Orhan Pamuk kendini anlatıyor
Bugünlerde Orhan Pamuk'un adını sıkça duyuyoruz yine. Bu vesileyle eski röportajlarında özel yaşamıyla ilgili sorulara verdiği yanıtlardan bir derleme hazırladık. Pamuk nasıl biridir: Varlıklı bir aileden mi geliyor? Kendisini solcu olarak mı görüyor? Neden yazmaya başladı? İlk cinsel ilişki deneyimi, aşk hakkındaki fikri, kendisine yöneltilen eleştiriler karşısındaki tutumu...
Eyüp TATLIPINAR / HABERTURK.COM
Türkiye'de hakkında en fazla konuşulan, dedikodusu yapılan edebiyatçıdır herhalde Orhan Pamuk.
Bugünlerde yine ismiyle sık sık karşılaşıyoruz. Nasıl olmasın, vesile bol ne de olsa; Masumiyet Müzesi hakkında çekilen belgesel Venedik Film Festivali'nde gösterildi, Bienal'de resimleri sergileniyor ve kısa zaman önce açıklandığı gibi, Erdal Öz Edebiyat Ödülü bu akşam Pamuk'a veriliyor.
Bu etkinliklere bugünlerde haberlerde karşımıza çıkan daha çok siyasi gündem değerlendirmelerini ekleyin: Avrupa'ya gitmek isteyen göçmenler hakkındaki yorumu, AKP'ye eleştirisi, Gezi eylemlerini değerlendirmesi...
Dediğimiz gibi, Pamuk hakkında konuşmak için bahane de malzeme de çok bugünlerde. Fitne ateşine odun taşımak gibi olmasın, bu ortama katkı sağlamak istedik. Mesela arkadaşlarıyla sohbetlerinde konuyu Pamuk'a getirmeyi düşünenlere bir tür yardım, bazı hatırlatmalar... Siyaset konu dışı.
Varlıklı bir aileden mi geliyor? Kendisini solcu olarak mı görüyor? İlk cinsel ilişki deneyimi, pavyon ve dergah tecrübeleri, aşk hakkındaki fikri, kendisine yöneltilen eleştiriler karşısındaki tutumu...
2000'lerde verdiği röportajlardan bir derleme; özel, kişisel sorulara verdiği yanıtlardan alıntılar... Alıntıların yapıldığı söyleşilerin tamamını merak edenler en alttaki nota bakabilirler.
NASIL BİR AİLEDEN GELİYOR?
Orhan Pamuk"un babası Gündüz Pamuk da inşaat mühendisliği okur. İşleri tasfiye ettikten sonra Paris'e gidip IBM şirketinde çalışmaya başlar. Sonra ilk bilgisayarcılardan olarak IBM'in Türkiye şubesini açar ve Türkiye müdürü olur (1959-64). 1964'te Koç Topluluğu'nda çalışmaya başlar, Aygaz Genel Müdürlüğü, Koç Holding Plan Grubu Başkanlığı, Arçelik ile Garanti Bankası Yönetim Kurulu üyeliği ve 1978'den sonra iki yıl da Petkim Genel Müdürlüğü yapar. 2001'e kadar da mezun olduğu üniversitede öğretim görevlisi olarak bulunan Gündüz Pamuk, İsmet Paşa ile Heybeliada'dan tanışıklığından dolayı SODEP'in kurucuları arasında yerini alır: "Halk Partisi yakınlığı ailede hep vardı. Ben, "Tabii Halk Partisi'ni sevecekler, çünkü Halk Partisi döneminde zengin oldular" diye söylüyorum."
Pamuk'un anne tarafı ise 1720'lerde Girit Valiliği de yapmış İbrahim Paşa'ya dayanmaktadır.
"Benden iki kuşak evvel, ailem daha güngörmüş ve zengin bir aileyken, babamların kuşağından başlayarak paraları kaybettiler ve dağıldılar. Yani dağıldık. İstanbul'a gelince, 1800'lerde Avrupa'nın ve dünyanın önemli şehirlerinden biriyken, 1900'lerin ortasında, iş işten geçmişti. 52'de ben doğduğumda o zenginlik, o şaşaa çoktan bitmişti." (2002)
ADI NEDEN ORHAN?
Bizim ailede, çocuklara padişah isimleri koymak, babaannemin hoşuna giden bir şeydi. Murat, Selim ve saire. Annem, bana biraz da tuhaf ve gülünç gelen imparatorluğu kaybetme derdi ve küçük kalabalık bir aileye sahip olma keyfi arasında gidip gelen bu padişah ismi şakasına değinerek, günün birinde şöyle dedi: ‘‘Adının Orhan olmasını ben istedim. Çünkü padişah Orhan öyle fazla tantanalı, gösterişli, ilgi çekmek için çırpınan bir insan değildi! Büyük işler peşinde koşmadı. O sıradandı...'' Türkiye'deki bütün orta sınıfta vardır benzer bir endişe: ‘‘Aman alçakgönüllü ol, vitrine çıkma, etrafta fazla gözükme, dikkat çekme!'' Ben bu endişenin, yaşadığımız kültürü körelttiğini düşünüyorum. Zaten annemin bu seçimi yapmasına neden olan temel düşüncesiyle hayatım boyu mücadele ettim. Yine de, ismim çok belirleyici değil. Osman olsa da bir şey değişmezdi... (2002)
ÇOCUKLUĞUNDA VE İLK GENÇLİĞİNDE NE OLMAK İSTERDİ?
7 ila 22 yaşlarım arasında ressam olacağımı düşünüyordum. Sonra romancı oldum. ‘İstanbul’ kitabımda da ressamlıktan romancılığa nasıl geçtiğimi anlattım. 7 yaşımdan beri resim yapmak bana hayatta şu terbiyeyi verdi: Bir odada tek başına oturup hayal gücünle ve elle çalışmak... İleride ressam olacağım düşüncesiyle çocukluğumda kendimi sanatçı olmaya hazırladım. Sonunda ressam olmadım, yazar oldum. Ama resim yapmak bana sanatçı disiplinini, hayal gücüne saygı duymayı, sanat, edebiyat gibi şeyleri lüzumsuz görmemeyi, bilakis varoluşumun temel unsuru olarak kabul etmeyi öğretti. (2013)
İLK SEVGİLİSİ
Resim, onun dünyası haline geliyor. Adı Farsça kara gül anlamına gelen ilk aşkını resimlerinde model olarak kullanıyor. Onu Cihangirde resim atölyesi olarak kullandığı evde uzanmış haliyle verdiği pozla resmediyor. Hatta kara gülünü, Halil Paşanın Yatan Kadın resmindeki modele benzetiyor. Ne var ki 'Kara Gül' ressam olmak isteyen bir gençle birlikte olmaya başlayınca babası tarafından eğitim için yurtdışına gönderiliyor. Pamuk'un birkaç yıl süren resim aşkı, 'Kara Gül'ünden mecburi ayrılığıyla sekteye uğruyor. Üniversiteyi terk etmek ve ressam olmak istediği için annesiyle hummalı tartışmalara giren Pamuk, sonunda yazar olmaya karar veriyor. (2003)
İLK CİNSEL İLİŞKİ DENEYİMİ
Aslında yalnız gülümseyişini değil, haftada bir öğleden sonra Cihangir'deki bu tozlu daireye neden geldiğini de açıklıyordu bu. Birkaç hafta sonra dudaklarının kenarında gene aynı gülüşü görünce fırçayı boyayı bıraktım ve yanına gidip, divanın kenarına oturup, son birkaç haftadır hayalini kurduğum gibi onu cesaretle öpmeye başladım... Çok geç başlayan fırtına, hava karardığı ve odanın kapkaranlık olması ikimizi de rahatlattığı için kendi doğal akışıyla, hiçbir sınır tanımadan bizi alıp götürdü. Yattığımız divandan Boğaz vapurlarının projektör ışıklarının karanlık sularda ve odanın duvarlarında meraklı gezinişi gözüküyordu... (İstanbul – Hatıralar ve Şehir kitabından alıntı / 2003)
PAVYON VE DERGAH TECRÜBELERİ...
Pavyoncu arkadaşlarım vardı, entelektüellerdi ve gider, anlatırlardı. Pavyon, parça film koyan sinemalar... Onların kapısının önünden geçtim. 1960 yılında Cihangir’de otururduk. Annem 12 yaşındayken abim ve beni Beyoğlu’na sinemaya bırakmazdı! Çünkü yaşımız küçük. Cihangir şimdi en güzide semtlerimizden biri. 1980’lerin sonu, 1990’larda travestiler polis zoruyla atılıyor, radikal dergiler onları savunuyor. Küçük randevu evleri, kabadayılar, cinsellik işçileri diyelim, travestiler daha yeni başlıyordu. Sonra onlar çabuk bir şekilde temizlendiler. Ben bütün bu sokakların üzerinden şehrin tarihini anlatmayı seviyorum. Onlar en kıymetli hazinem, hatırlıyorum. (2014)
Orada muhafazakâr, hatta bugün koyu dinci diyebileceğimiz Çarşamba semtindeki hat hocası Efendi Hazretleri’ni anlattım ('Kafamda Bir Tuhaflık' romanındaki Mevlut karakterinin gittiği, Çarşamba semtindeki bir şeyhten söz ediyor). Mürit toplayan, çok da ünü olmayan küçük bir dergâh. Bu aslında şahsi tecrübem. Ben de 1974’te Teknik Üniversite’yi bırakıp başka şeylerle uğraşmak istediğim zaman, böyle bir hocadan hat dersleri aldım bir süre.
Oradaki taşralı muhafazakâr öğrencilerle benim, Nişantaşılı Orhan’ın yan yana aynı hocadan ders alması bir süre sonra mümkün olmadı.
Kavga falan çıkmadı da ben sıkılmaya başladım. Anladım ne olduğunu, bıraktım. Hattat olmak da istemiyordum zaten. Ama öğrenmek istiyordum. Başka şeyler görünce sıkıldım oradaki ilişkilerden ve hiçbir saygısızlık etmeden yavaşça arazi oldum. İyi ki bırakmışım. Hattat olmak istemediğimi anladım. Aynı yaşlarda ressam olmak istemediğimi anladığım gibi.
23-24. İlk romanıma başladığım günlerdi. (2014)
SOLCU MU?
Kendimi sol olarak görüyordum ama bir parti ya da siyasi gruba girip faaliyet gösterecek biri değildim. Bu iç dünyamı dostça bir şekilde emecek, beni içine alacak toplumsal kurumlar da eksikti. Bu süreçte ben korkunç derecede kitap okudum. (2002)
KIZI RÜYA İLE NASIL BİR İLİŞKİSİ VAR?
Rüya’yla birlikte, hayatın olumlu yanlarını görmeye başladım, sorumluluk almayı öğrendim. Kızım diye bakmıyorum ona, çocuğum o, evet ama aynı zamanda arkadaşım. “Öyle değil, oğlum” derim bazen. O da kızar bana, “Ben senin oğlun değil kızınım” der. Böyle şakalaşırız. Erkek doğsaydı aramızda bir baba-oğul rekabeti olurdu belki ama şimdi iyiyiz. (2008)
MÜZİKLE ARASI NASIL?
Müzikle, aşk ve nefret ilişkim var. Müzik benim için bir teselli aracı... Diyelim ki hayatta yenilmişimdir, kederliyimdir, işler istediğim gibi gitmemiştir; o zaman müziği açarım. Müzik beni defterlerimden uzaklaştırır. Teselli eder. Son derece tutucu ve yararcı bir müzik anlayışım vardır. Bana ilham verip coşturmaz. Verse bile verdiği ilham, asla yazıya dönüşmez. Onun için müziği olduğunca hayatımdan uzak tutuyorum. Çünkü yazım için gereksindiğim şey, teselli değildir; biraz saldırgan, muzır, girişken bir ruh halidir; kimsenin girmeye cesaret edemediği bir toprağa girip orayı ele geçirme durumudur. (2006)
HANGİ FUTBOL TAKIMINI TUTUYOR?
(Fenerbahçeliliği hakkındaki bir soruyu yanıtlarken) Kahramanlarımdan Süleyman bir kızı, Fenerbahçeli diye istememiş. Zavallı Süleyman’ı sevmememiz için bir neden daha. Fenerbahçe’ye laf yok! (2014)
TWİTTER VE FACEBOOK HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYOR?
(Twitter'a bakar mısınız? Sorusu üzerine) Tabii. Fikir edinmeye yarıyor. Mesela Gezi... Bütün olayları takip ettim. Ne zaman, nerede bir daha toplanacaklar vs. Bir de makale yazdığımda tepkilere göz atıyorum.
(...) Twitter’ım, Facebook’um yok. Sizin üzerinden söyleyelim: Sahte hesaplara inanmayınız! İçimden gelmiyor. Twitter’da bir cümle yazıyor ama düşünce geliştiremiyorsunuz. Belki muhafazakâr bir tepki ama öyle. Batılıların ‘one-liner’ dediği tek cümlelik espriler için iyi. Ben öyle değilim. Mesela Cemal Süreya takır takır Twitter cümlesi üretirdi. O şekilde düşünürdü. Benim “Ben bir ağacın kendisi değil, manası olmak istiyorum” sözüm de güzel bir Twitter cümlesi ama anca 40 yılda yazabildim! (2013)
AŞK NEDİR?
Aşk, Atatürk heykeli gibi bir şey çünkü… Herkes hayranlıkla ona bakıyor ve çok önemsiyor. Dahası bildiğini sanıyor. İkincisi, gençliğimde şarkılar, şiirler, filmler hep aşk hakkındaydı ve ben bu aşk kültürünü çok sıkıcı bulurdum. Geçenlerde kızım da bir şarkı çalınırken, ‘Bıktım artık’ diye isyan etti. ‘Gözlerin, ah o gözleriiin’… Manayı gözlerde aramak bana uzaktı. Ben gözlere bakınca bir şey hissetmezdim. İnsanlar aşktan ne kadar edepsizce bahsediyorlar, ne kadar rahatlar derdim. İlk romanlarımda belki bu yüzden aşk konusunda tutuk ve çekingendim. (2008)
AŞKTA NİYET Mİ ÖNEMLİDİR KISMET Mİ?
Gençliğinde insan her şeyi kontrol etmek istediği için niyet önemlidir, “ben ne istersem yaparım” der. Yaşlanınca hafif hafif, benim gibi, rastlantıların, tesadüflerin, kısmet dediğimiz şeyin de hayatta bir rolü olduğunu görüyoruz. (2014)
ORHAN PAMUK UTANGAÇ BİRİ MİDİR?
Temkinli miyim, bilmiyorum ama sosyal olmadığım kesin. Bu halim 15 yıl önce daha vahimdi, şimdi ilerledim. Eski utangaçlığım kalmadı, yine de kalabalıkta canım sıkılıyor. Sabırsız, aceleci ve aksi biriyim, huyumu bildiğim için de böyle davranmamaya çalışıyorum. Bir tek yazarken sabırlıyım, çünkü roman aceleye getirilmeyi kaldırmayan bir sanat. (2008)
NEDEN YAZMAYA BAŞLADI?
Ben bu konularda çok başarısızdım. (Sosyal ilişkileri kastediyor)İstediğim gibi kız arkadaşım olmazdı. Karizma da yoktu.
(...) Bu beni yazarlığa kesinlikle itmiştir, "Ben size göstereyim, bakın ben ne kadar parlağım" deme isteği.
(...) Mesela yakın aile çevremizde bir düğüne/davete gitmeye utanırdım. Çünkü orada, aile çevresinden olan bütün insanlar, -yaşım gelmiş 28-30"a, bilen utandığı için sormaz, ama bilmeyenler- "Aaa sen Gündüz"ün oğlu musun? Ne yapıyorsun şimdi?" diye sorarlardı. (Çok kısık bir sesle) "Hiç bi-şey, ev-de-ro-man ya-zı-yo-rum." Çok zor bir durum. Sonra "Hiç bir baltaya sap olamama" lafı benim için büyükler tarafından çok kullanılmıştır ve onları öldürmek isterdim. (2002)
YAZARKEN EN ÇOK ZORLANDIĞI ŞEY NEDİR?
İlk cümle benim için çok önemli. Romanın üslubu, içinde olan her şeyi ilk cümlede söylemek isterim. Bu nedenle onu yazması zordur. (2015)
NASIL YAZAR?
Terbiye edilmiş bir makine gibi yazının başına geçerim. Bazı törencikler, bazı kurallar, ezberlenmiş alışkanlıklar beni disipline eder. Okurlarım hep 'Nasıl iyi yazılır?' diye sorarlar. Benim buna cevabım şudur: Yazarlık çok disiplinli bir iştir. Yüzlerce kuralınız olacak. Bunlar sizi çalışmaya itecek. Geleceksin. Kahveni yapacaksın. Ve küçük törencikler başlayacak. Neler onlar? Masa üzerinde kahven, küçük kağıtların, yapılması gereken işlerin olur. Telefonu kaparsın, kendi kendine volta atarsın. Masanda oturursun. Seni çalışmaya zorlayacak şeyleri yaptıkça mutlu olursun. (2006)
‘Saf ve Duygusal Romancı’ kitabımda anlattığım gibi anlattığın sahneyi önce resim olarak düşünürsün. Bunu hayal gücünüzde geliştirirsiniz. İlle de bunu resmetmezsiniz. Ama düşündüğünüz, kafanızdaki resme uygun kelimeleri seçersiniz. Temel edebi tasvir faaliyeti budur. (2013)
GÜNDE KAÇ SAYFA YAZAR?
20 senedir yazıyorum. Yazdığım sayfa sayısını topladım, böldüm, çarptım. Hesabıma göre senede 300 güne yakın çalışıyorum ve 170-180 sayfa yazıyorum. Demek ki ben aslında günde 0,75 sayfa yazıyorum. Bir sayfa yazamıyorum ama bütün günüm burada geçiyor. Tabii bazen şöyle oluyor: 15 gün uğraşıp 10 sayfa yazıyorsunuz, sonra hepsini çöpe atıyorsunuz. (2006)
ROMANI BİTİRMEK NASIL BİR DUYGU?
Gerçekten liseyi bitirmiş gibi hissettim kendimi. ('Kafamda Bir Tuhaflık'ı bitirmesini anlatıyor) İnanamadım. Boşlukta kalıyorsun, devam etmek istiyorsun. Bir ara düşündüm acaba ben kitabı ve kahramanları çok sevdiğim için mi uzatıyorum diye. Hele kitabı bitirdiğimde elli kere üzerinden geçtim. Her cümleden sonra hangi cümlenin geldiğini biliyorum ama dört ay sonra sorsan hatırlamayacağım. Ama çok da mutlu oldum. Çünkü roman süresince yapmak isteyip de ertelediğim çok şeyi yapabileceğim. (2014)
KAPANIP ROMAN YAZARKEN HAYATI KAÇIRMIYOR MU?
Çok şey kaçırdığım kesin ama bu bir şeyi değiştirmiyor. Hayatta bazı şeyleri kaçırmak sizin kararınız, ahlakınız haline geliyor çünkü. Gençler eğlencelere katılır, kızlarla tanışmak ister… Bense o yaşta hep kitap okurdum. Bunda gurur verici bir yan var, bunlarla oyalanmak yerine hayatı anlayacağım, daha derin biri olacağım diyorsunuz. Bir iddia bu, meydan okuma, yüzeyi geçip daha derinde bir yere ulaşma çabası…
Değiştirmedi. Hâlâ hayatı kaçırıyorum. Nobel’in tadını siyasi baskılar yüzünden değil çalışmak yüzünden çıkarmadım. Hiçbir şey bundaki o müthiş tatmin duygusunun yerini tutamaz. Oyuncaklarıyla oynayan bir çocuk, ben kim bilir neler kaçırıyorum diye düşünür mü? Ben de düşünmüyorum. (2008)
NOBEL ÖDÜLÜ YAZARLIĞINI NASIL ETKİLEDİ?
Bazı yazarlar, Nobel’den sonra artık yazamazlar, alışılmış bir durumdur bu. Yaşlandıklarındandır. Yazmak yerine, Nobel’in tadını çıkarmayı tercih ederler belki de. Bende öyle olmadı. Talihliydim. Nobel alırsam ve ardından ‘Masumiyet Müzesi’ çıkarsa, ne biçim okunur diye geçti aklımdan. Komik bir hikaye anlatayım size… Bunu yazmaya 2000 yılında karar vermiştim. Müze için Yapı Kredi’nin desteği söz konusuydu, karşılığında ben de onlara ‘İstanbul’ kitabımı verecektim. Bunu esas evim olan İletişim’e anlatmam şarttı. Öyle heyecanlıydım ki, yemekte bir başladım, bütün gece anlattım da anlattım. İçlerinden biri nihayet dedi ki, “Orhan, sen bu kitabı yazarsan, vallahi bir gün Nobel alırsın.” (2008)
EN SEVDİĞİ KİTABI HANGİSİ?
Bu soruya en son, bu yıl İzmir'de gerçekleştirdiği bir toplantıda yanıt vermiş. Ajans yanıtı şöyle haberleştirmiş: En sevdiği kitabının ne olduğunu söylemenin zor olduğunu belirten yazar, bunun ruh haline göre değiştiğini söyledi. ’Kara Kitap’ adlı romanının en ilginç deneyimi olduğunu, ancak yazmaktan iftihar ettiği romanın ’Benim Adım Kırmızı’ olduğunu açıkladı. Pamuk, ’Benim Adım Kırmızı’ kitabının Çin’de çok sattığını, ’Kar’ romanının ABD’de çok sevildiğini, İspanya’da ise en çok ’İstanbul’ romanının beğenildiğini dile getirdi. (2015)
KENDİSİNİ ELEŞTİRENLERE NE DİYOR?
Yaşlandıkça takmıyorum. Biraz da belki artık (gülümseyerek) –izninizle- kendime güvenim var. Gençliğimde Fethi Naci ya da Berna Moran beni beğensin isterdim (Söyleşiyi yapan Ç.Oskay'ın “Beğendiler işte...” sözünün üzerine:) Evet, Allah razı olsun, Allah rahmet eylesin. Şimdi, bu kuşakta Semih Gümüş var, başka eleştirmenler var. Onlar da beğensin isterim. Ama Nurullah Ataç’ın ya da Fethi Naci’nin bir iktidarı vardı. Bir alay eder, işinizi bitirirlerdi. (...) Onların yazılarını bu acımasızlıktan dolayı, yazarın düşmanları okuyordu. Onlardan korkardım işte. (2013)
ROMANLARI ÇOK SATIYOR AMA AZ MI OKUNUYOR?
Artık o kadar çok duyduğum bir laf ki. Bir kısmı doğru, bir kısmı yanlış. Yeni Hayat 200 bin tane sattı. Bence o kitabı anlayacak 200 bin okur yok Türkiye"de. Ama Benim Adım Kırmızı, o da 170-180 bin tane sattı. Onu anlayacak 180 bin kişi var bence. Ama onun için de böyle dediler. Hatırlatmak isterim ki, benim kitaplarım artık yurt dışında da çok satmaya başladı. (2002)
ALINTILARIN YAPILDIĞI SÖYLEŞİLER:
Cemal A. Kalyoncu / 'Valla Yahudi değilim' / 10 Haziran 2002 Aksiyon
Ayşe Arman / Yine herkes Orhan Pamuk'u çekiştirecek / 14 Aralık 2003 Hürriyet
Can Dündar / İşin sırrı, yazdığını yırtıp atabilmektir / 15 Ekim 2006 Milliyet
Eyüp Tatlıpınar / Orhan Pamuk: Resim yapma isteği cinsel istek gibi / 12 Mayıs 2013 Akşam
Gülenay Börekçi / Orhan Pamuk: “Aşkın tarifinde bilmemek de var” / 17 Mayıs 2013 egoistokur.com
Çınar Oskay / Kara Kitap'tan daha iyisini yazabilecek mi?/ 18 Ağustos 2013 Hürriyet
Çınar Oskay / Orhan Pamuk: Türkiye’de düşünce özgürlüğü yerlerde sürünüyor / 8 Aralık 2014 Hürriyet
Turhan Günay, Sibel Oral, Eray Ak / Orhan Pamuk: 'Bozacı kahramanımın ruh hali değil, hayatı tuhaf...' / 11 Aralık 2014 Cumhuriyet
Kürşad Oğuz / Orhan Pamuk'tan 'tuhaf' açıklamalar! / 13 Aralık 2014 Habertürk
İzmir Konak Belediyesi'nin düzenlediği 'Edebiyat, Roman, Tuhaflık ve Hayat’ başlıklı söyleşi / 16 Mart 2015