Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Gizem Sevinç Selvi / GAZETE HABERTÜRK

T uğba Sarıünal 28 yaşında, genç bir yazar. 4 kitabı var. Uzun boylu, havalı ve güzel bir kadın. Yazdıkları herkese hitap etmeyebilir ama bu çok sattığı, beğenildiği gerçeğini değiştirmiyor. Üstelik göz attığım eski röportajlarında pompalandığı üzere kafayı kırmış bir hali de yok, son derece normal biri. İstanbul’da bomba paniğinin tavan yaptığı günlerden birinde Taksim’in göbeğinde buluştuk, Paranoya’yı konuştuk.

Kimsiniz siz Tuğba?

İstanbul’a geldiğimde bir senarist geliştirme okuluna kabul edildim. Aslında senaristim. Bir yandan da ekstra gelir sağlamak için mankenliğe başladım, Best Model’da derece aldım ama 1 yıl mankenlik yaptım. Birkaç oyunculuk denemem de oldu ama hiçbir iddiam yok o konuda. Aslında mesleğim yazarlık.

“Yazarım” diyebiliyor musunuz?

Evet. Yazar ve senaristim.

Sağlık bilimleri, oyunculuk, yazarlık falan derken biraz kafanız karışık galiba?

Şu anda bitirdiğim fakülteyle ilgili bir iş yapmıyorum. Mesleğim tamamen senaristlik ve yazarlık ama sağlık bilimleri okumamın da çok faydasını gördüm. Bence “Sanrı”nın da “Paranoya”nın da bu kadar ilgi çekmesinin nedeni evrensel bir konuyu, sağlığı ele almam.

“Medikal polisiye” diyebilir miyiz yazdıklarınıza?

Tam olarak “medikal polisiye” denebilir mi bilmiyorum. Evet içinde polisiye unsurlar var ama klasik komiser karakterleri, olay yeri incelemeler falan gibi şeyler yok. Mesela Paranoya’da tüm polisiye kurguyu eşini kaybetmiş bir kadının gözünden görüyoruz. Yani polisin gözünden olayları aydınlatmam gibi bir şey söz konusu değil. Tamamen kadının paranoyaları üzerinden yürüyoruz. Bu noktada da bitirdiğim fakültenin faydasını görüyorum. Tabii ki konu üzerine araştırma yapıyorum tekrardan.

Ne kadar sürede yazıldı Paranoya?

Yaklaşık 2 yılı buldu. Önce kurguya oturup sonra yazıya döküyorum ama yazıya dökmek çok kolay değil çünkü paralel giden kurgular var. Kesinlikle mantık hatası yapmamanız gerekiyor. Defalarca üzerinden geçiyorum çünkü editöre teslim etmeden önce birçok şeyi kafanızda bütünlemeniz gerekiyor. Baktığınızda editörünüz sizi bu konuda sadece uyarır, “Şu çatıyı şöyle değiştirelim” demez. Çatıyı benim kurmam gerekiyor yani. İşte editörden geri dönmesi, tekrar incelemeler falan derken bu da 5-6 ay kadar bir zaman alıyor.

Neden polisiye? Siz iyi bir polisiye okuru musunuz?

Hem de nasıl! Ergenliğimden beri polisiye okurum. Ahmet Ümit’lerle başladım, sonra dünyada polisiye akımı biraz değişti. JeanChristophe Grange gibi yazarları çok seviyorum. Adam Fawer’ı da bilirsiniz. Mesela onun da aslında Olasılıksız ve Empati’de polisiye giden bir matematiği vardır ama polisiye değildir. Sanrı ve Paranoya da tür olarak aslında öyle.

Siz neden bu kadar çok satıyorsunuz sizce?

Benim amacım kitapların satması değildi aslında. Yani para kazanmak değil okur kazanmak derdindeydim. “Sanrı ilk kitabım sayılır” diyorum hep ilk kitabım Nakil olmasına rağmen. Çünkü Nakil çok küçük bir yayınevinden çıkmıştı ve ben de piyasayı o kitapla öğrendim. Belli kitabevlerine bile ulaşamamıştım.


‘Güzellikle ilgili bir iddiam yok’

Kitabın nasıl bir piyasası var?

Kitap satmanın kurabiye satmaktan bir farkı yok ki. Yazdığınız kitap ne olursa olsun reklamla bir yere kadar satar, sonra bir yerde duracaktır. Sanrı’da tam tersi oldu. Hatta yayınevi “Arap atı” benzetmesi yaptı. Biraz fısıltı gazetesiyle duyuldu. Sosyal medya kullanan genç bir kitleyi yakalayabildim.

Edebiyat camiası biraz snop. Güzel bir kadın olarak kabul gördüğünüzü düşünüyor musunuz?

Güzellikle ilgili bir iddiam yok ama bir önyargı var. İnsanlar kitabı beğenmiş, Sanrı konuşuluyor ama beni tanımıyorlar. Önyargılar oluştu, Paranoya’da bile tamamen kırılmış değil önyargılar, “Sizden hiç böyle bir kitap beklemezdim” diyenleri görmek hoşuma gidiyor. Bu, paradan daha değerli bir şey.