Mehmet Çalışkan

Aşkım Kapışmak...
İletişim uzmanı ve yazar.
Türkiye'de ve dünyada bir örneği daha olmayan bir üretime imza attı.
Projenin bir ilk olmasının nedeni şu; 'Elma Dersem Çık', 200 binin üzerine satınca Aşkım Kapışmak, kitabında yazdıklarını sahnede seyircilere canlı canlı anlattı. Biraz seminer, biraz stand up.
Sahne gösterisinin gördüğü ilgi üzerine Aşkım Kapışmak, önce 100 şehri kapsayan dünya turnesine çıktı.
Sonra da 70 şehirde 110 kez sahneye çıktığı Türkiye turnesi...
Sonra da sinemacılar dedi ki; "Hey Aşkım! Senin iş çok ilgi görüyor. Gel bunu sinemaya uyarlayarak daha çok insana ulaşalım. Var mısın?"
Aşkım Kapışmak, 'Varım' dedi.
İki gün boyunca bir stüdyoya kapanarak turnelerinde sahnede anlattıklarını yine seyircilerin önünde anlattı. O anlar da İzzet Başlak yönetmenliğinde sinematografik bir şekilde kameraya alınarak yeni bir içerik oluşturuldu.
Ne mi anlatacak?

Çocuk, evlilik, ilişki analizleri, ilişkide iletişimin önemi, çocuk - anne ilişkisi. Hangi iletişim kanallarını kullanıyoruz? İçimizdeki mutlu çocuğun önemi. İki büyük stresimiz nelerdir?
Çeşitli kesimlerden insan analizleri...
Aşkım Kapışmak, insanın önce kendisini sevmesinin önemine vurgu yapıyor. Toplumda birlik ve beraberliğin anahtarını da veren Kapışmak, 'Aşırılıkları ne kadar azaltırsak, haz almayı o oranda sürekli kılarız' diyerek, 'güçlü olmaya değil, sakin kalmaya ihtiyacımız var' diyor.

Aşkım Kapışmak, Habertürk HT Stüdyo'da Mehmet Çalışkan'ın sorularını cevapladı.

'Elma Dersem Çık' adlı seminerin sahne gösterisinin ardından beyazperdeye yansıtılacak. Bu süreç nasıl gerçekleşti?

3 yıl önce kitabını yazmıştım ve kitap çok tutmuştu. 200 binin üzerine sattı. Sonra kitabın seminerlerini yapmaya başladım ve fazla sayıda talep olunca bunu seminer şova dönüştürdüm. Sonrasında turnelere çıkmaya başladım. ABD, Avrupa, Dubai'ye kadar 220 kez sahneye çıktım. Turneleri bitirip Türkiye'ye geldim. Türkiye'de iki buçuk seneyi tamamladım. Bu kadar ilgi olunca sinema sektörünün de ilgisini çekti. Böyle bir teklifle geldiler. Benim aslında çok fazla aklımda yoktu. Hem Türkiye'de hem de Avrupa'da klasik filmlerin yerine insanları biraz kendine getirecek, bu çağdaki yalnızlığa iyi gelecek bir proje olsun istediler. Oturduk, konuştuk, dediler ki; "Sinemada alternatif iş arıyoruz. Bu proje çok sevilmiş, biletleri çok satılmış. Bunu sinema izleyicisine ulaştırabilir miyiz?" Bir ay kadar çalıştım. Çünkü olayın gösteriye dönmesi gerekiyor. Hem eğlendirip hem düşündürmesi lazım. Sonrasında filmi çektik. Gösterime 13 Aralık'ta girecek. Hem dünyada hem de Türkiye'de ilk kez uygulanacak bir proje. Biz de ne olacağını heyecanla bekliyoruz. Çünkü büyük ihtimalle bunun alternatifleri üretilecek. Bir ilke imza atacağız.

'Elma Dersem Çık'ın sinema versiyonunda kullanılan görüntüler, sahnede olan görüntülerden mi oluşuyor yoksa baştan bir çekim mi yapıldı?

Baştan film çeker gibi 2 gün boyunca seyircilerle birlikte çekim yapıldı. Tabii sinemanın seyirciyle kurulan dili başka. Bunun için de eğitildim. İçerikte küçük değişiklikler yaptık. Yepyeni bir içerik çektik.

Teklif geldiği zaman ne hissettin?

Çok fazla şaşırdım. Sağ olsunlar bana bu şekilde Netflix'in kapısını açtılar. Yeni bir hedef belirlememi sağladılar. Çünkü bana 'Seneye yeni projelerle bir anlaşma daha istiyoruz' dediler. Benim de burada yeni bir kariyer alanım ortaya çıkmış oldu.

'Elma Dersem Çık' ne anlatıyor?

Aslında seni, beni, bizi, hepimizi anlatıyor. Turne sırasında ABD'den Dubai'ye kadar gezerken insanların ortak problemlerini gözlemleme fırsatım oldu. Hangi toprakta olduğun önemli değil. Yalnızlık, doyumsuzluk gibi şeyler ilişkilerde problem olabiliyor. İnsanlar artık çok hızlı evlenip çok hızlı boşanıyor. Aşkın içi boşaltılmış.Tutkularımızı aşk zannediyoruz.İnsanlarda ciddi bir kayıtsızlık ve ilgisizlik var.

Hep bir memnuniyetsizlik, doyumsuzluk olduğunu görüyorum. Sence neden hiç kimse halinden memnun değil? Sen daha iyi bilirsin, yanılıyor muyum?

Doyumsuzluk duygusu kıyaslamayla alakalı bir durum. Senin yaşamınla benim yaşamımı kıyasladığım zaman doyumsuzluk ortaya çıkıyor. Aslında birinin 2 ₺ 'lik peynir yiyip aldığı hazla başka birinin 2 bin ₺'lik peyniri yediğinde aldığı haz beyinde aynıdır. O yüzden insanlar psikolojik olarak eşit yaratılmıştır. Ne var ki senin ayakkabınla benim ayakkabımı kıyasladığım zaman ben mutsuz olmaya başlıyorum. Sosyal medya bunun için ciddi anlamda büyük bir problem yaratıyor.

Ayakkabı statü göstergesi midir?

Ne yazık ki kim olduğumuzla ilgili karar vermede ilk beş saniye önemli. Bu biraz cehaletin göstergesidir. Bir insanı ayakkabısından, kıyafetinden ya da herhangi bir metadan değer biçmek ne yazık ki çıkar ilişkilerinde olur. Sosyal medya ve hızlı yaşam insanları şu noktaya getirdi; insanlar artık içe dönmeye başladı.

Gözlemlediğim kadarıyla hiç kimse yaptığı işten de memnun değil.

Bu iyi bir şey değil. Bir alanda istikrar sağlanamıyor. Aslında temel mutluluk bir yerde istikrar sağlamaktır. 'Onu da deneyeyim, bunu da yapayım' düşüncesi pek yaygın. Bu da insanlara ciddi ölçüde yalnızlık getiriyor. İnsanlar içe dönmeye başladı ve bu kayıtsızlığa yol açtı. Kayıtsızlığın şöyle bir problemi var; kayıtsızlık şiddet doğurur. Oysa benim seni sevme halime ihtiyacım var. Örneğin sen bir acı yaşarken yanında olmam sana iyi gelirken benim de kişiliğim gelişir. Bu şekilde empati yeteneğim gelişiyor. Ama artık bunlar bitti. Bu da yalnızlık, içe dönüş, kayıtsızlık ve şiddeti doğuruyor. Bir gerçek acılar bir de üretilmiş acılar vardır. Gerçek acı; ölüm, çaresiz hastalıklar... Biz gerçek acılardan kaçmaya başladık. Ölümü hatırlatan her şeyden kaçıyoruz. Aşk problemi, iş problemi, para problemi gibi üretilmiş acıların ise peşinden koşuyoruz. 'Elma Dersem Çık' filminde bunu işte anlatmaya çalıştım.

Sosyal medyaya bakarsak herkes çok zengin ve mutlu...

Belki de göstermek istedikleri taraf odur. Sanıyorum öyle gözükmek, öyle olmaktan daha kıymetli görülüyor.

Sözünü ettiğin sorunlar sadece bizim ülkemize mi ait yoksa tüm dünyaya mı?

Teknoloji, dünyanın büyük bir problemini kapsıyor. Ama baktığında Facebook, Instagram gibi sosyal platformları en çok kullanan ilk 5 ülkeden biriyiz. Demek ki orada bağımlılığımız diğerlerine göre biraz daha fazla. Bizim yıllık kitap okuma oranımız toplamda 5 saat iken günde telefon ve televizyon başında vakit geçirme süremiz 5 saat. İnsanların kendisine buradan bir pay biçmesi gerekiyor. ABD ve İskandinav ülkelerinde de bu tip sorunlar var. Ama bizde daha tepkisel gidiyor. Biri çıkıp 'Bu ülkede ne gelişiyor?' diye sormalı. Sadece teknoloji gelişiyor gibi geliyor bana. Artık her şey daha hızlı ama insanda hiçbir şey gelişmiyor.

Toplum olarak en belirgin davranış bozukluğumuz nedir?

Düşünmeden ve dinlemeden iletişim kurmaya çalışıyoruz. Derin sohbetlerimiz yok. Biz gördüğüne inanan toplumuz, duyduğuna ya da okuduğuna inanan toplumlardan değiliz. Biz neyi görüyorsak kulaktan kulağa, gözden göze aktarım yapıyoruz. İnsanlar artık birbirine vakit ayırmıyor. Boş geliyor bize, haz vermiyor. Bize o an ne haz veriyorsa onun peşinden gidiyoruz. Oysa bir şey faydalıysa faydası geç gelir.Bir şey keyif veriyorsa keyfi hemen verir ama acısı sonra çıkar. Süt ve gazlı içecek örneğiyle anlatayım; süt hemen faydasını göstermiyor. Birkaç ay içeceksin ki faydasını göresin. Ama gazlı içeceği içtiğin anda tat alıyorsun. Bizde hayat ne yazık ki böyle ilerliyor. O yüzden Türk insanı konfor alanını terk etmeme gibi bir problem yaşıyor. Konfor alanını terk etmeyen insanlar, başarılı ve mutlu olmuyorlar. Yani şöyle söyleyeyim; canınız neye sıkılıyorsa onu yapmak zorundasınız. Hayatınız sizi zorlayan ne varsa onu yaparsanız değişecektir. Şans, konforunuzu terk ettiğinizde gelir. Ön beyin şaşırma ihtiyacı yaşıyor. Ne kadar çok şaşırırsanız o kadar çok mutlu oluyorsunuz. Bu da konfor alanınızı terk ettiğinizde başlıyor.

Bu durum tembellikten mi kaynaklanıyor yoksa garantici olmaktan mı?

İkisi de. Mesela sen garanticisin. Sahip olduklarını korumayı, istikrarı seven bir yanın var. Ama tembellik insanların genelinde olan bir şey, ona alışığız. Beyinde artık bu duruma alışıyor ve 'Ne gerek var?' diyor. Yazdığım kitaplarda ve söylemlerimde 'Mutsuzluk diye bir şey yok' fikrine yer vermeye çalışıyorum. Büyük bir kandırmaca içerisindeyiz ve tek sorumlu biziz. İmkansız diye bir şey yok. Kimsenin kader yazılımında kötü bir şey de yok.

Çok eleştiren bir toplum olduk. Her şeyi, herkesi bilip bilmeden acımasızca eleştiriyoruz. Hiçbir şeyi beğenmiyoruz. Bununla ilgili neler söylemek istersin?

Aslında aşırı eleştirinin altında büyük bir kıskançlık vardır. Kişi yapamadığı, inanamadığı ve elde edemediklerini çok eleştiriyor. Şimdi benim filmimi de eleştirecekler 'bu ne alaka şimdi?' diyecekler.Eleştiri tembellerin işi. Ben açıkçası eleştirilere çok kulak asmam. Umurumda olmaz.

Babamın çok güzel bir lafı vardır 'Ne söylendiği önemli değil, kimin söylediği önemlidir' diye...

Evet, mesela beni sen eleştirsen 'Bu adam bunu niye söyledi?' diye düşünürüm. O yüzden beni tanımayan geçmişimi ve yaşadıklarımı bilmeyen insanların ne söylediği umurumda değil. Hayatım birilerinin bilip bilmeden söylediklerini dert edecek kadar uzun değil.Onları dert edeceğime daha çok çalışıp daha çok üretirim. 'O bunu demiş', 'bu, bunu demiş' hayıflanmaları çok saçma. Babanın dediği gibi önemli olan 'bunu kim demiş?'tir. Televizyon programı yaptım; eleştirildim. İngilizce kitap yayımladım; eleştirildim. Bunlara verilecek tek cevap var; 'daha iyisini yapın'... Tabii ki eleştirilerine kulak astığım insanlar da var. Hem sektörde hem de aile hayatımda... Ama en önemli eleştiri insanın kendisine yaptığı eleştiridir 

Bütün bu anlattıklarının çerçevesinde sence 20 - 30 yıl sonra bizi nasıl bir gelecek bekliyor?

Şöyle örneklendirebilirim; biliyorsun 5 kuşak var.

H Kuşağı (1920'li yıllarda doğanlar)
Onlara 'Sessiz Kuşak İnsanları' deniyor. Bu kuşağın insanları acıyı, mutluluğu ve sevinci sessiz yaşamıştır.
Baby Boomer Kuşağı (1946 - 1964 arasında doğanlar)
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra gerçekleşen bebek bombardımanı kuşağının insanlarıdır. Biliyorsun savaşlardan sonra doğum oranlarında bir artış söz konusu olur. Bu kuşağın insanları da biraz sessiz, edepli, ahlaklı, anne - babaya değer veren bir kuşaktır.
X Kuşağı (1965 - 1979 arası doğanlar)
Kurallara uyumlu, aidiyet duygusu güçlü, otoriteye saygılı, sadık, çalışkanlığa önem veren bir kuşak olarak tanımlanıyor
Y Kuşağı (1980 - 1999 arasında doğanlar)
Bunlar daha özgürlükçü, aktivist ve okumaya yatırım yapmış bir kuşaktır.
Z Kuşağı (2000'den sonra doğanlar)
Zekiler ama kurnazlar. Zekalarını bir yandan 'toplum için faydalı mı?' diye düşünmek lazım. Kendi çıkarları için kurnazlıkları yüksek. Ne yazık ki dikkatleri çok düşük seviyede. İlginç deist bir toplum var. Tanrı inançları var ama dine daha farklı bakıyorlar. Mesela ecdatlarından bilgi almıyorlar kesinlikle. Rol modelleri daha çok internette yer alıyor. YouTube çağı gelişti. Anne ve babalarıyla bağları sende bende olduğu gibi değil. Kendileriyle ilgili en küçük bir şikayet durumu söz konusu olsa 'doğurmasaydın' diye hesap soran bir nesil var.

Z kuşağı çocuklarının ergenliğe daha erken geçiş yaptıklarıyla ilgili birkaç makale okudum. Yazılanlar doğru mu?

Evet, çok doğru. Genetik olarak erken konuşuyorlar, erken yazıyorlar, çok küçük yaşta telefon kullanmayı biliyorlar ve fazla gözlemciler ama çok ilginç zayıf bir noktaları var dinlemeyi sevmiyorlar. 20 - 30 sene sonra her anlamda çok yaratıcı işler çıkacak ama derin bir yalnızlık oluşacak. Örneğin evlilik diye bir kurumun olmayacağını hep düşünüyorum. 2 sene önce bunu iddia ettiğimde çok eleştirildim. ABD'de ve birçok ülkede yaygın bir şekilde başladı. '2 ev 1 evlilik'... Evlenecekler ama ayrı evlerde yaşayacaklar. 20 sene sonra Z kuşağı bir arada yaşamayacak. Daha az çocuk olacak. Çok yakışıklı ve çok güzel olacaklar ama çok mutsuz olacaklar diye düşünüyorum. Aşk kavramı da çok zedelenecek. Ben şimdiki yaşananların da aşk olduğunu düşünmüyorum bana daha çok tutku gibi geliyor. Mesela gerçek evlilik ve aşkta 3 şeyin bir arada olması gerekiyor;
1- Duygusal paylaşım
2- Tutku ve cinsellik
3- Taahhüt etmek.
Şimdiki evliliklerde duygusal paylaşım yok, cinsellik yok ama diyor ki 'yürüsün böyle, gittiği yere kadar.' İnsanın düzeni devam ettirmeye gereksinimi var. 'Sevişmesek de, paylaşım olmasa da devam edelim' diye düşünüyorlar. Buna biz budalaca aşk diyoruz. Bazı evliliklerde de duygusal paylaşım ve taahhüt var buna da 'arkadaş ilişkisi' deniyor. Şu an Türkiye'de arkadaş evlilikleri çok fazla. Bunu meslekten dolayı da biliyorum. Bu çiftlerin çocukları Z kuşağı oluyor. Anne ve babaları duygusal paylaşım yapmıyor, sır alışverişleri yok ama düzen devam ediyor. Cinsellik ise bir var bir yok.

Bütün bunları göz önünde bulunduracak olursak 20 - 30 yıl sonra neler olacak?

Eğitim sisteminin 20 - 30 sene sonra uzaktan olacağını düşünüyorum. Örgün eğitim diye bir şey kalmayacak. Ne yazık ki akraba ilişkilerimiz görüntülü olmaya başlayacak. Çünkü Z kuşağı böyle yaşıyor. Z kuşağı ölümü ve başarısızlığı hatırlatan hiçbir şeyi sevmiyor. İnsanlar çok hızlı popüler olacaklar ama çabuk mutsuz olacaklar. Bunlar kötü şeyler ama tabii ki iyi şeyler de var. Ben zekaya inanıyorum, zeka kuramının daha hızlı yükseleceğine inanıyorum. Azınlık bir kesimin çok başarılı olacağına da inanıyorum. Türkiye'de dünyaca kabul gören insanların olacağına inanıyorum. Ama felsefede der ya 'Toplumlar toplu halde gelişmez, azınlıklarla gelişir' diye. Bilim adamları zaten nüfusun azalacağını da söylüyor. Ama Türkiye'de bazı insanlar minimalist yaşama dönecekler. Modanın 20 sene sonra biteceğini düşünüyorum. Açık açık söylüyorum 20 sene sonra modacıların hiçbiri iş yapamayacaklar. Aşırı estetik ve makyaj tamamen kalkacak. Daha doğal yaklaşımlar olacak. Ölmemek için faydacılığın peşinde olacağımızı düşünüyorum. Bugün sosyal medyada kendi bedenini ve cinsel özgürlüğünü aşırı ortaya koyan insanlar var. Bu da aslında bir şiddet. Aslında bu 'size karşı şiddet uyguluyorum' demektir. Aslında bu; üstümüze gelen bütün tabulara, linçlere, eleştirilere, kadın olmaya, erkek olmaya, bu kadar dayatılmaya bir tepkidir. İnsanlar 'ar damarı çatlamış, niye böyle fotoğraf koyuyor?' diye düşünüyor ama burada başka bir hikâye yatıyor. Bu eşsizliğe, sevgisizliğe, evlenememeye şiddettir.

Özetle;
* Örgün eğitim yerini uzaktan eğitime bırakacak.
* Zeka kuramı daha hızlı yükselecek.
* Türkiye'de dünyaca kabul gören insanlar olacak.
* Moda bitecek.
* Aşırı estetik ve makyaj kalmayacak.

Bu konularda akademik çalışmalar yapılıyor mu?

Ben Makedonya'da psikoloji bölümüne girdim. Aslında amacım psikoloji okumak değil. Avrupa'da, üniversitede hocalık yapmak. İstediğim birkaç üniversite var ve oraya gidebilmek için şu anda bir zemin hazırlıyorum. Akademik çalışmalar Avrupa'da ve Amerika'da var ama Türkiye'de bilmiyorum. 

'Elma Dersem Çık' sinema filminden beklentin nedir?

Seminere katılamayan herkes bunu izleyebilecek. Ekonomik anlamda da zorlanmayacaklarını düşünüyorum, daha uygun. Herkes, 11 yaşında ve daha büyük çocuklarıyla gelebilir. Çünkü insanı ve ilişkileri anlatıyor. Tiraj anlamında benim bir beklentim yok. Çünkü ilk kez yapılan bir iş ve örneği yok. Bana şöyle söylendi; 'Bir kişi de izlese bir milyon kişi de izlese içinde bir fayda var, birlikte yürütelim'. Benim işimde şu var; rakama dalınca manadan çok uzaklaşıyoruz. Ben böyle şeylerle çok ilgilenemiyorum, böyle konularda acemiyim. Umarım 13 Aralık'tan itibaren herkes eğlenmek, düşünmek, hayata biraz mola vermek ve 'ben kimim?' sorusunun cevabını bulmak için izler.

1881 -
1938