Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Gülenay BÖREKÇİ/ HT PAZAR

 

Soma’da atıyor kalplerimiz günlerdir. Keder ve öfkeyle filmi geri sarmayı hayal ediyoruz; boşuna elbette. Son yılların en büyük trajedisini yaşıyoruz. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın verdiği maden kazası örneklerinden yola çıkıldığındaysa; 1906’da 1099 kişinin öldüğü Fransa’ya, 1907’de 361 kişinin öldüğü ABD’ye, 1914’te 687 kişinin öldüğü Japonya’ya gidiyoruz, yani epey eskilere...

İşte bu yazıda da, zamanda o kadar gerilere giderek madencilerin hayatlarıyla ilgili literatüre bakacağız. Hazır mısınız? Dünyanın açık ara en tehlikeli mesleğinin edebiyattaki yansımalarına bir çocuk kitabıyla başlıyoruz...

Yılmaz Erdoğan’ın Kelebeğin Rüyası filminde anlattığı Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu da sağlık sorunları ortaya çıkana, yani verem oldukları anlaşılana kadar Zonguldak Maden Ocakları’nda çalışmışlardı. Orhan Veli, Rüştü Onur için “Zonguldak’ın yetiştirdiği en büyük şairlerden” demişti.

‘Madenciler zaman yolcularıdır’

İngiliz romancı David Almond sayısız ödül kazanmış ve bizde Günışığı Kitaplığı tarafından yayınlanmış “Dünya Büyülü Bir Yer” romanında, çok ağır bir meselenin çocuklar ve gençler için nasıl etkileyici bir dille aktarılabileceğini gösteriyor. Ailesiyle Kuzey İngiltere’nin eski bir madenci kasabasına taşınan Kit, metruk maden ocağında “Ölüm” adını verdikleri gizemli bir oyun oynayan çocuklarla tanışıyor ve bu onun yaşamı algılayışında köklü değişikliklere sebep oluyor. Ona yol gösteren iki kişi var; eski bir maden işçisi olan dedesi ve yüzyıllar yıllar önce maden ocağında çalıştırılan çocuk işçilerden birinin hayaleti. Dışarı çıkarılıp gömülemeyenlerden... Vakitsiz ölen bir zaman yolcusu. biri...

Romanın bir yerinde şöyle diyor dedesi: “Biz, kafesin içinde aşağı indiğimiz her sefer aslında zamanda geri gidiyorduk. Bir dakikada milyonlarca yıl geriye. Madenciler, zaman yolcularıdır. Akıl ermez bir olay bu. Milyonlarca yıl önce burada ağaçların büyümesini sağlayan şey, güneş ışığı ve ısısıydı. Sonra ağaçlar kapkara toprağın içinde kapkara yattılar. Derken biz geldik, kömür haline gelmiş ağaçları kazıp çıkardık. Peki, niye yaptık bunu? Verdikleri ısı için, verdikleri ışık için. En karanlık geceden bile karadır bu madde ama çok eski bir güneşin ısısını, ışığını saklar içinde.”

Şiirli bir dille ve bir çocuk kitabı saflığıyla maden ocağının ve vahşi kapitalizmin bütün sertliğini, karanlığını, barındırdığı ölümcül tehlikeleri anlatan David Almond’ın ardından onun kadar şiirsel olmayı seçmeyen bir başka yazarla ve kömür madenlerinden bahis açıldığında akla ilk gelen romanıyla devam edebiliriz...

Maden denen o canavar...

"Bağırsam neye yarar,

nasılsa duymazlar

Ben bir kömür ocağının onulmaz göçüğüyüm;

içimde cesetler ve daha ölmemişler var."

Metin Altıok

Fransız edebiyat devi Émile Zola’nın gerçek bir olaydan ilham alarak yazdığı 1885 tarihli Germinal’den söz ediyorum. Filme de çekilen bu roman, 1860’larda Kuzey Fransa’daki maden şehri Montsou’da başlayan grevi anlatıyor. Kahramanı, yazarın Meyhane ve Nana romanlarında yan karakter olan genç işçi Étienne Lantier. Meyhane’nin hazin karakteri Gervaise Macquart’ın oğlu, Paris’in en ünlü fahişesi Nana’nın ise erkek kardeşi...

Özetleyeyim... Kasabaya yeni gelen Lantier madende iş bulur. Bu dikbaşlı genç adam okumuş yazmış biridir. Sosyalist prensibe inanmakta, sol ideolojiyi savunan kitaplar okumaktadır. Bir yandan da madende çalışan genç bir kıza âşık olmuştur. Lantier’nin gözlemci karakteri sayesinde, maden işçilerinin ve ailelerinin çektikleri sefaleti ve maruz kaldıkları zulümü biz de öğrenme fırsatı buluruz. Üstelik madencilerin çalışma şartları her geçen gün daha da kötüye gitmektedir. Sonunda Lantier’nin liderliğiyle greve gidilir. Ancak bu durum, madencilerin yoksulluklarının daha da artmasına, hatta dehşet verici boyutlara ulaşmasına sebep olacaktır. İsyan polis ve askerler tarafından şiddet yoluyla ve acımasızca bastırılır. İşçiler yeniden madene iner, bitkin ve umutları tükenmiş Lantier ise kasabadan ayrılır...

Germinal’in kelime anlamı “tohum, tomurcuk, bereket”... Zola hepten umutsuz bırakmıyor bizi. Son cümleleri şöyle: “Nisan güneşi toprağı ısıtıyor, vadilerden hayat fışkırıyor, tomurcuklar patlıyor, ekinler yükseliyordu. Dört bir yandan tohumlar şişiyor, uzuyor, toprağı deliyordu. Ve arkadaşlar, tekrar tekrar, sanki yüzeye yaklaşmışlar gibi daha berrak bir şekilde vuruyor, vuruyorlar, bir ordu gibi sonraki hasada hazırlanıyorlardı.”

Germinal’le ilgili en güzel yorumlardan birini Meltem Gürle’de okudum: “Zola’nın elinde maden, kendi başına bir varlık kazanarak canavara dönüşür. Böylece insanların hayatını kolaylaştıracak bir düzenek olmaktan çıkar ve bitmek tükenmek bilmeyen açlığıyla her gün onları yeniden yutmaya hazırlanan korkunç bir yaratık gibi temsil edilir. Bu Zola’nın kapitalizme bakışıdır. Onu tarif etme biçimidir.”

Görüyorsunuz; literatüre bakınca da değişen bir şey yok, Zola’nın Germinal’de tarif ettiği madencilik hayatı bugünün Fransa’sında ne durumda bilemiyorum ama meğer bizim ülkemizde 1885’ten 2014’e her şey çok ama çok benziyormuş.

Madencinin tabiatına övgü

Kemal Özer

"Yine bir kömür

kütürdedi sobada

kayıp bir madencinin

kalbi rastgeldi

atıverdi sıcak odada."

Sunay Akın

Madencilik, 20. yüzyılın en önemli yazarlarından İngiliz romancı D.H. Lawrence’ın romanlarında da karşımıza sık sık çıkıyor. Ama tabii Germinal’in yazıldığı yıl yani 1885’te doğan Lawrence’ın duyarlılıkları, Zola’dan son derece farklı, o yüzden onun yazdıklarında madencilik merkezde değil arka planda; tehditkâr ama silinmeye yüz tutmuş bir hayal gibi hissettiriyor kendini daha çok. Zola gibi aynı ailenin farklı kuşaklarından kişilerin hayatlarının anlatıldığı Oğullar ve Sevgililer, Gökkuşağı ve Âşık Kadınlar romanları örnek verilebilir.

Modernizm ve sanayileşmenin birey üzerindeki yabancılaştırıcı etkisini anlatmayı tercih eden Lawrence madenci bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. En ünlü romanlarından biri olan Oğullar ve Sevgililer de büyük ölçüde kendi hayatından izler taşıyordu. İngiltere’nin kuzeyinde bir madenci kasabasında yaşayan Paul Morel, madenci bir baba ile ona haddinden fazla düşkün annesi arasında kalmış bir genç adamdır. Annesinin aşırı sevgisi yüzünden hayatının bir nevi esarete dönüşmesine tahammül edemez. Bir yandan da doğduğu kasabadan uzaklaşmayı, kendine alkolik babasıyla kasaba erkeklerinin makus kaderi olan madencilikten başka bir gelecek inşa etmeyi hayal eder. Oysa Lawrence’ın evreninde, endüstrileşmenin korkak ve silik hale getirdiği insanların hayallerini gerçekleştirmesi imkânsızdır. Onların yeniden güzel, cesur ve hür olmalarının tek yolu tabiatla bağlarını sağlamlaştırmalarıdır.

Dedim ya, Lawrence’la Zola ayrı tellerden çalıyorlar. Fakat neticede farklı üsluplarla bile olsa ikisi de maden ocaklarının, vahşi kapitalizmin insanları nasıl yutup yok ettiğini anlatıyor. Sadece Zola bedenen yok oluşla ilgileniyor, Lawrence ise ruhen...

Yerin derinliklerinden geldiler, ellerinde susmak bilmeyen bir yer altı güneşiyle, ne kadar diplere bastırılsa o kadar boğulmak bilmez yankısıyla yüreklerinin.

Ağır ağır geldiler, karanlık sarnıçlardan sıza sıza, sağır küplerde birike birike, yararak kaslarının içine yuvarlanmış sızıları ve ciğerlerinde yer etmiş ışıksız lekeleri. (...)

Her gün yeni ağızlar eklendi ağızlarına, yeni yollarla tanıştı ayakları, her gün yeni kabuklar çatladı,

yeni kulaklar işitmeye başladı söylediklerini, bir kent oldular sonunda ve adını değiştirdiler ülkenin.