Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

İstanbul Gönüllü Eğitimciler Derneği (İGEDER) insanî, millî ve özgün model arayışları çerçevesinde eğitimin yeniden değerlendirilmesi amacıyla bu yıl ilk kez 18-20 Mart tarihleri arasında “Uluslararası Erken Çocukluk Eğitimi Kongresi” düzenledi. “Ne Kadar Erken O Kadar İyi!” mottosuyla gerçekleştirilen kongrenin ardından İGEDER Yönetim Kurulu Başkanı Nuri Özkan, İGEDER Kongre Bilim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Selahattin Turan, İGEDER Kongre Genel Sekreteri Mücahit Kıbrıs ve İGEDER Yönetim Kurulu Üyesi İsmail Ramazanoğlu’nun katılımıyla kongrenin sonuç bildirgesinin değerlendirildiği bir basın toplantısı düzenlendi.

İGEDER’in düzenlediği Eğitimde İnsani, Milli ve Özgün Model Arayışları – I. Uluslararası Erken Çocukluk Eğitimi Kongresi’nin ardından kongre bildirgesi bir basın toplantısıyla değerlendirildi.

İGEDER Başkanı Nuri Özkan, “Kongreyi geçtiğimiz haftasonu gerçekleştirdik. Bugün kongrenin sonuç bildirgesi üzerine bir değerlendirme yapacağız. Eğitime yön verecek insani, milli ve özgün bir eğitim modeli konusunda bir farkındalık yaratmayı ve bunun müzakere edilmesini sağlamayı hedefliyoruz” sözleriyle toplantıyı açtı.

Kongrede çocuk gelişimi konusunu bütünsel olarak ele almaya çalıştıklarını vurgulayan Özkan’ın ardından sözü devralan İGEDER Bilim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Selahattin Turan, “Türkiye’de okul öncesi eğitimin önemiyle ilgili bütün toplumda bir farkındalık oluşturmayı hedefliyoruz. Yapılan araştırmalar da gösteriyor ki okul öncesi eğitimi almış ve almamış çocuklar 15 yaşına geldiğinde aralarında akademik başarı anlamında bir yıl fark oluşuyor. Bu durum sadece akademik başarı anlamında değil, eşitlik ve sosyal adaleti bozması bakımından bir tehdit arz ediyor. Bu konuda orta ve üst sınıf ailelerin farkındalığı daha yüksek” yorumunu getirdi. Bugün dünyanın her yerinde yapılan tüm çalışmaların ailelerin sosyoekonomik durumu ve çocuğun başarısı arasında doğrusal bir ilişki olduğunu ortaya koyduğunu aktaran Turan, “Oysa ayrım yapmaksızın her çocuk, hangi statüde doğarsa doğsun, bir potansiyelle doğar” yorumunu getirdi.

2000’den sonra doğan Z kuşağı günümüz çocukları konusunda anne babalara ilişkin tespitler yapan Turan şöyle dedi: “Anne babalar çocuklarla ilişkilerini yapılandıramıyor. Ailelerde çocukların ciddi ilişkiler, bağlantılar kurabileceği yapılar kayboldu, mahalle kültürü kayboldu. Mümkünse çocukların büyükanne ve büyükbabayla zaman geçirmesi sağlanmalı. Ailelerin en çok dengeyi kurmakta zorlandığı konulardan biri de çocuklara kontrol hissi vermek. Anne babalar ya aşırı kontrolcü ya çok serbest davranıyor, çocuğunu yönetemiyor.”

İGEDER Genel Sekreteri Mücahit Kıbrıs bir ekleme yaparak bu savı güçlendirdi. Yapılmış bir araştırmanın sonucundan söz eden Kıbrıs, 1990’lı yıllarda bir çocuğun erken çocukluk döneminde ortalama 80 kişi ile muhatap olurken bugün bu sayının 15-20 seviyesine gerilediğini kaydetti. Bu anlamda erken çocukluk döneminde çocuklara sosyal becerilerin kazandırılmasının aile ve akrabalarla daha yakın bir ilişki kurmaktan geçtiğine dikkat çekti.

Bildirgeyi açıklayan Turan’ın konuşmasından satır başları şu şekilde:

Kongreye yurt içinden ve dışından 2 bin kişi katıldı. Başta psikoloji, felsefe, ilahiyat, sosyoloji, sağlık alanları olmak üzere erken çocukluk ve eğitim bilimleri uzman ve akademisyenlerince 193 bildiri sunuldu, kongre kapsamında farklı atölye, çalıştay ve panellerle erken çocukluk eğitimi farklı yönlerden müzakere edildi. Bugüne kadar erken çocukluk eğitimi konusunda sadece erken çocukluk eğitimcileri çalışmalar yapıyordu, kongre bu alanda interdisipliner bir çalışma ortamının hayata geçirilmesine de vesile oldu.

Türkiye son 10 yılda erken çocukluk eğitimi konusunda önemli gelişmeler kaydetti ve okul öncesi eğitim programları alandaki gelişmeler ışığında yenilendi. Toplumda duyarlık oluşturmak amacıyla çeşitli çalışmalar yapıldı, okul öncesi eğitim kurumları yapısal ve fiziksel olarak iyileştirildi ancak erken çocukluk eğitiminin hayati önemi ve hassasiyeti konusunda farkındalık, toplumun bütün kesimlerinde, istenen düzeye getirilemedi.

Çocuk 0-3 yaş arasında duygusal, sosyal, zihinsel ve hatta cinsel gelişimini yüzde 80 oranında tamamlamış oluyor. Biz erken çocukluk periyodunu UNESCO’nun da yaptığı çalışmaları göz önünde bulundurarak 0-6 yaş aralığından 0-8 yaş aralığına çektik. Bu dönemde verilen erken çocukluk eğitimi, çocuğun gelişimi açısından özellikle anne babanın birlikte çalışmaya başlamasıyla birlikte daha kritik bir önem arz ediyor.

Günümüz çocukları 2 yaşında teknolojiyle tanışıyor. Bugün hepimiz biliyoruz ki teknolojinin doğru kullanılmaması halinde bazı zararları da var. Bunların başında bağımlılık yaratması ve çocukları tek boyutlu bir dünyaya indirgiyor olması geliyor. Anne babaların 0-12 yaş arasında teknoloji kullanımını kontrol etmesi gerekiyor. 2000’li yıllarda doğan çocukların 30’lu yaşlarına geldiklerinde kendilerini yönetemeyeceklerine dair endişemiz ciddidir.

Çocuğunuzun başarılı olmasını istiyorsanız Türkçe ve matematik bilgisinin temelleri çok önemli... Türkçe kendini ifade etme becerisi, matematik ise o olgular arasında bağ kurma becerisi kazandırır. Bu nedenle erken yaşta yabancı dil eğitiminin tekrar tartışmaya açılması gerekiyor çünkü yabancı dile ihtiyacı olan insan her yaşta öğrenebilir ancak insanların kendi anadilinde kendilerini ifade etme becerileri çok küçük yaşlarda çok büyük hassasiyetle kazandırılması gereken bir beceri.
Bugün başarının tanımı bilimsel anlamda şu şekildedir: Çocuğun doğuştan var olan potansiyelini hayat boyu yüzde 100 olarak kullanacağı ortamın sağlanması ve sürdürülebilir kılınması. Bizim toplumsal handikaplarımızdan biri, başarıyı hep akademik anlamda algılamamız. Oysa bugün yapılan araştırmalar gösteriyor ki hayat başarısı en düşük olanlar, fen lisesi mezunları.
2000’den sonra doğan neslin özelliği, görsel öğrenmeleri... Dinleyerek öğrenmiyorlar, dinlemek zorunda da değiller. Bu nesil, güzel bir nesil ama motivasyon krizi yaşıyor.

Öğretmenliği profesyonelleştirmek gerekiyor. Eğitim fakültelerine öğrenci alırken kişilik testine tabii tutup yatkın insanları almalı, ailede öğretmen varsa artı puan verilmeli, vs. Gelişmiş ülkelerde bunun örnekleri var. Yatkınlık test ve mülakatları artık yüzde 98 oranında isabetli sonuçlar veriyor. Türkiye’de öğretmenlik, kamu istihdam alanı, memurluk gibi görülüyor, bu da mesleki anlamda profesyonelliği zayıflatıyor. Diğer yandan öğretmenlik mesleği ve eğitim etiğini masaya yatırmak gerekiyor.
Bildirinin maddeleri ve değerlendirmesi şu şekildedir:

1. ‘Yarınki Türkiye’nin yaşatıcıları çocuklardır’ varsayımından hareketle Türkiye’deki bütün çocukların eşit ve adil bir erken çocukluk eğitimi alması için bütün kaynaklar seferber edilmelidir.

Yarınki Türkiye’nin çocukları olarak görmemiz gerekiyor, tüm anne babalar kendi çocuklarını önemsiyor oysa Türkiye’nin çocukları olarak görmek gerekiyor. Okullaşma oranları giderek artıyor, şu anda yüzde 70-80 oranlarına ulaşmış durumda. Farklı yaş oranlarında farklı oranlar olsa da en azından 5 yaş düzeyinde yüzde 100’ü hedeflemeliyiz.

2. Erken çocukluk eğitimi başta olmak üzere bütün eğitim kademlerinde; çocuklarımıza Türkiye’nin bir yeryüzü devleti olma ülküsüne hizmet edecek ve bunu destekleyecek bilimsel birikimle birlikte geleneksel birikimi de göz önüne alan özgün bir erken çocukluk eğitim felsefesinin oluşturulması gerekmektedir.
Okul öncesi eğitim müfredatında çocuklara kendine ve ülkesine güven duygusu verilmiyor. Fransızlar Fransızca’yı, Almanlar bir Alman olma ve eleştirel düşünme bilinci aşılar çocuklarına. Türkiye’de neyi önemsediğimizi ve eğitimin odağına neyi koyacağımızı düşünmeliyiz.

3. Başta erken çocukluk eğitimi olmak üzere bütün eğitim kademeleri, çocuklarımızın farklı yaşam alanlarını bir bütün olarak algılayabilecek ve bütünleştirebileceklerini sağlayacak yeni bütüncül eğitim yaklaşımlarına ihtiyaç bulunmaktadır.
Bu yüzyılın çocukları oyun, musiki, sanat ve teknolojiyi bütünleştirecek bir bakış açısına ihtiyacımız var. Bu amaca ulaşabilmek için okul öncesi eğitimin yarım gün olması gerekiyor.

4. Bütün eğitim kademelerinde “ödev esaslı ahlak insanı” yetiştirme anlayışı önceliklenmelidir.
Herkesin işini iyi yapması bilinci aşılanmalı. Bir temizlik görevlisi de bir akademisyen de bir gazeteci de görevini en iyi şekilde yapmakla yükümlüdür. Çünkü önce iyi bir insan olmakla yükümlü olmalıyız. Önce insan sonra öğretmen, önce insan sonra Müslüman vs gibi.

5. Erken çocukluk eğitimi programları, çocuklarımızın özgürlük-güven dengesini sağlayacak şekilde kendine ve toplumuna güven duygusunu güçlendirecek temel amaçlarından hareket edilerek yeniden yapılandırılması gerekmektedir.
Okul öncesi eğitim kurumlarında çocuğun kendisini tanıma sürecinin başlaması. Her çocuk kendi ruhunun ufkuna yürümelidir. En büyük tehlike aslında herkesin çocuğunu kendisine benzetmeye çalışması. Çocuğun kendisi tanıması demek, kendi farkındalığının farkına varması demek.

6. Hâlihazırda ki müfredat gelişimsel kazanım ve göstergeler açısından iyi tasarlanmış olmasına rağmen millî, insanî ve manevi bileşenler açısından desteklenmesi; programındaki bilişsel, fiziksel, sosyal, duygusal, iyi alışkanlıklar kazandırma dil ve özbakım becerilerine ek olarak ahlâki gelişime yönelik kazanım ve göstergelere programda yer verilmelidir.
Müfredatımız güzel bir uyarlama, öğrenme merkezleri var ancak bizim anaokullarımız çok teknik ağırlıklı gidiyor. Bedensel, zihinsel, duygusal anlamda çocuklara iyi alışkanlıklar kazandırılması gerekiyor. Eğitim sonuçla uğraşmaz. Proaktif olmak zorundasınız. Bir şeyler olup bittikten sonra program uygulamanın hiçbir anlamı yok. Her çocuk öğrenme motivasyonu ve ihtiyacıyla doğar, bu heyecanı, arzu ve isteği önce anne baba ardından okul ve sonrasında toplum bozar. Anne babanın görevi bu heyecanı, arzu ve isteği erken çocukluk döneminden itibaren taze tutmaktır.

7. Özel erken çocukluk eğitimi yapan kurum ve yapılara, kendi geliştirdikleri model ve anlayışlara dayalı öğretim programı geliştirme imkânı verilmeli; bu programlar resmi ve akademik olarak izlenerek değerlendirmelere açık hale getirilmeli; ülkemiz ihtiyaçlarına uygun iyi örnek modeller geliştirilmesi gerekmektedir. Özel ve devlete bağlı anaokulları, okul öncesi eğitim kurumları var, ayrıca diyanete bağlı olan okullar ve azınlık okulları da mevcut. Buralarda ortak bazı değerlerin, kavramların verilmesi ve denetlenmesi gerekiyor.

8. Bütün eğitim kademelerimizdeki eğitim programlarının, çocuklarımızın ‘bütün yeteneklerini teşvik edecek’ şekilde yeniden gözden geçirilmelidir. Lise türlerimiz var ve bu türler aslında bütün yetenekleri teşvik etmeyi mimkün kılmıyor. Bu yaftalama ve sıralamayı ben pedagojik ahlaksızlık olarak değerlendiriyorum. Hiçbir çocuğu yaftalamayan bir sistem bulmamız gerekiyor. Lise türlerinin azalması ve puan sistemleri arasında geçişgenlik sağlanması gerekiyor. Yeni nesil esnek olmak istiyor, deniyor, başarısız olursa başka bir şey denemek istiyor ve bunun önünü açmamız lazım. İnsan sevdiği işi yaptığı zaman her zaman başarılı olur, sevmediğiniz bir insanla evli olabilir misiniz?

9. Erken çocukluk dönemlerine yönelik öğretmen yetiştirme programları millî, insanî ve manevî bileşenler de göz önünde bulundurularak yeniden yapılandırılmalıdır.

10. Okul öncesi kurumlarında çalışan öğretmenlere millî ve insanî değerlerin öğretimi ile ilgili sertifikasyon programları hazırlanmalıdır.

11. Erken çocukluk eğitimi alanında çocuk hikâye, metin ve görselleri ağırlıklı olarak başka kültürlerden aktarılarak, çevrilerek kullanılmaktadır. Özgün, kültürümüze uygun erken çocukluk metin ve görsellerinin üretilmesi için çalışmalar yapılmalı, projeler geliştirilmeli ve desteklenmelidir. Avrupa ülkelerinde okul öncesi eğitimde masalların, hikayelerin yazarları kendi uluslarının yazarlarıdır. Yüzde 85 oranında kendi yazarlarını okuturlar. Nasreddin Hoca okul öncesi eğitimde tuttu örneğin. Nasreddin Hoca üzerinden çocuklara eleştirel düşünme becerisi kazandırabilirsiniz.

12. Yeni nesil çocuklar dijital bir devrim içerisinde kendilerini bulmuşlardır. Bu nedenle her bir çocuğun kendi özgün ruhunun ufkuna yürüyebilecek ve kendi iç dünyalarına keşfedebilecekleri yeni pedagoji ve görsel öğrenmelere ağırlık verecek yeni bakış açıları geliştirilmelidir.

13. 2000 yılından sonra doğan çocuklar çok şanslı bir nesil olmasına rağmen teknolojik bağımlılık sorunu ile karşı karşıyadır. Bu nesil, 2030’lu yıllarda kendi kendini yönetemeyeceği tahmin edilmektedir. Bu sebeple çocuklarımızın çok yönlü yetiştirilmeleri için başta aile olmak üzere okullarımıza, öğretmenlerimize eğitim liderlerine ve medyaya büyük sorumluluklar düştüğü eğitimde politika yapıcılar tarafından sürekli hatırda tutulmalıdır.

14. Çocuklarımızı sınavlar aracılığı ile sıralama, eleme ve yaftalama yerine ‘bütün öğrencilerimizin başarılı olabileceğine inanan bir toplum ve eğitim anlayışına’ geçiş için özgün değerlendirme sistemlerinin geliştirilmesi gerekmektedir.
Toplumda her çocuğun başarılı olamayacağı gibi bir algı var. Aslında her çocuk başarılı olabilir. Çocuk yüzde 90 zihinsel engelli olsa bile, yüzde 10’luk potansiyelin tamamı ortaya çıkarılabilir, o başarıdır.

15. Türkçenin doğru ve güzel kullanımı, zengin bir dil ve düşünce gelişimi için özgün ve yapılandırılmış etkinlik ve uygulamalar daha da iyileştirilmesi ve Türkçenin çocuğun ileriki yaşamındaki hayatî önemi konusunda toplumda farkındalık çalışmaları yapılmalıdır.

16. Okul öncesi eğitim kurumlarında Türkçeyi öğrenmeyi zor durumda bırakacak yabancı dil öğretimi uygulamaları tartışmaya açılmalıdır.

17. Çocukların gelişimleri bir bütün olarak gerçekleştirebilmesi için tam gün eğitime geçiş için planlamalar yapılmalıdır.

18. Okul öncesi eğitim kurumlarımızın fiziki mekânları hali hazırdaki müfredata uyumlu hale getirilmesi için iyileştirilmeler yapılmalı; yeni açılacak okul öncesi eğitim kurumları klasik Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet mimarisini içerecek geniş bahçe ve oyun alanlarını da içeren özgün mekânlar olarak tasarlanmalıdır.