzisyenler müzisyen, sanatçılar sanatçı olarak doğar. Çok dindar biri değilim ama kadere inanıyorum. Ve kaderimde varsa değiştiremeyeceğime de.
Yani o müezzin olmasaydı da hayatınızda bir değişim olur muydu?
D.Y. : Sanırım olmazdı. Farklı bir zamanda veya farklı bir şekilde nerede olmam gerektiğini anlardım.