Yaşlandıkça kalabalıktan kaçmanın sebebi belli oldu! Dışa dönükler bile hissediyor
Yaş ilerledikçe insanların çoğu daha az ama daha derin ilişkiye yöneliyor. Psikoloji araştırmaları bunun bir bozulma değil, sessiz bir tercih olduğunu gösteriyor.
Otuzlu yaşların ortasından sonra çoğu insan kendinde sessiz bir değişim fark eder. Eskiden cazip gelen kalabalık buluşmalar yorucu gelmeye başlar. Hafta sonu artık birkaç yakın isimle, telefonu uzun uzun çaldırmadan geçiriliyorsa bu yalnız size özgü değil. "Yaşlandıkça içe mi kapanıyorum?" sorusu, kişilik testlerinin sosyal medyada her köşeye yayıldığı bu dönemde eskisinden çok daha sık soruluyor. Psikolojinin bu konuda söyleyecek hayli net şeyleri var.
Araştırmacılar onlarca yıl takip etti, tablo değişmedi
Kişilik psikolojisinde insanlar genelde beş ana eksende ölçülür; bunlardan biri dışadönüklük, yani sosyal ortamdan ne kadar enerji aldığınız. Çok sayıda uzun soluklu çalışmayı bir araya getiren değerlendirmelerde tekrar tekrar aynı eğilim çıkıyor: dışadönüklük orta yaştan sonra ortalamada hafifçe düşüyor. Aynı dönemde uyumluluk ve duygusal denge ise yükseliyor.
Buradaki "ortalamada" kelimesi önemli. Herkes aynı oranda değişmiyor. Kimi insan neredeyse hiç değişmez, kiminde fark belirgin olur. Başlangıç noktanız da belirleyici. Baştan çok dışa dönük biriyseniz altmışınızda da çevrenizdeki pek çok kişiden daha sosyal kalabilirsiniz. Değişen şey, kendi geçmişinize göre eğiliminizin yönü.
Bu eğilimin köklerine inen isimlerden biri kişilik üzerine 'Quiet' kitabıyla tanınan Susan Cain. Mizacın doğuştan gelen bir tarafı olduğunu Harvard'dan Jerome Kagan ile Nancy Snidman'ın bebeklerle yürüttüğü uzun takip çalışmaları da destekliyor. Yani temel mizaç erken sabitleniyor ama üzerine binen sosyal davranış yaşam boyu yontuluyor.
Partinin merkezindeki kişi de neden küçük çevreye çekiliyor?
Sosyal alanı daralan yalnızca utangaç ya da içe dönük insanlar değil. Hayatı boyunca partinin merkezinde olmuş kişiler de zamanla daha küçük çevrelere çekiliyor. Bunun en bilinen açıklaması Stanford'dan psikolog Laura Carstensen'in geliştirdiği sosyoduygusal seçicilik teorisi.
Carstensen'e göre önümüzdeki zamanı nasıl algıladığımız, kiminle vakit geçireceğimizi de belirliyor. Gençken zaman uçsuz bucaksız hissedilir. Bu yüzden insan yeni tanışıklıklara, ağ kurmaya, "bir gün işe yarar" diyebileceği bağlantılara açıktır. Yaş ilerleyip zaman algısı daraldıkça öncelik değişiyor; tanıdık ve duygusal olarak doyurucu ilişkiler öne geçiyor.
Yani görülen şey içe kapanmaktan çok bir tür eleme. Az sayıda ama derin ilişkiye yönelmek, sosyal beceri kaybı değil; enerjiyi nereye harcayacağına dair sessiz bir karar.
Peki bu bir kayıp mı ve kaygılanmalı mı?
Genellikle hayır. Carstensen'in çalışmaları ve onu izleyen araştırmalar, yaşla gelen bu daralmanın mutluluğu düşürmediğini, çoğu kişide tersine duygusal dengeyi artırdığını gösteriyor. Az ama anlamlı bağlantı, dağınık bir sosyal hayattan daha tatmin edici olabiliyor.
Yine de seçerek küçülen sosyal hayat ile istemeden gelen yalnızlık aynı şey değil. Birinde insan rahattır, planını kendi yapar ve kimseyi özlemez gibi hisseder. Diğerinde ise bağlantı kurmak ister ama kuramaz. Bu durum da insanı boşlukta bırakır. Kendinizi sürekli yorgun, çökkün ya da görünmez hissediyorsanız mesele yalnızca yaşa bağlı bir eğilim olmayabilir. Bunu hafife almamakta fayda var.
Sosyal enerjinin gittiği yer değişiyor
Çoğu insanın hayatında bunun somut bir karşılığı vardır. Yirmili yaşlarda on kişilik bir masa heyecan vericiyken, kırklı yaşlarda aynı kalabalık yorucu gelebilir. Buna karşılık tek bir arkadaşla uzun bir kahve sohbeti gün boyu enerji verir. Doğum günü davetlerinin giderek küçülmesi, "büyük kutlama" yerine birkaç kişiyle sade buluşmaların seçilmesi de aynı eğilimin gündelik yüzü.
Araştırmaların gösterdiği tablo da bununla örtüşüyor: sosyal hayat küçülürken yok olmuyor. Sadece daha az yere ama daha derine akıyor. Dışa dönük biri olsanız bile bu kaymayı yıllar içinde kendinizde fark edebilirsiniz.